كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوٰيهَاۙۖ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şems Sûresi, 11. Ayet
Daralt
X
-
"Semûd kavmi, hak tanımazlığı yüzünden (peygamberini) yalanladı."
Semûd kavmi, hak tanımazlığı yüzünden yalanladı. Allah Teâlâ Semûd kavminin kimi inkâr ettiklerini burada açıklamadı. Onu başka bir beyanında şöyle açıkladı. “Semûd kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı. Kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”¹¹ Hak tanımazlığı yüzünden. Bu, iki şekilde yorumlanabilir: Günahı ve taşkınlığı yüzünden. Çünkü onu inkâr etmeye sevkeden âmil azgınlıkları ve onun durumu üzerimde düşünmeyi terketmeleriydi. [§]Eğer öyle olmasa da peygamberinin kendilerine getirdiği vahiyler üzerinde düşünselerdi o takdirde onda inkâr etmeye dair bir delil bulamazlardı. İkincisi de “bi ehli tağvâhâ” (باهل طاغويها) takdirinde olmasıdır. Yani Semûd halkı içlerindeki tuğyan ehli yüzünden inkâr etti. Bu beyanda şöyle bir bildirim vardır: Onlar peygamberlerini kendilerinde ortaya çıkan bir şüphe ya da kendilerince dayandıkları bir kanıt sebebiyle değil, aksine inatçılıkları ve onun peygamberliğine kesin kanaat getirdikleri halde ona karşı tavır almaları yüzündendir. Şöyle ki: Peygamberleri Salih’in (a.s.) getirdiği delil, diğer delillere üstün gelmiştir. Çünkü onlara devenin verilmesi kendilerinden gelen bir istek ve talepte haddi aşmaları üzerine olmuştur. Onlara düşen, peygamberlik iddiasını ispat etmek için bir kanıt istemeleri ve mutlaka şu olsun şeklinde bir belirleme yoluna gitmemeleriydi. Oysa onlar tutturdular ve ille de taştan bir deve çıkarmasını isteyerek haddi aştılar.
Allah’ın şöyle bir hükmü vardır: Delil, talep sonrasında gelir, yani istenilen kanıt aynısıyla getirilir buna rağmen hüccet talebinde bulunanlarca inkâr edilirse onların kökünün kazınması Allah’ın kanunudur. Bu kavim hem delil talebinde bulunmuş, talep ettikleri mûcize gösterilince de inkâr etmişlerdir, dolayısıyla mûcizeye rağmen inkâr edince köklerinin kazınması gibi cezaya mâruz kalmışlardır. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Bizi mûcizeler göndermekten alıkoyan şey, öncekilerin bunları yalanlamış olmasıdır. Nitekim Semûd kavmine, açık bir mûcize olmak üzere dişi deveyi vermiştik, ama ona (inanmayıp) kötülük yaptılar. Oysa biz mûcizeleri yalnızca korkutup uyarmak için göndeririz”¹⁴. Buradan da anlaşıldı ki kâfirlerin Hz. Peygamber’den isteyip de bunun kendilerine gösterilmemesi sırf şundandır: Eğer onlara istedikleri mûcizeler verilir ve buna rağmen imana yanaşmayıp inkâr ederlerse o zaman kökten helâk olurlardı. Oysa Allah Teâlâ onun ümmetinin kıyâmete kadar bâki kalmasını murat etmiştir, onu âlemlere rahmet olmak üzere göndermiştir. Ona delilini âlemlere rahmet olacak türden bir delil vermiştir ki o da savaşmaktır. Savaşta rahmetin oluşu şöyledir: Onlar dünya sevgisi ve ona karşı tutkularından dolayı iman etmeye yanaşmıyorlardı. Bu durum onları onun delilleri ve risâletinin kanıtları üzerinde düşünmekten alıkoyuyordu. Cihat onların geçim yollarını daraltma ve delilleri üzerinde düşünmeye zorlama işlevi gördü ve bu, onları peygamberi tasdik etmeye ve ona inanmaya şevketti. Böylece ortaya çıktı ki savaşta onlar için rahmetin tecellisi vardır.
