رَبَّنَا وَاٰتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلٰى رُسُلِكَ وَلَا تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْم۪يعَادَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 194. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: dua, ali imran 194, ali imran suresi, vaad, kıyamet, ali imran suresi 194. ayet, rab, gün
-
Rabbimiz! Peygamberlerin aracılığıyla bize vad ettiklerini ver bize; kıyamet gününde bizi rezil etme. Sen asla sözünden caymazsın.
Rabbiniz! Peygamberlerin aracılığıyla bize vad ettiklerini ver! Bu ayetin iki şekilde anlaşılmaya müsait olduğu söylenmiştir. Peygamberlerinin dilleri ile bize vad ettiklerini ver! diye anlam verilmiştir; burada diller anlamına gelen "elsün" (لسن) kelimesi gizlenmiştir. Nitekim aziz ve celil olan Allah, "Kendileri için Allah'ın büyük bir lütfunun bulunduğunu müminlere müjdele!" mealindeki ayette de durum böyledir; yani benim müminlere lütfetmiş olduğum mağfireti kendilerine müjdele!. Başka bir ayette de şöyle buyurmuştur: "Kendi günahın için, erkek ve kadın müminler için Allah'tan af dile!" Hz. İbrahim (s.a.); "Rabbimiz! Beni, anamı ve babamı bağışla!" diye dua ediyordu. Hz. Nuh (s.a.) da Rabbine; "Rabbim! Beni, annemi babamı, inanmış olarak evime girenleri, mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla!" diye niyaz ediyordu.
Bu ayet konusunda bizimle Mutezile arasında bir tartışma söz konusudur. Mutezile şöyle der: Allah'a dua etmek, O'ndan verdiği şeyi ve vermesi gereken şeyi istemek caizdir. Mesela vad ettiği şeyi istemek gibi. Allah'ın vad ettiği şeyi vereceğinde asla şüphe yoktur, çünkü O vadinden dönmez. Nitekim aziz ve celil olan Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Peygamber şöyle dedi: Rabbim! Adaletinle hükmünü ver!" O, zulüm ile hükmetmez.
Bize göre ise vermesi gereken şeyi O'ndan istemek: "Ey Rabbimiz! Haksızlık yapma ve zulmetme!" gibi bir dua konumunda bulunur. Böyle bir söz, ancak haksızlık yapacağından ve zulmedeceğinden korkulan kişiye söylenir, çünkü öylesi işin kendi aleyhine varacağını bilir. O'nun vermiş olduğu şeyi istemek ise muhaldir, çünkü bu, verdiğini gizlemek anlamına gelir. Yahut da insanlara vereceği şeyi kendisinde yoktur, o zaman da alay etmek anlamına gelir. Bundan dolayı böyle bir istek yanlıştır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Bize göre bu ayet çeşitli şekillerde yorumlanır. Birincisi Peygamberlerin aracılığıyla bize vad ettiklerini ver! mealindeki ifadenin, müminler istiğfar ve tövbe isteğinde bulununca, kendilerine peygamberlerin de istiğfarda bulunacağına dair Allah tarafından peygamberlerine yapılan bir vad anlamına gelmesi muhtemeldir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer onlar kendilerine kötülük ettiklerinde sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileselerdi, peygamber de onlar için mağfiret dileseydi... " Onlar istiğfar ve tövbe isteğinde bulunurlarsa, Allah onlara peygamberlerin istiğfarı ile bağışlamayı vad etmektedir. Buna göre onlar bağışlanma isteğinde bulunurlarsa, Allah peygamberlerin istiğfarını da onlara vad etmektedir. İnsan sanki şöyle demektedir: Benim sana yaptığım duayı, bir kimsenin peygambere gitmesi ve onun da kendisine mağfiret dilemesi gibi kıl! Cenab-ı Hak başka bir ayette de şöyle buyurmaktadır: "Orada kendileri için sonsuza kadar istedikleri her şey vardır. Bu, Rabb'inin, gerçekleşmesi istenen bir vadidir".
İkincisi, onlar iman üzere öldüklerinde bu vadin gerçekleşeceği anlamına da gelebilir. Onlar dua ediyorlar ve öldüklerinde de hayatta iken benimsedikleri iman üzere kendilerini öldürmesini Allah'tan istiyorlar. O zaman kendilerine mağfiret ve rahmet verilecektir. Allah'ın şu buyruğuna baksana: "Kim (ilahi huzura) iyilikle gelirse, kendisine (şunlar) verilir". Burada Allah, kendisine vad edilene şunlar verilir demiyor, lakin onun getirdiği şeylerden söz ediyor. Bu durumda ilk yorum doğrudur. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Sonra, en doğrusunu bilen Allah'tır ya, ihtimal olarak belirttiğimiz bu anlamlar ve ayetin başında zikredilen yorum, yeterlidir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
rabbanâ (رَبَّنَا)
Kelimenin kökü r-b-b harflerinden oluşur.
İbn Fâris, r-b-b kökünün temelinde bir şeye malik olmak, onu ıslah etmek, koruyup gözetmek ve bir şeyin efendisi/sahibi olmak anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kavramını, bir varlığı başlangıç noktasından alıp, onun ihtiyacı olan her türlü gelişimi kademe kademe sağlayarak onu olgunluğa (kemal noktasına) ulaştıran mutlak mürebbi/eğitici olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu hitabın dua (münacat) dilindeki varoluşsal boyutunu inceler. İzutsu'ya göre, evrenin yaratılışını derinlemesine tefekkür eden aklın (ulü'l-elbâb), o muazzam nizam karşısında kendi acziyetini fark ederek peş peşe dördüncü kez "Rabbanâ" (Rabbimiz) diye seslenmesi; insanın mutlak Yaratıcı ile kurduğu en samimi, en dolaysız ve sarsılmaz ontolojik aidiyet ilanıdır. Bu tekrar, korku ile umut arasında çırpınan kalbin ısrarlı bir teslimiyet feryadıdır.
ve âtinâ (وَآتِنَا)
Kelimenin kökü e-t-y harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, e-t-y kökünün gelmek, ulaşmak, bir şeyi beraberinde getirmek ve vermek anlamlarına dayandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "itâ" fiilinin, bir nimetin verenin tamamen kendi inisiyatifi, cömertliği ve lütfuyla (bedelsiz olarak) sunulması olduğunu açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu fiilin dua psikolojisi içindeki yerini analiz eder. Müminler, dünyada her ne kadar ibadet edip (tefekkür/zikir) imtihanlardan geçmiş olsalar da; ahiretteki ödülü kendi eylemlerinin zorunlu bir "ücreti" veya hak edilmiş bir "alacak" kibriyle değil, Allah'ın mutlak ve karşılıksız lütfu ("bize lütfet/âtinâ") olarak talep ederler. Bu, kulun ameline değil, Allah'ın merhametine güvenmesinin teolojik tescilidir.
mâ (مَا)
Arapçada ism-i mevsul (ilgi zamiri) olarak "şey, o şey ki" anlamında kullanılır. Kendisinden sonra gelen sıla cümlesini (va'adtenâ) önceki fiile (âtinâ) bağlayarak, talep edilen ilahi lütfun içeriğini ve sınırlarını çizer.
va'adtenâ (وَعَدْتَنَا)
Kelimenin kökü v-a-d harflerinden oluşur.
İbn Fâris, v-a-d kökünün temelinde, gelecekte iyi veya kötü bir işi yapacağına dair söz vermek, taahhütte bulunmak anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin mutlak kullanımında (va'd) genellikle "iyi ve hayırlı bir şey için söz vermeyi", vaid formunun ise "kötü bir şey (ceza) ile tehdit etmeyi" ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimeyi ilahi taahhüt ve teodise (ilahî adalet) bağlamında okur. Kulun "Bize vaat ettiğin şeyi ver" şeklindeki duası, Allah'ı bir borç altına sokma cüreti değil; aksine, ilahi sözleşmenin (mîsâkın) doğruluğuna, O'nun vaadinin hak olduğuna ve dünyanın absürt/boş (bâtıl) olmadığına duyulan o devasa ontolojik güvenin (imanın) sarsılmaz bir tasdikidir.
alâ (عَلَىٰ)
Arapçada "üzerine, vasıtasıyla, eliyle" anlamlarına gelen harf-i cerdir. Burada, ilahi vaadin kimin aracılığıyla (elçiler vasıtasıyla) insanlığa ulaştığını belirten bir aracı (vasıta) edatı olarak işlev görür.
rusulike (رُسُلِكَ)
Kelimenin kökü r-s-l harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, r-s-l kökünün yollamak, serbest bırakmak, peş peşe birbiri ardına gitmek ve bir şeyi kolaylıkla akıtmak anlamlarına dayandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "resul" (çoğulu rusul) kavramını, üst ve mutlak bir otoritenin (Allah'ın) mesajını insanlara iletmekle ve onu hayatında uygulayarak göstermekle görevlendirilmiş yetkili ve seçilmiş elçi olarak tanımlar. Gabriel Said Reynolds, "elçilerin (rusulike) vasıtasıyla/üzerinden" yapılan bu duanın, İslam'ın Geç Antik Çağ'daki teolojik konumlanışını gösterdiğini belirtir. Bu dua, hakikati sadece bireysel bir tasavvufla (vecd ile) arayan bir akıl değil; İncil, Tevrat ve Kur'an çizgisindeki evrensel vahiy kurumuna (elçiler zincirine) ve tarihsel vahye kayıtsız şartsız iman eden, kitabi (scriptural) ve kurumsal bir dindarlığın ifadesidir.
ve lâ tuhzinâ (وَلَا تُخْزِنَا)
Kelimenin kökü h-z-y harflerinden gelir.
İbn Fâris, h-z-y kökünün temelinde rezil olmak, utanmak, aşağılanmak, onurun kırılması ve derin bir zillete düşmek anlamlarının yattığını belirtir. İzzet ve şerefin mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "hızy" kavramını, insanın kibrinin ve haysiyetinin büyük bir topluluk önünde ifşa olup kırılmasıyla yaşanan, fiziksel bir acıdan çok daha ağır olan ruhsal eziklik, yıkım ve mutlak utanç olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin dua içindeki psikolojik ve estetik gücüne odaklanır. Derin akıl sahipleri (ulü'l-elbâb), dualarının bu kısmında "bize azap etme/bizi yakma" demezler; "bizi rezil etme/utandırma" (lâ tuhzinâ) derler. Bintü'ş-Şâtı'ya göre bu kelime seçimi, yüksek bir ahlaki şuurun göstergesidir. Erdemli bir ruh için, ahirette tüm insanlığın ve Allah'ın huzurunda yaşanacak bir varoluşsal utanç (hızy) ve onur kırıklığı, cehennem ateşinin fiziksel yanmasından bile daha korkunç ve daha kahredici bir azaptır.
yevme (يَوْمَ)
Kelimenin kökü y-v-m harflerinden oluşur. Zaman dilimi veya gün anlamına gelir. Kur'an'da genellikle belirleyici bir tarihi anı veya kozmik bir hesap dönemini ifade eder.
el-kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)
Kelimenin kökü k-v-m harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, k-v-m kökünün ayağa kalkmak, dik durmak, adaleti sağlamak ve durağanlığın/yataylığın zıttı anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kıyamet" kelimesini, insanların ölüm uykusundan (kabirlerinden) sarsılarak hesap vermek üzere ayağa kalkmaları ve ilahi adaletin bütünüyle kaim olması (ayakta durması) olarak açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki varlığına dikkat çekerek, Süryanice "qyamta" (diriliş) terimiyle doğrudan akraba olduğunu ve Ortadoğu'nun evrensel eskatolojik "büyük kalkış ve hesaplaşma" inancını ifade ettiğini belirtir.
inneke (إِنَّكَ)
Arapçada ismini nasb, haberini ref eden "inne" (şüphesiz, kesinlikle) pekiştirme edatı ile muhatap zamiri "ke"nin (Sen) birleşimidir. Yapılan duanın ardından, mutlak ilahi otoriteye duyulan sarsılmaz güveni bildiren ve cümleye muazzam bir teolojik kesinlik (yakîn) katan gramatik bir mühürdür.
lâ tuhliful (لَا تُخْلِفُ)
Kelimenin kökü h-l-f harflerinden oluşur.
İbn Fâris, h-l-f kökünün temelinde arkada kalmak, birinin ardından gelmek, zıt olmak ve sözden dönmek anlamlarının bulunduğunu belirtir. "İhlâf" (if'âl babında), verilen bir sözün arkasında durmamak, taahhüdü bozmak demektir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin, kişinin verdiği sözün tam tersini yapması veya vaadini kasten yerine getirmemesi olduğunu açıklar. Cümle, "lâ" olumsuzluk edatıyla bunu mutlak şekilde reddeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Allah vaadinden dönmez/ihlâf etmez" yargısının teolojik bağlamını analiz eder. İnsanların sözlerinden dönmeleri ya acziyetten (güç yetirememekten) ya da ahlaki bir zayıflıktan (kötü niyetten) kaynaklanır. Allah ise mutlak kudret (Kadîr) ve mutlak ahlak sahibi olduğu için, O'nun "sözünden dönmesi" ontolojik olarak imkansızdır. Bu yargı, evrenin ve ahiretin kör bir keyfiliğe değil, sarsılmaz bir ilahi tutarlılığa dayandığını tesciller.
el-mî'âd (الْمِيعَادَ)
Kelimenin kökü v-a-d harflerinden gelir. (Va'adtenâ kelimesiyle aynı köktendir).
İbn Fâris, v-a-d kökünün söz vermek, "mî'âd" kelimesinin ise o sözün gerçekleşeceği kesin zaman, mekan veya randevu anı (ism-i zaman/ism-i mekan) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mî'âd kavramını, verilen sözün eyleme dönüşeceği o nihai ve kaçınılmaz buluşma anı olarak tanımlar. Angelika Neuwirth, ayetin (ve bütün bir yakarışın) bu kelimeyle kapanmasının yarattığı eskatolojik ve felsefi zarafeti vurgular. "Mî'âd", zamanın körü körüne, amaçsız ve sonsuz bir döngüyle (cycle) akıp gitmediğini; tam aksine, her anın, önceden belirlenmiş ilahi bir "randevu noktasına/buluşma anına" doğru teleolojik (amaçsal) ve doğrusal bir şekilde aktığını ilan eden kusursuz bir teolojik varış çizgisidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla