Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 11. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 11. Ayet

    قَوْمَ فِرْعَوْنَۜ اَلَا يَتَّقُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kavme fir’avn(e)(c) elâ yettekûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      10-11. “Hani Rabb’in Mûsâ’ya, şöyle seslenmişti: O zâlimler topluluğuna, Firavun’un kavmine git. Onlar (zulümden) hâlâ sakınmayacaklar mı?”

      Mûsâ ve Firavun Kıssası

      Hani Rabb’in Mûsâ’ya, şöyle seslenmişti. Yani Hz. Mûsaya emretmiş ve şöyle vahyetmişti; “O zâlimler topluluğuna, Firavun’un kavmine git. Onlar (zulümden) hâlâ sakınmayacaklar mı?” Bu âyet gösteriyor ki Hz. Mûsâ (s.a.) bazı âyetlerde her ne kadar kavmi zikredilmiyorsa da hem Firavuna hem de kavmine birlikte gönderilmiş bir elçi idi. ‘‘Firavuna git! Şüphesiz o azmıştır!” veya bir başkasında “Firavuna ve maiyetine git!” buyurmuş olması, onların başlar ve yöneticiler olması itibariyledir. Eğer onlar iman ederlerse, tebaaları da onlara uyarak iman ederler. Bu itibarla gerçekte o hem Firavun ve maiyetine hem de halkına, âyette belirtildiği üzere hem önderlere hem de onlara tâbi olanlara birlikte gönderilmiş idi.

      Firavun’un kavmine git. Onlar (zulümden) hâlâ sakınmayacaklar mı? Sanki şöyle bir takdir vardır: O zâlimler topluluğuna, Firavun’un kavmine git ve onlara de ki: (zulümden) hâlâ sakınmayacaklar mı? Hâlâ sakınmayacaklar mı? Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir; Birincisi Allah’ın emirlerine ve yasaklarına karşı muhalefet etmekten hâlâ sakınmayacaklar mı? Ya da şöyle buyuruyor olmalıdır: Allah’ın gazabına uğramaktan, O’nun cezasına çarpılmaktan sakınmıyorlar mı? En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kavme (قَوْمَ)

        Arapçada "kalkmak, dikilmek, bir arada bulunmak ve ayaklanmak" anlamlarına gelen k-v-m (ق و م) kökünden türemiş bir ism-i cemidir (topluluk ismi).

        İbn Fâris, k-v-m (ق و م) kökünün temelinde "bir şeyin veya bir topluluğun ortak bir amaç, inanç yahut menfaat etrafında ayağa kalkması ve istikrar bulması" anlamının yattığını belirtir. Bu ayette kelimenin doğrudan Firavun ismine tamlanarak (Kavme Fir'avne) kullanılması, bu topluluğun kendi başına bağımsız bir varlık gösteremediğini, varoluşsal "kıyamlarını" (ayakta duruşlarını) tamamen Firavun'un şahsına ve otoritesine bağladıklarını etimolojik olarak ortaya koyar.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavm" kelimesinin esasen toplumun işlerini yürütmek için harekete geçen erkekler zümresini, yöneticileri ve askeri erki ifade ettiğini aktarır. Ona göre burada kastedilen Mısır halkının tamamından ziyade, Firavun'un zulüm sistemini ayakta tutan bürokratik, askeri ve aristokratik çekirdek kadrodur. Bu kavim, Firavun'un iradesine teslim olmuş organize bir güç mekanizmasıdır.

        Patricia Crone, Kur'an'daki siyasi-teolojik terimleri incelerken "Kavme Fir'avn" (Firavun'un kavmi) tamlamasının politik bir kavram (political entity) olduğuna dikkat çeker. Ona göre bu ifade, antik dünyanın devlet (state) ve bürokrasi aygıtını temsil eder. Firavun'un kavmi, sadece aynı coğrafyayı paylaşan insanlar değil, tahakküme dayalı devlet terörünü uygulayan, hiyerarşik ve ezen bir elit sınıfın tarihsel prototipidir. Kur'an bu tabiriyle, siyasi suçun sadece lidere değil, o sistemi ayakta tutan tüm kadrolara (kavme) ait olduğunu vurgular.

        Fir'avne (فِرْعَوْنَ)

        Kur'an'da Hz. Musa kıssasının temel antagonisti olan Mısır hükümdarının özel ismi veya unvanıdır.

        El-Cevâlîkî, el-Mu'arreb adlı eserinde bu ismin saf Arapça olmadığını, Arap yarımadası dışından dile girmiş yabancı (mu'arreb) bir kelime olduğunu tespit eder. İsmin etimolojik bir kökenden ziyade Mısır krallarına verilen genel ve tarihsel bir lakap, bir unvan olduğunu aktarır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında ismin filolojik haritasını çıkarır. Kelimenin kökeninin Eski Mısır dilinde "Büyük Ev" veya "Saray" anlamına gelen "Per-aa" kelimesi olduğunu belgeler. Bu kelimenin zamanla sarayda oturan kralın şahsını ifade etmeye başladığını, İbraniceye "Par'oh", Süryaniceye ise "Fer'ûn" olarak geçtiğini belirtir. Kur'an, bölgenin ortak dini-tarihi hafızasında yer alan bu terimi "Fir'avn" formuyla Arapçalaştırmış ve onu mutlak tiranlığın evrensel simgesi yapmıştır.

        Gabriel Said Reynolds, geç antik çağ dini literatüründe Firavun imgesini tahlil eder. Kur'an teolojisinde Firavun, Mısır tarihine ait sıradan bir kral (historical figure) olmaktan çıkarak, kendini ilahlaştıran, peygamberlik kurumuna ontolojik bir kibirle isyan eden ve ilahi otoriteyi yeryüzünden silmeye çalışan "mutlak despotizmin" arketipi (typology) haline gelmiştir. O, sadece bir şahıs değil, ilahi yasalara karşı beşeri kibrin ulaştığı en uç noktadır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemindeki nüzul (iniş) ortamındaki sosyo-politik karşılığına odaklanır. Ona göre Kur'an'ın Firavun figürünü bu kadar sık ve şiddetle gündeme getirmesinin amacı Mısır tarihi anlatmak değil, Mekke'deki otoriter, kabileci ve zalim güç odaklarına (özellikle Ebu Cehil gibi figürlere) Firavun metaforu üzerinden tarihsel bir ayna tutmaktır. Firavun'un akıbeti, Hz. Muhammed'e direnenlerin karşılaşacağı kaçınılmaz siyasi ve ilahi hezimetin bir habercisidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Firavun maddesinde bu ismin İslami literatürde "şirkin, azgınlığın, ilahlık iddiasının ve halkı sınıflara bölerek ezmenin" (mustazaf-müstekbir çatışmasının) sembolü olarak ele alındığını belirtir. Ayette Hz. Musa'nın bizzat ona gönderilmesi, ilahi mesajın hedefine doğrudan zulmün siyasi merkezini koyduğunu gösterir.

        Elâ (أَلَا)

        Arapçada soru bildiren "hemze" (أ) ile olumsuzluk bildiren "lâ" (لَا) edatlarının birleşmesinden oluşan, ancak cümleye "dikkat çekme, uyarı, sitem ve teşvik" (tenbih ve tahdîd) anlamı katan bir edattır.

        İbn Fâris, bu tür edatların yapısını incelerken, "elâ" kelimesinin muhatabı içinde bulunduğu gafletten sarsarak uyandırmak, eyleme geçirmek ve söylenecek sözün ciddiyetine hazırlamak için kullanıldığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "elâ" edatının sıradan bir soru kelimesi olmadığını, aksine muhatabın eylemsizliğini (burada takvadan uzak oluşlarını) şiddetle kınayan retorik bir araç olduğunu tahlil eder. Soru ve olumsuzluk formlarının birleşmesi, anlamı "Neden hala sakınmıyorlar?" şeklinde derin bir hayrete ve ilahi bir siteme dönüştürür.

        Dücane Cündioğlu, edatın psikolojik ve dramatik etkisine dikkat çeker. "Elâ", Kur'an hitabının canlı, diyalojik ve muhatapla sürekli bir gerilim içinde olan yapısını yansıtır. Bu edat, sadece bir bilgi aktarımı değil, zulmün ve kibrin zirvesindeki bir topluluğa karşı ontolojik bir sarsıntı, bir yakaya yapışma eylemidir. İnsanın göz göre göre kendi helakine yürümesi karşısında duyulan ilahi hayreti (teaccüb) ifade eder.

        Yettekûn (يَتَّقُونَ)

        Arapçada "korunmak, sakınmak, kalkan edinmek, çekinmek" anlamlarına gelen v-k-y (و ق ي) kökünden, ifti'âl babında (ittekâ) türetilmiş, üçüncü çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiildir.

        İbn Fâris, v-k-y (و ق ي) kökünün ana anlamının "bir şeyi, ona eziyet veya zarar verecek olan şeylerden korumak, tehlike ile kendi arasına bir siper (vikâye) koymak" olduğunu belirtir. Bu kelimenin etimolojik özünde savunma refleksi ve kendini güvenceye alma çabası yatar.

        Râgıb el-İsfahânî, "takva" kavramını teolojik bir çerçevede tanımlar. Ona göre takva, nefsi günahlardan korumak suretiyle ilahi azaptan muhafaza etmektir. Ayette "sakınmazlar mı?" (elâ yettekûn) şeklindeki kullanım, Firavun kavminin kibrinden dolayı bu manevi kalkanı giyinmeyi reddettiğini, ilahi kudret karşısında kendilerini müstağni (ihtiyaçsız ve yenilmez) zannederek aslında ontolojik bir savunmasızlık içine düştüklerini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde v-k-y kökünün Cahiliye döneminden İslam'a geçişteki muazzam semantik evrimini analiz eder. İslam öncesi dönemde bu fiil, hayvanların fiziksel tehlikelerden korunması veya bir savaşçının düşman oklarına karşı kalkan tutması (fiziksel korunma) anlamında kullanılırken, Kur'an bu bedevi/fiziksel kelimeyi alıp "Allah'a karşı duyulan derin sorumluluk bilinci, O'nun yasalarını ihlal etmekten korkma ve ahlaki bir zırh kuşanma" anlamında en üst düzey dini terim (takva) haline getirmiştir. Firavun kavminin durumu, bu "ahlaki korunma refleksini" tamamen yitirmiş olmalarıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, takva eyleminin sadece pasif bir korku olmadığını, varoluşsal bir denge (mizan) arayışı olduğunu belirtir. Firavun sistemi, yeryüzündeki ilahi dengeyi bozan en büyük güçtür. "Yettekûn" fiili burada, sınırsız güce ve zulme sahip bir otoriteyi dizginleyebilecek, onları insanlık sınırlarına geri çekecek yegâne ahlaki fren mekanizması olarak sunulmuştur; ancak onlar bu freni (takvayı) kullanmayı reddetmişlerdir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X