Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 8. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 8. Ayet

    اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne fî żâlike leâye(ten)(s) vemâ kâne ekśeruhum mu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Şüphesiz bunlarda alınacak büyük bir ders vardır; ama çoğu iman etmezler.”

      Şüphesiz bunlarda alınacak büyük bir ders vardır. Ders vardır kavl-i celîli Allah’ın vahdâniyeti ve ulûhiyetine, O’nun hükümranlığı ve yüce kudretine, ilmi ve tedbirine dair delil vardır şeklinde açıklanabilir. Çünkü kuruduktan ve çer çöp olduktan sonra bitkileri ve toprağı yeniden diriltmeye kadir olan ölüleri diriltmeye ve onları sevketmek için toplamaya da kadirdir. Bitkilerin her sene aynı düzen, yasa ve ölçü içinde, aynı şekilde yerden çıkması bunun öyle gelişi güzel olmadığını; aksine tedbire, zatî bir ilme ve zatî bir kudrete bağlı olduğunu gösterir. Bütün bunlar da onların, kadir, müdebbir ve âlim olan, her şeyi bilen, hiçbir şeyin aciz kılamayacağı, kendisine hiçbir şeyin gizli kalamayacağı tek bir ilâhtan olduğunu gösterir. Doğruya ulaştıran yalnızca Allah’tır.

      Ama çoğu iman etmezler. Bunun da iki izaha ihtimali vardır: Muhammed’in kendilerine peygamber olarak gönderildiği muhatap kitlenin çoğu iman edenler olmadı. Bunlar onun resûl olarak gönderildiği zamanda yaşayan kimselerdi. Ya da "Mâ kâne” “Mâ yekûnü” (مَا يَكُونُ) takdirindedir. Yani (gelecekte) onların çoğu iman edecek değillerdir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Zâlike (ذَٰلِكَ)

        Arapçada eril (müzekker) varlıklar veya durumlar için kullanılan uzak mesafe işaret zamiridir. "Zâ" (işaret), "lâm" (uzaklık) ve "kâf" (muhataplık) harflerinin birleşmesinden oluşur.

        İbn Fâris, Maķāyîsü'l-Luga adlı eserinde bu tür işaret edatlarını incelerken, kelimenin yapısındaki her bir harfin muhatabın dikkatini belirli bir noktaya çekmek üzere tasarlandığını belirtir. "Zâlike" kelimesindeki "lâm" harfinin fiziksel bir uzaklıktan ziyade, işaret edilen nesnenin veya durumun şeref, azamet ve makam bakımından yüksekliğini (buud-i rütbe) ifade ettiğini etimolojik olarak temellendirir.

        Râgıb el-İsfahânî, işaret zamirinin bu ayetteki özel bağlamına odaklanır. Önceki ayetlerde yeryüzünün yeşertilmesinden ve doğadaki muazzam dengeden (çiftlerden) bahsedilmesinin ardından gelen "zâlike" (işte bunda) kelimesi, tüm bu kozmik yaratılış tablosunu tek bir noktada toplayan, bütüncül ve sarsılmaz bir argümanı işaret eder. Râgıb el-İsfahânî, işaretin, yaratılışın ardındaki ilahi faili akılla kavramaya yönelik zihinsel bir eylem olduğunu tahlil eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke döneminin hitabet ve tartışma kültürü içindeki retorik işlevini analiz eder. Müşrikler soyut argümanlarla veya ahiret inancıyla alay ederken, Kur'an "zâlike" diyerek parmağını doğrudan onların her gün üzerinde gezdikleri, ekip biçtikleri toprağa ve doğaya uzatır. Bu işaret zamiri, teolojik tartışmayı göklerden yere indirerek muhatabı kaçamayacağı, ampirik (deneyimsel) ve somut bir gerçeklikle yüzleşmeye zorlar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin gramer yapısına değinerek, "zâlike"nin kendisinden önce zikredilen geniş ve çok boyutlu eylemleri (suyun indirilmesi, bitkilerin çıkarılması) tek bir kavramsal çerçeveye oturttuğunu belirtir. İşaret edilen şey basit bir doğa olayı değil, o olayın içinde barındırdığı derin varoluşsal "hikmet"tir.

        Âyeten (آيَةً)

        Arapçada "alamet, ibret, nişane, delil" anlamlarına gelen e-y-y (ا ي ي) kökünden türemiştir.

        İbn Fâris, e-y-y (ا ي ي) kökünün "bir şeyin varlığını, mahiyetini veya yönünü açıkça gösteren işaret" anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki bağlamıyla kök, karanlıkta yol gösteren bir fenerin veya çölde kaybolmamak için dikilen bir nişanın işlevini taşır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ayet" kelimesini bu cümlenin bağlamında yeniden ele alarak, kelimenin burada "okunan vahiy" anlamından çıkarak "ontolojik kanıt" (ayet-i tekviniyye) anlamına büründüğünü tahlil eder. Yeryüzündeki bitkilerin varoluşu öylesine güçlü bir "ayet"tir ki, başka hiçbir mucizeye veya doğaüstü fenomene gerek bırakmaz. Kelimenin sonundaki tenvin (âyeten), bu delilin büyüklüğünü, azametini ve tek başına yeterliliğini ifade eden bir ta'zim (yüceltme) işlevine sahiptir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında "ayet" kavramının kazandığı çok boyutlu anlamı bu ayet ekseninde inceler. Toshihiko Izutsu, doğadaki sıradan olayların (bitkilerin yeşermesi), Kur'an'ın dilinde "konuşan birer Tanrısal mesaja" (non-linguistic communication) dönüştüğünü belirtir. İnsanın doğaya sadece fiziksel bir gözle bakması onu bir "olay" yapar; ancak arkasındaki yaratıcı iradeyi okuması, o olayı ontolojik bir "ayet"e çevirir. Bu ayetteki kullanım, doğanın Tanrı'nın konuşma biçimlerinden biri olduğunun ilanıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin tekil formda (âyeten) gelmesinin edebi ve psikolojik sarsıcılığına dikkat çeker. Çoğul (âyât) kullanılmaması, yeryüzünün dirilişindeki o tek, muazzam ve kapsayıcı hakikate odaklanmayı sağlar. Müşrikler sürekli gökten inecek olağanüstü işaretler beklerken, Kur'an onlara "İşte sadece şunda bile devasa, tek bir ayet vardır" diyerek onların mucize beklentilerini boşa çıkarır ve idraklerini asıl bakmaları gereken yere sabitler.

        Ekseruhum (أَكْثَرُهُمْ)

        Arapçada "çoğunluk, pek çok, sayıca fazla olan kısım" anlamlarına gelen k-s-r (ك ث ر) kökünden türemiş ism-i tafdîl (en çok, daha çok) yapısında bir kelimedir ve sonuna "onların" anlamındaki "hum" (هُمْ) zamiri bitişmiştir.

        İbn Fâris, k-s-r (ك ث ر) kökünün temelinde "azlığın (kıllet) zıddı olarak, niceliksel veya niteliksel bir yoğunluk, yığılma ve bolluk" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "kesret" (çokluk) kavramını analiz ederken, Kur'an'ın insan topluluklarına dair yaptığı acımasız sayısal teşhise dikkat çeker. Ona göre bu ayetteki "ekser" kelimesi, sayısal bir fazlalığı belirtmenin ötesinde, ahlaki ve entelektüel bir çöküşün kalabalıklar içindeki yaygınlığını gösterir. Çoğunluk olmak, hakikate ulaşmanın değil, aksine geleneksel yanılgılara, tembelliğe ve sürü psikolojisine kapılmanın bir işareti olarak resmedilmiştir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin sosyolojik ve felsefi ağırlığına odaklanır. Antik dünyada ve kabile toplumlarında "çoğunluk", gücün, haklılığın ve meşruiyetin yegane kaynağıdır. Ayetteki "ekseruhum" ifadesi, bu kabileci-demokratik kibrin yıkılışıdır. Hakikat (ayet), sayıların çokluğuyla oylanamaz veya kalabalıkların onayıyla değer kazanmaz. Cündioğlu'na göre bu kelime, gerçeğin her zaman azınlıkta kalan, yalnız ve çileli bir yol olduğunun ontolojik beyanıdır.

        Theodor Nöldeke, Kur'an'daki "çoğunluk" (ekser) motifinin kronolojik ve tarihsel arkaplanını inceler. Mekke döneminin zorlu şartlarında sayıca çok az ve savunmasız olan Müslüman toplum, karşısında devasa bir pagan çoğunluk bulmuştur. Theodor Nöldeke, bu tür ayetlerin Hz. Muhammed ve inananlara yönelik çok güçlü bir psikolojik destek, karşı tarafın kalabalıklığına aldırış etmemeyi telkin eden bir direnç (consolation) teolojisi inşa ettiğini savunur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, çoğunluğun neden inançsızlıkta birleştiğini insanın ontolojik ataleti üzerinden tahlil eder. Kalabalıklar ("ekseruhum"), önlerindeki apaçık yaratılış delillerini (ayetleri) düşünmek yerine, atalarından devraldıkları hazır inanç kalıplarını tüketmeyi tercih ederler. Çoğunluk, akletmenin verdiği ağır sorumluluktan kaçanların sığındığı bir konfor alanıdır.

        Mu'minîne (مُؤْمِنِينَ)

        Arapçada "güvenenler, tasdik edenler, inananlar" anlamındaki e-m-n (ا م ن) kökünden türemiş, ism-i fâil çoğul yapısındadır. Bu ayette olumsuzluk edatları (mâ kâne) ile birlikte kullanılarak "iman etmiş olmadıkları, inanmadıkları" durumunu ifade eder.

        İbn Fâris, e-m-n (ا م ن) kökünün "şüphe ve korkudan uzaklaşıp kalbin sükunet bulması, güven duymak" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu bağlamda, gözlerinin önündeki yaratılış mucizesine rağmen çoğunluğun "mümin" olamaması, onların sadece bir fikri reddetmeleri değil, evrenin ve fıtratın o güvenli, huzurlu ve sükunet dolu ontolojik alanına girmeyi reddederek kendi kendilerini bir korku ve şüphe girdabına hapsetmeleridir.

        Râgıb el-İsfahânî, imanın bu cümledeki kullanılışını inceleyerek, kelimenin sıradan bir kabulleniş olmadığını vurgular. Çoğunluğun "mümin" olamaması, doğadaki ayeti gördükleri halde o delilin gerektirdiği ahlaki ve eylemsel teslimiyeti (boyun eğişi) göstermemelerinden kaynaklanır. Kalbin tasdiki, ancak kişinin kibirden arınıp hakikate boyun eğmesiyle "iman" halini alır.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin ayet içindeki zıtlık kurgusunu tahlil eder. Doğadaki bitkiler (önceki ayetteki zevc-i kerim), Allah'ın iradesine tam bir teslimiyetle topraktan çıkıp boyun eğerken, yaratılış hiyerarşisinin en üstünde olan insanın (çoğunluğun) bu ilahi mesaja karşı direniş göstermesi (mümin olmaması) muazzam bir ontolojik çelişkidir. "Mu'minîne", insanın evrensel işleyişle uyum sağlayarak kendi fıtratına ihanet etmeme halidir.

        Gabriel Said Reynolds, "mâ kâne ekseruhum mu'minîn" kalıbının geç antik çağ ve Kitab-ı Mukaddes geleneklerindeki edebi formlarla olan bağını araştırır. Bu cümlenin, İsrailoğullarının peygamberlerine ve ilahi mucizelere karşı gösterdikleri tarihsel inatçılığı tasvir eden metinlerle derin bir tipolojik benzerlik (typology of rejection) taşıdığını ifade eder. Ayet, Mekke paganlarını evrensel bir "hakikate karşı direnen inatçı kalabalıklar" arketipinin güncel bir versiyonu olarak tarihe kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X