وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَاۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şems Sûresi, 10. Ayet
Daralt
X
-
9. "Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir."
10. "Onu arzularıyla baş başa bırakan da ziyan etmiştir,"
Arınan veya Hevâsına Uyan Nefis
Daha önce geçen güneşe, aya, geceye ve gündüze yapılan yeminin cevabı bu cümledir. Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. Yani âhirette. Onu arzularıyla baş başa bırakan da ziyan etmiştir. Yani âhirette. Bu, “Elbette çabalarınız farklıdır” meâlindeki âyette belirtildiği gibi âhirette verilecek olan cezaya yönelik olmaktadır. Bunda, inşallah belirteceğimiz gibi ölümden sonra diriltilme ve âhiret hayatına iman etmeyi gerektiren bir delil vardır.
“Felâh” yorumu üzerinde de ihtilaf olmuştur: Bazıları, “Efleha” (أَفْلَحَ) “sa‘ide”, yani mutlu oldu anlamındadır demiştir. Bir kısmı şöyle demiştir: Hayır işleri işlemeye devam etti, çünkü “felâh”, “beka” demektir. Kimi de “eflaha” (أَفْلَحَ) kelimesine “fâze”, yani kurtuldu anlamı vermiştir. Felâha eren, özetle umduğuna nail olan ve korktuğundan da emin olan kimsedir. Bu mânanın içine mutlu olmak, beka ve kurtulmak anlamları da dâhil olur.
Nefsini arındıran. Buradaki arındırma fiilinin hem Allah’a hem de kula isnadı mümkün gözükmektedir. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytana ayak uydurursa bilsin ki, o edepsizliği ve kötülüğü emreder. Allah’ın lütfü ve rahmeti sizinle olmasaydı içinizden hiçbir kimse günahtan asla arınamazdı, fakat Allah dilediğini arındırır; Allah her şeyi işitmekte ve bilmektedir”. Yine O meâlen şöyle buyurur: “Söyle onlara, (sevineceklerse) Allah’ın lütfü ve rahmetiyle, evet bununla sevinsinler; çünkü bu, onların toplayıp biriktirdiklerinden daha değerlidir”. Arınan İçişi, Allah Teâlâ’nın lütfuyla arınmış olmaktadır, “Tezkiye”nin kula isnat edilmesi de mümkündür. Buna göre “zekkâhâ” (زَكَّاهَا), yani nefsin sahibi kendini arındırırsa... demek olur. Aynı şekilde Onu arzularıyla başbaşa bırakan da ziyan etmiştir. Bu beyan iki şekilde izah edilebilir: Buna göre ilk mâna Allah Teâlâ, “tezkiye”, yani arındırma fiilini ve “dalâl”, yani sapkınlık yolunu yaratandır demek olur. Dolayısıyla yaratma açısından fiil Allah Teâlâ’ya, işlenmesi açısından da kula nispet edilir.
Nefsini arzularıyla başbaşa bırakan. “Dessâhâ” (دَسَّاهَا) gizledi demektir. Onun gizlenmesi mahfillerde sadece yergi ile anılmasını gerektirecek şekilde davranmasıdır. “Tezkiye” etme ise onu geliştirip ortaya çıkardı öyle ki insanlar ona takdir ve tâzim gözüyle bakar hale geldiler, demektir. Takvâ sahibi, işte böyle halk arasında takdir ve tâzim gören demektir. Fâcir ise insanlar arasında horlanmış ve yerilmiş halde yaşar. Ya da ortaya çıkarma ve gizleme âhiret hayatına yöneliktir. Takvâ sahibi ve arındırılmış kimse orada takdir edilir, fâcir olanın ise gizlenip adı sanı unutulur.
“Dessâhâ” kelimesi “desestü” kullanımındadır. Sin harfi tekrardan dolayı düşürülmüş ve yerine yâ harfi getirilmiştir. Diğer taraftan “dessâhâ” kelimesinde fiilin Allah’a nispeti, yaratılması itibariyledir. Ve “men zekkâhâ” sözünde ise fiilin Allah’a nispeti, kuluna tevfikte bulunması yönüyledir.
Yorumu Yorumla
-
Hâbe (خَابَ)
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga eserinde "h-y-b" kökünün temel anlamının umduğunu bulamamak, mahrum kalmak, istenilen şeye ulaşamayıp eli boş dönmek olduğunu belirtir; çabaların boşa çıkması ve kişinin hüsrana uğraması kök anlamını taşır. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât adlı eserinde kelimenin sözlükte yönelinen hedeften sapmak, arzulanan başarıdan tamamen mahrum edilmek manasına geldiğini söyler; ayetteki kullanımının, insanın fıtri potansiyelini zedeleyerek nihai kurtuluştan (felah) ümidini kesecek derecede mutlak bir zarara ve iflasa sürüklenmesini ifade ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın semantik alanındaki işlevini tahlil ederken, "hâbe" kavramının "eflaha" (kurtuluşa erme) kavramının tam ve zıddı kutbu olarak eskatolojik bir hüsranı anlattığına dikkat çeker; etimolojik olarak sadece dünyevi bir başarısızlığı değil, ruhun varoluşsal iflasını ve ebedi yıkımını temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, klasik Arap lügatlerinde kelimenin köken itibarıyla emeklerin zayi olması ve beklentilerin boşa çıkması anlamına geldiğini belirterek, etimolojik bağlamda bu fiilin, fıtratını bozan insanın ahirette karşılaşacağı mutlak çöküşü ve çaresizliği sembolize ettiğini kaydeder.
Dessâ (دَسَّى)
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga eserinde "d-s-s" kökünün temel anlamının bir şeyi zorla ve gizlice toprağın veya toprağa benzer bir şeyin altına sokmak, gömmek ve örtbas etmek olduğunu belirtir; kelimenin etimolojik olarak, değerli bir şeyi değersiz bir yığının içine iterek görünmez kılmayı anlattığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât eserinde kelimenin aslının "dessese" olduğunu, ancak lisanın akıcılığı ve ayet sonlarındaki ses uyumu sebebiyle "dessâ" formuna dönüştüğünü açıklar; sözlükte bir şeyi pisliğin veya toprağın içine gizlemek anlamına gelen bu fiilin, burada nefsi günahlar, kötülükler (fucûr) ve cehalet karanlığı içine gömerek onun fıtri parlaklığını ve erdemini boğmak şeklindeki aktif ve yıkıcı bir eylemi ifade ettiğini vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve linguistik tahlilini yaparken "d-s-s" kökünden gelen "dessâ" fiilinin, "zekkâ" fiilindeki büyüme, filizlenme ve yukarı doğru yücelme hareketinin tam zıddı olarak aşağıya çekme, toprağın dibine bastırma ve çürütme şeklindeki aşağılık bir gömme işlemini mükemmel bir zıtlıkla resmettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik açıdan lügatlerin bu kelimeyi bir şeyi kirletip asaletini yok etmek olarak tanımladığını ifade ederek, insanın kendi içindeki ilahi nefesi (nefs) kendi elleriyle günah bataklığına saplayıp üstünü örtmesi eyleminin, kelimenin kökündeki "gizlice ve zorla gömme" manasıyla son derece uyumlu bir psikolojik ve ahlaki çöküşü anlattığını kaydeder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla