رَبَّنَٓا اِنَّكَ مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ اَخْزَيْتَهُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 192. Ayet
Daralt
X
-
Rabbimiz! Sen kimi ateşe sokarsan hiç şüphe yok onu rezil etmiş olursun. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur.
Rabbimiz! Sen kimi ateşe sokarsan hiç şüphe yok onu rezil etmiş olursun. Buradaki "ehzeytehu" kelimesi, rezil ve rüsvay etmek, alçaltmak anlamına gelir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur. Yani onları savunacak ve üzerlerindeki azabı kaldıracak kimseleri yoktur. Buradaki "ensar" kelimesi, yardımcılar anlamına gelebilir; yani ahirette onlara destek olacak hiç yardımcıları yoktur. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Yorum
-
rabbenâ (رَبَّنَا)
Kelimenin kökü r-b-b harflerinden oluşur.
İbn Fâris, r-b-b kökünün temelinde bir şeye malik olmak, onu ıslah etmek, koruyup gözetmek ve bir şeyin efendisi olmak anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kavramını, bir varlığı başlangıç noktasından alıp, onun ihtiyacı olan her türlü gelişimi kademe kademe sağlayarak onu olgunluğa (kemal noktasına) ulaştıran mutlak mürebbi/eğitici olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın dua dilindeki (münacat) ontolojik devrimini inceler. Cahiliye döneminde "rabb" kelimesi sıradan bir efendi-köle veya kabile reisi ilişkisini tanımlarken; Kur'an bu kelimeyi "Rabbanâ" (Rabbimiz) formunda, insanın tüm varoluşsal çaresizliğiyle mutlak yaratıcıya sığındığı, aradaki tüm aracıları ve putları yıkan, son derece samimi ve doğrudan bir teolojik aidiyet ifadesine dönüştürmüştür. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette ulü'l-elbâb'ın (derin akıl sahiplerinin) evreni tefekkür ettikten sonra söze "Rabbanâ" diye başlamasının, salt rasyonel/bilimsel bir çıkarımın ötesinde, aklın nihayetinde ilahi otoriteye sevgi ve bağlılıkla boyun eğmesini temsil ettiğini vurgular.
tudhıli (تُدْخِلِ)
Kelimenin kökü d-h-l harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, d-h-l kökünün temel anlamının dışarıda olmanın (huruç) zıttı olarak içeri girmek, bir şeyin merkezine nüfuz etmek ve dâhil olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "idhâl" eylemini (if'âl babında), bir varlığı kendi rızasıyla veya zorla bir mekânın, bir durumun içine sokmak ve hapsetmek olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu fiilin etken (malum) kullanımına ("Sen dâhil edersin/sokarsın") dikkat çeker. Cehenneme giriş eyleminin insanın kendi adımlarıyla tasvir edilmeyip, doğrudan Allah'ın "sokması" (tudhıli) fiiliyle ifade edilmesi; ahiretteki cezalandırmanın ilahi adaletin kaçınılmaz ve aktif bir icrası olduğunu, insanın o anda hiçbir inisiyatifinin kalmadığını tescilleyen mutlak bir irade beyanıdır.
en-nâra (النَّارَ)
Kelimenin kökü n-v-r harflerinden gelir.
İbn Fâris, n-v-r kökünün aydınlık, ışık, parlaklık, ısınma ve yakıcılık anlamlarına geldiğini belirtir. Nûr kelimesi aynı kökten gelse de, "nâr" daha çok alevi, şiddeti ve yokedici gücü temsil eder. Râgıb el-İsfahânî, ateşi sadece fiziksel bir element olarak değil, ahiretteki ilahi öfkenin ve mutlak arınmanın somut bir tecellisi (cehennem) olarak açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin evrensel dini köklerini izleyerek, Süryanice ve Aramicede de Ortadoğu dinlerinin ortak eskatolojik (ahiret odaklı) ceza terimi ve yıkım sembolü olarak kullanıldığını ifade eder.
ahzeytehu (أَخْزَيْتَهُ)
Kelimenin kökü h-z-y harflerinden oluşur.
İbn Fâris, h-z-y kökünün temelinde rezil olmak, utanmak, aşağılanmak, onurun kırılması ve derin bir zillete düşmek anlamlarının yattığını belirtir. İzzet ve şerefin mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "hızy" kavramını, insanın kibrinin ve haysiyetinin toplum veya mutlak bir otorite önünde paramparça olmasıyla yaşadığı, fiziksel acıdan çok daha ağır olan ruhsal eziklik ve aşırı utanç olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve psikolojik gücüne odaklanır. Ayette "Sen kimi ateşe sokarsan, ona azap etmiş olursun" denmez; "Onu rezil rüsva etmiş olursun" (ahzeytehu) denir. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an, ateşe atılmanın fiziksel acısından ziyade; dünyada kibre kapılan, statü peşinde koşan ve kendini üstün gören zalimlerin, mahşer meydanında tüm insanlığın gözü önünde onurlarının ve şereflerinin yok edilmesinin (rezilliğin) yarattığı o muazzam psikolojik yıkımı ve utancı öne çıkararak, cezanın asıl sarsıcı boyutunun "ontolojik aşağılanma" olduğunu ilan eder. Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın onur (şeref) ve utanç (ayıp) merkezli toplum yapısında bu kelimenin, bir bireye verilebilecek en büyük varoluşsal ceza olarak yankılandığını analiz eder.
liz-zâlimîne (لِلظَّالِمِينَ)
Kelimenin kökü z-l-m harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, z-l-m kökünün temelinde ışığın yokluğu (karanlık) ve bir şeyi hakkı olan asıl yerinden alıp yanlış ve haksız bir yere koymak (haddi aşmak) anlamlarının bulunduğunu belirtir. Adaletin mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "zulm" kavramını, bir hakkı eksiltmek, başkasının sınırını ihlal etmek ve ilahi nizama aykırı davranmak olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın ahlaki düalizmi (ikiliği) bağlamında okur. Kur'an felsefesinde zulüm, sadece insanlar arası sosyal bir haksızlık değil; Allah'ın evrendeki "tevhid" nizamını şirke düşerek bozmak, ilahi ayetleri inkar etmek suretiyle insanın bizzat kendi ontolojik özüne (nefsine) yaptığı en büyük hadsizlik ve karanlıktır (karanlık ile ateş arasındaki tezata işaret eder). Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette zalimlerin akıbetine dair kurulan denklemi inceler; dünyada ilahi sınırları (adaleti) hiçe sayanların, ahirette "ateş" ve "rezillik" ile (ahzeytehu) sınırlandırılmalarının kusursuz bir ilahi karşılık (ceza-i amel) olduğunu belirtir.
ensâr (أَنْصَارٍ)
Kelimenin kökü n-s-r harflerinden gelir.
İbn Fâris, n-s-r kökünün temel anlamının yardım etmek, desteklemek, zayıfa güç vermek ve düşmana/belaya karşı birini savunmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nusret" eylemini, bir kişinin veya grubun zor durumda kalan birine arka çıkması ve onu tehlikeden çekip alması olarak açıklar. Gabriel Said Reynolds, kelimenin Cahiliye dönemindeki sosyopolitik karşılığını analiz eder. Arap kabile sisteminde bir kişi suç işlese veya bir krize düşse, kabile dayanışması (asabiyet) ve himaye (hılf) ağları devreye girer, o kişiye arka çıkan "yardımcılar" (ensâr) bulunurdu. Kur'an, zalimler için "hiçbir yardımcı yoktur" (vemâ min ensâr) diyerek, dünyevi referanslara, kabile gücüne veya putların şefaatine dayanan o sahte güvenlik ve kurtuluş illüzyonunu ahiret (eskatoloji) bağlamında kesin olarak yıkar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "min ensâr" tamlamasındaki "min" edatının ve "ensâr" kelimesinin nekre (belirsiz çoğul) olarak kullanımının gramatik gücüne dikkat çeker; bu kullanım "tek bir tane bile, en ufak bir yardımcı, hiçbir kurtarıcı güç yoktur" anlamına gelir ve ahiretteki o mutlak çaresizliği, yalnızlığı ve ilahi hükmün sarsılmazlığını pekiştiren bir edebiyat şaheseridir.
Yorum
Yorum