Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 7. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 7. Ayet

    اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الْاَرْضِ كَمْ اَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَر۪يمٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Eve lem yerav ilâ-l-ardi kem enbetnâ fîhâ min kulli zevcin kerîm(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Peki, o inkârcılar yeryüzüne hiç bakmazlar mı? Orada her türden nice değerli bitkiler çıkarmışızdır.”

      Peki, o inkârcılar yeryüzüne hiç bakmazlar mı? Bunun iki çeşit izahı olabilir: Birincisi: (Soru şeklinin olumlama anlamında kullanılması), yani onlar elbette bizim yeryüzünde bitirdiğimiz ve oradan çıkardığımız bitki ve ürünlere bakmışlardır. İkincisi: (Emir anlamı), yani bizim yeryüzünde her değerli çiftten bitirdiğimiz ve oradan çıkardığımız bitki ve ürünlere bakın! Hasan-ı Basrî dedi ki: “el-Kerîm” el-behîc gibi “el-hasen”, yani güzel, revnaklı, parlak demektir.

      Orada her türden nice değerli, yani güzel cinsten bitkiler...​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yerav (يَرَوْا)

        Görme, algılama ve akletme eylemlerini kapsayan r-e-y (ر ا ي) kökünden türemiş muzari fiildir. Bu ayette "e ve lem" (görmediler mi?) soru edatıyla birlikte olumsuz soru formunda kullanılmıştır.

        İbn Fâris, r-e-y (ر ا ي) kökünün sadece gözle fiziki bir nesneye bakmayı değil, aynı zamanda kalple (zihinle) bir hakikati idrak etmeyi, inanmayı ve bir görüş sahibi olmayı içerdiğini belirtir. Ona göre bu kelimenin özünde, yüzeysel bir bakıştan ziyade nesnenin veya olayın mahiyetine nüfuz eden derin bir kavrayış yatar.

        Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" (görme) kavramını kısımlara ayırırken, bu ayetteki kullanımın sıradan bir duyusal görme (rü'yet-i basar) ile yetinmediğini, muhatapları gördükleri fiziksel gerçeklik üzerinden entelektüel ve ruhsal bir kavrayışa (rü'yet-i basiret) davet ettiğini vurgular. Müşrikler yeryüzündeki bitkileri fiziksel olarak her gün görseler de, bu varlıkların ardındaki ilahi iradeyi akledememişlerdir; ayetteki kınama da işte bu "akletmeyen bakışadır".

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke döneminin teolojik tartışma bağlamına oturtarak inceler. Kur'an, vahyi inkâr eden ve soyut bir ahiret inancını reddeden müşriklere karşı, argümanını bizzat onların içinde yaşadıkları ve her gün çıplak gözle "gördükleri" (yerav) somut doğa olayları üzerinden kurar. Bu eylem, inkârcıların epistemolojik körlüğünü yüzlerine vuran sarsıcı bir retorik sorudur.

        El-ardı (الْأَرْضِ)

        Yeryüzü, zemin, aşağıda olan anlamlarına gelen e-r-d (ا ر ض) kökünden türemiş bir isimdir.

        İbn Fâris, e-r-d (ا ر ض) kökünün temel anlamının "aşağıda bulunan, ayak basılan ve her türlü oluşuma zemin teşkil eden şey" olduğunu belirtir. Gökyüzünün (sema) zıddı olarak, boyun eğen ve üzerinde yaşamın yeşermesine imkân tanıyan pasif bir boyun eğiş hali kökün etimolojik doğasında vardır.

        Arthur Jeffery, bu kelimenin Sami dilleri ailesindeki yaygın kökenine dikkat çeker. İbranicedeki "eretz" ve Aramicedeki "ar'a" kelimeleriyle tam bir köken birliği içinde olduğunu belirtir. Kur'an bu terimi kullanırken, sadece Arap yarımadasının coğrafi yapısına değil, önceki monoteist dinlerin de kullandığı evrensel "yaratılış" ve "dünya" terminolojisine yaslanmaktadır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik sisteminde "arz" kavramını tahlil eder. Ona göre yeryüzü, sadece üzerinde gezilen cansız bir madde yığını veya dekor değildir; bizzat Allah'ın yaratıcı kudretinin sergilendiği, insanın ahlaki imtihanının gerçekleştiği ve her bir köşesi ilahi işaretlerle (ayetlerle) dolu olan dinamik, kozmik bir sahnedir.

        Enbetnâ (أَنْبَتْنَا)

        Yerden bitmek, filizlenmek, büyümek anlamlarına gelen n-b-t (ن ب ت) kökünden if'âl babında (enbete) türetilmiş, birinci çoğul şahıs (biz bitirdik) formunda mazi fiildir.

        İbn Fâris, n-b-t (ن ب ت) kökünün ana anlamının "bir şeyin toprak altından yarıp çıkması, görünür hale gelmesi ve büyümesi" olduğunu ifade eder. Eylemin temelinde, yok hükmünde olan bir tohumun veya özün canlanarak yeryüzüne doğru yükselişi vardır.

        Râgıb el-İsfahânî, "nebat" kelimesinin topraktan çıkan her türlü varlık için kullanıldığını belirtir. Ancak bu ayette dikkate değer olan husus, bitirme eyleminin doğaya veya toprağın kendisine değil, doğrudan birinci çoğul şahıs zamiriyle (nâ) Allah'a nispet edilmesidir. Râgıb el-İsfahânî, bunun "doğal nedenleri" (sebepleri) ortadan kaldırmadığını, ancak o doğal mekanizmayı anbean çalıştıran ve hayat veren asıl failin ilahi irade olduğunu vurgulamak için kullanıldığını tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, nebat ve inbat kavramlarının Kur'an'daki teolojik işlevini açıklar. Ölü toprağın canlanarak bitkiler vermesi, Kur'an'ın ölümden sonra dirilişi (ba's) ispat etmek için kullandığı en temel ampirik kanıttır. Gözlerinin önünde toprağın diriltildiğini gören insanın, kendi dirilişini yalanlamasının mantıksızlığı bu eylem üzerinden temellendirilir.

        Zevcin (زَوْجٍ)

        Eş, çift, tür, sınıf ve bir şeyin karşılığı anlamlarına gelen z-v-c (ز و ج) kökünden türemiştir.

        İbn Fâris, z-v-c (ز و ج) kökünün temelinde "iki şeyin birbirine yaklaşarak, birleşerek veya zıtlıklarıyla birbirini tamamlayarak bir bütün (çift) oluşturması" anlamının yattığını aktarır. Tekil ve yalnız olanın zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, varlık âleminde Allah dışında hiçbir şeyin mutlak "tek" olmadığını, her şeyin karşıtıyla veya eşiyle (erkek-dişi, gece-gündüz, acı-tatlı) birlikte var edildiğini belirtir. Bu ayette bitkiler için kullanılan "zevc" kelimesi, modern biyolojinin sınıflandırmasına benzer şekilde bitkilerin "türlerini, sınıflarını ve çeşitlerini" ifade eder. Her bir bitki türü, kendine has özellikleri olan bir "zevc"tir.

        Arthur Jeffery, kelimenin filolojik tarihi üzerinde durarak, bu terimin Süryanice "zavga" veya Yunanca "zeugos" (boyunduruk, çift, eş koşulmuş) kelimelerinden Arapçaya geçmiş köklü bir alıntı kelime olabileceğini belirtir. Kur'an, bu terimi alıp bitkiler âlemindeki üreme, çeşitlilik ve kusursuz ekolojik dengeyi ifade eden kozmolojik bir terime dönüştürmüştür.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, varlığın "çiftler" halinde yaratılmasının ontolojik boyutunu inceler. Eşyada ve doğada gözlemlenen bu evrensel dualite (çift kutupluluk), yaratılmış olanların kendi başlarına yetersiz olduklarının ve birbirlerine muhtaç olduklarının kanıtıdır. Bu muhtaçlık ve çiftlik durumu, her şeyden müstağni olan Yaratıcı'nın mutlak tekliğini (Tevhid) ispat eden varoluşsal bir delildir.

        Kerîm (كَرِيمٍ)

        Değerli, soylu, cömert, faydalı, güzel ve kusursuz anlamlarına gelen k-r-m (ك ر م) kökünden türemiş bir sıfattır.

        İbn Fâris, k-r-m (ك ر م) kökünün özünde "bir şeyin kendi cinsinde veya alanında en üstün, en şerefli ve eksiksiz vasıflara sahip olması" anlamının bulunduğunu belirtir. Bolluk, bereket ve fayda sağlamak bu kökün ayrılmaz bir parçasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "kerem" kavramının bitkiler veya doğal varlıklar için kullanıldığında ne anlama geldiğini detaylandırır. İnsan için cömertlik anlamına gelen bu kelime, bitkiler için kullanıldığında "çok meyve veren, görünümü göz alıcı olan, faydası bol olan ve hiçbir kusuru bulunmayan kusursuz/bereketli tür" demektir. Yeryüzündeki bitkiler sadece birer yaşam formu değil, ilahi sanatın "kerim" (estetik ve faydalı) eserleridir.

        Toshihiko Izutsu, "kerim" kelimesinin semantik evrimini titizlikle analiz eder. Cahiliye dönemi arap kültüründe "kerem", sadece asil kanlı kabile üyelerine has, kabile gururunu okşayan sosyal bir cömertlik ve savurganlık erdemidir. Kur'an ise bu kelimeyi dar kabileci sınırlarından çıkararak hem Allah'ın ahlaki bir sıfatı yapmış hem de bu ayette olduğu gibi cansız doğaya/bitkilere atfederek onu evrensel bir "estetik, ontolojik mükemmellik ve fayda" terimine dönüştürmüştür.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi bağlamdaki yerini ve estetik gücünü tahlil eder. Kur'an, bitkileri sadece "yeşil" veya "çok" olarak nitelemek yerine "kerîm" sıfatıyla şereflendirerek doğaya muazzam bir değer atfeder. İnkârcıların körlüğü (yerav fiilindeki kınama) karşısında, yeryüzünün her türlü güzel, faydalı ve estetik türü (zevcin kerîm) cömertçe sunması, ilahi rahmetin ve sanatın ihtişamlı bir tablosunu çizer. Doğanın bu keremi, inkârcı insanın nankörlüğüyle sarsıcı bir tezat oluşturur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X