Yorumu Yorumla
-
Kezzebet (كَذَّبَتْ)
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga eserinde "k-z-b" kökünün temel anlamının gerçeğe aykırı konuşmak, hakikati saptırmak ve doğru olanın aksini söylemek olduğunu belirtir; fiilin tef'il babındaki (tekzib) kullanımının, bir kimseyi veya haberi açıkça yalancılıkla suçlamak, inkar etmek eylemini ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât adlı çalışmasında "k-z-b" kökünün özünde gerçeği örtbas etme ve asılsız beyan bulunduğunu söyler; buradaki bağlamda fiilin, peygamberin getirdiği açık hakikati ve ilahi mesajı bilinçli, kasıtlı ve inatçı bir şekilde reddetmeyi anlattığını açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğindeki yerini tahlil ederken, "kezzebe" fiilinin yalnızca pasif bir inanmama veya zihinsel bir şüphe durumu olmadığını, vahyin otoritesine karşı aktif bir başkaldırı, inatçı bir direniş ve peygamberi itibarsızlaştırmaya yönelik agresif bir reddediş eylemini sembolize ettiğine dikkat çeker. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, klasik Arap lügatlerinde bu fiilin kalıbı itibarıyla eylemin şiddetini ve sürekliliğini gösterdiğini belirterek, Semûd kavminin yalanlama fiilinin sıradan bir itirazdan ziyade sistematik ve alaycı bir karalama kampanyası şeklinde gerçekleştiğini ifade eder.
Semûd (ثَمُودُ)
İbn Fâris, eserinde "s-m-d" kökünün temel olarak az ve birikintili su (samed) anlamına geldiğini belirtir; Semûd isminin bu antik Arap kabilesine muhtemelen yaşadıkları coğrafyadaki su kaynaklarının azlığı veya kuyu sularının durumu sebebiyle verilmiş etimolojik bir adlandırma olabileceğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökenlerini incelerken bu ismin tamamen yerel Arapça bir türetme olmaktan ziyade antik kitabelerde, Asur ve Grek kaynaklarında (Tamudaei) da geçen eski bir özel isim olduğunu, Kur'an'da da tarihsel gerçekliğe sahip antik bir Arap kavminin özel adı olarak zikredildiğini ifade eder. Gabriel Said Reynolds, kelimenin Kur'an'ın edebi ve teolojik kurgusundaki yerini incelerken, Semûd isminin sadece tarihsel bir topluluğu imlemekle kalmayıp, kendilerine gönderilen elçiyi yalanlayarak ilahi cezaya çarptırılan prototipik isyankar toplum modelini temsil eden anlamsal bir ağırlık kazandığını vurgular.
Tağvâ (طَغْوَى)
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "t-ğ-y" ve "t-ğ-v" kökünün temel anlamının sınırı aşmak, haddi geçmek ve ölçüsüzce kabarmak olduğunu belirtir; nehir sularının yatağından taşarak etrafa zarar vermesinin (tuğyan) bu kökten türediğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât eserinde kelimenin sözlükte belirlenen fıtri ve ilahi sınırları ihlal etmek manasına geldiğini söyler; ayette geçen "tağvâ" isminin, Semûd kavminin isyanda, zulümde ve peygambere karşı gösterdikleri küstahlıkta aşırıya gitmelerini, şımarıkça bir taşkınlık içine girmelerini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik analizinde "tuğyan" kavramının, insanın yaratıcısı karşısındaki acizliğini unutarak kibre kapılması, kendine yetme (istiğna) vehmine düşerek ontolojik ve ahlaki sınırlarını pervasızca parçalaması eylemi olduğuna dikkat çeker. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik açıdan lügatlerin bu kökü sel sularının yıkıcı taşkınlığı olarak tanımlamasından hareketle, Semûd kavminin işlediği suçun kelimenin yapısındaki "yıkıcı taşma" manasıyla son derece uyumlu olduğunu; ahlaki ve ilahi sınırları yırtarak sosyal bir kaosa ve varoluşsal bir sapkınlığa yol açtıklarını kaydeder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla