فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ اَنّ۪ي لَٓا اُض۪يعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِنْكُمْ مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰىۚ بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍۚ فَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَاُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَاُو۫ذُوا ف۪ي سَب۪يل۪ي وَقَاتَلُوا وَقُتِلُوا لَاُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ ثَوَاباً مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 195. Ayet
Daralt
X
-
Festecâbe lehum rabbuhum ennî lâ udî’u ‘amele ‘âmilin minkum min żekerin ev unśâ(s) ba’dukum min ba’d(in)(s) felleżîne hâcerû veuḣricû min diyârihim veûżû fî sebîlî vekâtelû vekutilû leukeffiranne ‘anhum seyyi-âtihim veleudḣilennehum cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru śevâben min ‘indi(A)llâh(i)(k) va(A)llâhu ‘indehu husnu-śśevâb(i)
-
Rableri onların dualarına şöyle karşılık verir: Şüphesiz ben, erkek olsun kadın olsun -ki birbirinizden meydana gelmişsinizdir- sizden bir şey yapanın emeğini asla boşa çıkarmam. Hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda eziyete uğratılanların, savaşanların ve öldürülenlerin, işte onların günahlarını elbette sileceğim. Andolsun ki, Allah katından bir mükafat olarak onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Şüphe yok ki nimetin güzeli Allah'ın katındadır!
Rableri onların dualarına karşılık verir. Bu mealdeki cümle, onlara yapılan vadin, istemek şartına bağlı olduğuna işaret eder. Çünkü ayette Onların dualarına karşılık verir denilmektedir. Karşılık vermek anlamına gelen "isticabet" (استجابة) kelimesi, bir istek üzerine kullanılır. Nitekim şu ilahi beyanda bu husus açıkça görülmektedir: "Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm".
Şüphesiz ben, erkek olsun kadın olsun -ki birbirinizden meydana gelmişsinizdir- sizden bir şey yapanın emeğini asla boşa çıkarmam. Denilmiştir ki bu ifade bütün insanları kapsar; ancak Cenab-ı Hak kafirlerin karşılığını dünyaya tahsis etmiştir: "Dünyada onlara işlerinin karşılığını eksiksiz veririz; orada onlar hiçbir zarara uğratılmazlar". Müminlere ise, hem dünyada ve hem de ahirette verilecektir. Kafirlere dünyada verilenler mükafat değildir. Aziz ve celil olan Allah'ın Onlara işlerinin karşılığını eksiksiz veririz mealindeki beyanı, çalışmalarının karşılığını veririz, onların rızıkları eksiltilmez demektir. Ayette geçen "minküm" (منكم), yani "sizden" kelimesi özellikle müminlere işaret etmektedir. Nitekim Cenab-ı Hak "Müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir" buyurmaktadır.
Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, benim yolumda eziyete uğratılanlar. Hicret edenler. Yani Cenab-ı Hakk'a ve Resulullah'a gönülden isteyerek hicret edenler. Yurtlarından çıkarılanlar, zor kullanılarak vatanlarından çıkarılanlar ve hicrete katılanlar. Benim yolumda eziyete uğratılanlar, bana itaat ettikleri için eziyete maruz kalanlar. Savaşanlar, savaşta ölünceye kadar sebat gösterenler. Bütün bu ifadelerle şunların kastedilmiş olması muhtemeldir: Müminlerden bazısı kendi isteğiyle hicret etmiş, bazısı vatanından zorla çıkarılıp hicrete katılmış, bazıları savaşa gidip öldürülünceye kadar savaşmış, bazıları da savaşa katılmış ise bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı öldürülmemiş... Ayet, bunların hepsini kapsamaktadır.
Onları mutlaka altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. İfade açık olup yoruma ihtiyaç yoktur.
Yorum
-
festecâbe (فَاسْتَجَابَ)
Kelimenin kökü c-v-b harflerinden oluşur.
İbn Fâris, c-v-b kökünün temelinde bir şeyi yarmak, delmek ve bir sese/çağrıya karşılık vermek anlamlarının bulunduğunu belirtir. Kayayı yarmak veya vadiyi geçmek (cevb) aynı etimolojik kökten beslenir. Râgıb el-İsfahânî, "icabet" eylemini, yöneltilen bir duaya, çağrıya veya beklentiye sadece sözlü değil, aynı zamanda fiili olarak ve tam bir karşılık vererek onaylamak olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin başındaki "fe" (fâ-i ta'kibiye) edatının yarattığı edebi hıza ve psikolojik etkiye odaklanır. Derin akıl sahiplerinin (ulü'l-elbâb) duaları biter bitmez; araya hiçbir zaman, mekan veya aracı girmeden, ilahi iradenin dualara anında ve doğrudan "karşılık verdiğini" (fâstecâbe) bildiren bu yapı, Allah ile samimi kul arasındaki kopmaz ve şeffaf ontolojik bağı gösteren muazzam bir tasvirdir.
udî'u (أُضِيعُ)
Kelimenin kökü d-y-a harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, d-y-a kökünün temel anlamının bir şeyin helak olması, yok olup gitmesi, sahipsiz kalması ve zayi olması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "idâa" (if'âl babında zayi etmek) kavramını, üretilen bir değerin, harcanan bir emeğin veya korunan bir hakkın karşılıksız kalması, yitirilip boşa gitmesi olarak açıklar. Ayette nefiy (olumsuzluk) edatıyla "lâ udî'u" (asla zayi etmem/boşa çıkarmam) şeklinde birinci tekil şahıs kipiyle kullanılır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Kur'an'ın ilahi adalet (teodise) ve emek felsefesindeki yerine dikkat çeker. "Zayi etmemek", insan aklının en büyük kaygısı olan "emeklerim boşa mı gidecek, çektiğim acılar anlamsız mıydı?" sorusuna ilahi bir güvence veren, hiçbir iyiliğin metafizik boşlukta kaybolmayacağını tescilleyen sarsılmaz bir adalet taahhüdüdür.
amele (عَمَلَ)
Kelimenin kökü a-m-l harflerinden gelir.
İbn Fâris, a-m-l kökünün bir iş yapmak, bir şeyi üretmek ve çaba sarf etmek anlamlarına dayandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "amel" kelimesini, insanın belli bir niyet, irade ve bilinçle gerçekleştirdiği her türlü eylem olarak tanımlar. (Sıradan ve istemsiz hareketlerden ayrılır). Toshihiko Izutsu, amel kavramını Kur'an'ın ahlak sistemi içinde inceler. İzutsu'ya göre amel, soyut bir inancın (imanın) zihinde hapsedilmeyip, dış dünyada somutlaşmış, bedel ödeyen ve tarihsel gerçekliğe dokunan pratik, kinetik ve hayati formudur.
zekerin (ذَكَرٍ) ... unsâ (أُنثَىٰ)
"Zeker" kelimesinin kökü z-k-r harflerinden, "unsâ" kelimesinin kökü ise e-n-s harflerinden oluşur.
İbn Fâris, z-k-r kökünün erillik ve erkeklik cinsine işaret ettiğini (aynı zamanda hatırlamak anlamına da geldiğini); e-n-s kökünün ise yumuşaklık, uysallık ve dişilik/kadın cinsi anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, her iki kelimenin de biyolojik cinsiyeti temsil eden en temel kavramlar olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "erkek olsun kadın olsun" (min zekerin ev unsâ) ayrımının aynı cümlede (amel kelimesiyle birlikte) kullanılmasının, sosyolojik ve teolojik bir devrim olduğunu vurgular. Geç Antik Çağ'da ve Cahiliye Arap toplumunda kadının sosyal statüsünün değersizleştirilmesine, dinsel veya kamusal alanda yok sayılmasına karşı Kur'an; ilahi adalet terazisinde biyolojik cinsiyetin değil, üretilen "emeğin" (amalin) merkeze alındığını ilan ederek mutlak bir ontolojik eşitlik bildirgesi sunar.
hâcerû (هَاجَرُوا)
Kelimenin kökü h-c-r harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, h-c-r kökünün temelinde bir şeyi terk etmek, ayrılmak, ilişkiyi kesmek ve bağları koparmak anlamlarının bulunduğunu belirtir. Vuslatın (kavuşmanın) mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "hicret" eylemini, kişinin inancı ve değerleri uğruna, doğup büyüdüğü vatanından, alıştığı çevresinden veya tutkularından iradi olarak, acı çekerek ayrılması olarak açıklar. Angelika Neuwirth, kavramın Geç Antik Çağ bağlamındaki teolojik boyutunu inceler. Hicret, sadece coğrafi bir yer değiştirme (göç) değil; inananların eski kabile bağlarından, asabiyetten ve putperest gelenekten "ontolojik bir kopuş" yaşayarak yeni ve kutsal bir topluluk (ümmet) inşa etmek üzere verdikleri en radikal varoluşsal karardır.
uhricû (أُخْرِجُوا)
Kelimenin kökü h-r-c harflerinden oluşur.
İbn Fâris, h-r-c kökünün temel anlamının içte olanın dışarı çıkması, dar bir alandan genişliğe geçmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ihrâc" eyleminin, birini bulunduğu yerden ayırmak olduğunu ifade eder. Ayette kelime meçhul (edilgen) formda (uhricû) gelmiştir. Bu edilgen yapı, onların kendi keyifleri için vatanlarını bırakmadıklarını, aksine zalim bir baskı ve zorbalıkla evlerinden "sürgün edildiklerini/çıkarıldıklarını" göstererek ödedikleri bedelin şiddetini ve mağduriyetlerini tesciller.
diyârihim (دِيَارِهِمْ)
Kelimenin kökü d-v-r harflerinden gelir.
İbn Fâris, d-v-r kökünün bir şeyin etrafında dönmek (devr), kuşatmak ve çepeçevre sarmak anlamına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak insanı dış tehlikelerden kuşatarak koruyan eve/yurda "dâr" (çoğulu diyâr) denir. Râgıb el-İsfahânî, diyâr kelimesini insanın güvenle ikamet ettiği, kök saldığı asıl yaşam alanı olarak tanımlar.
ûzû (أُوذُوا)
Kelimenin kökü e-z-y harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, e-z-y kökünün temel anlamının hafif zarar, rahatsızlık, can sıkıntısı ve incinme olduğunu belirtir. Büyük, yok edici bir yıkımdan (darar) farklı olarak, bedeni ve ruhu tırmalayan acıdır. Râgıb el-İsfahânî, "ezâ" kavramını insanın onuruna, malına veya bedenine dışarıdan verilen rahatsızlık olarak açıklar. Kelimenin edilgen (meçhul) formu, inananların pasif mağduriyetini yansıtır. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Mekke ve erken Medine dönemindeki sosyo-politik şartlar üzerinden okur. "Ezâya uğramak", inananların sadece fiziksel bir şiddete değil, yıllar boyu süren sistemli bir psikolojik boykota, alaya, iftiraya ve itibar suikastine maruz kalarak yıpratılmalarını (psikolojik işkenceyi) ifade eder.
lukeffirenne (لَأُكَفِّرَنَّ)
Kelimenin kökü k-f-r harflerinden oluşur.
İbn Fâris, k-f-r kökünün bir şeyin üzerini sıkıca örtmek, gizlemek, silmek ve görünmez kılmak anlamlarına geldiğini belirtir. Nimetin üzerini örtmek "küfür" iken, günahın üzerinin ilahi bir lütufla örtülmesi "tekfir"dir. Râgıb el-İsfahânî, "tekfîr" eylemini (tef'îl babında), Allah'ın kulun kusurlarını, günahlarını ve geçmişindeki karanlıkları bütünüyle kazıması, affetmesi ve o günahların ahiretteki bedelini iptal etmesi olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, fiilin başındaki "le" (tekid lâmı) ve sonundaki şeddeli "nun" (nûn-u tekid) harflerine dikkat çeker. "Andolsun ki kesinlikle sileceğim/örteceğim" şeklindeki bu ağır ve yeminli taahhüt; yurtlarından sürülen, eziyet çeken, savaşan ve öldürülen insanların gösterdiği o devasa fedakarlığa karşılık olarak, ilahi merhametin onlara sunduğu en güçlü psikolojik ve eskatolojik (ahiret odaklı) güvencedir.
sevâben (ثَوَابًا)
Kelimenin kökü s-v-b harflerinden gelir.
İbn Fâris, s-v-b kökünün temel anlamının bir şeyin aslına, özüne ve çıkış noktasına geri dönmesi (rücu) olduğunu belirtir. (İnsanı örten elbiseye 'sevb' denmesi de, bedene dönüp onu sarmasındandır). Râgıb el-İsfahânî, "sevâb" kavramını, insanın dünyada yaptığı iyiliğin veya fedakarlığın, ahirette somut bir ödül, lütuf ve mertebe olarak yine "kendisinin bizzat üzerine dönmesi" olarak açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki etimolojik köklerini izleyerek, Süryanicedeki "tūbā" (kutsama/mutluluk/ödül) kelimesiyle doğrudan bir dini ve semantik akrabalığı olduğunu belirtir. Geç Antik Çağ'ın Ortadoğu dinlerinde "sevâb", sıradan bir ücret değil; inanç uğruna çekilen acıların, bizzat ilahi otorite (min indi'llâhi) tarafından onaylanarak kutsal bir mükafata dönüştürülmesini anlatan evrensel bir teolojik terimdir.
Yorum
Yorum