اَلَّذ۪ينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَاماً وَقُعُوداً وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلاًۚ سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 191. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: zikir, tefekkür, yaratılış, dua, ali imran 191, ali imran suresi, ali imran suresi 191. ayet, allah, rab, azap, takva, sema, arz
-
Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru!
Allah'ı Her Hal ve Şartta Zikretmenin Gerekliliği
Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah'ı anarlar. Bu ilahi beyan, Cenab-ı Hakk'ın kuluna, diğerlerinde bulunmayan her bir halinde nimet verdiğinden dolayı O'nu zikrettikleri ihtimalini akla getirir. Mesela ayakta durabilmeyi ihtiyaçlarını karşılamak ve hareket edebilmek için bir nimet kılmıştır. Oturmayı ve yatıp uzanmayı da yorulduğunda rahatlamak için nimet kılmıştır. Bütün bu halleri nimet olarak vermesine karşılık insanlardan teşekkür borcunu yerine getirmesini istemiştir. Bunu yaptıkları zaman da kendilerinden övgü ile söz etmiştir.
Başka bir ihtimal de, Cenab-ı Hakk'ın insanlara, her hallerinde kendisini zikretmelerini emretmesidir. Bazı kişilerin yaptıkları gibi sıkıntı ve darlık zamanında Allah'ı hatırlayıp rahatlık ve bolluk zamanında unutmaları veya rahatlık ve bolluk zamanında hatırlayıp sıkıntı ve bela zamanında unutmaları şeklinde değil, rahatlık ve sıkıntılı hallerinde de, darlık ve bolluk hallerinde de hatırlamaları gerektiğidir. Allah Teala müminleri, müşriklerin yaptıkları gibi değil, her hallerinde kendisini anmalarıyla, bizzat ayakta iken, otururken veya yatarken değil her hallerinde ve her zaman kendisini yüceltmeleriyle övmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Şöyle de denilmiştir: Bu ayet, hasta birinin namaz kılmasına izin vermek için gelmiştir; gücü yeterse ayakta kılar, buna gücü yetmezse oturarak kılar, bu da mümkün olmazsa yatarak kılar. İbn Mesud'un böyle söylediği rivayet edilmiştir.
Onlar göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. Çünkü bunların yaratılışında Allah'ın birliğinin delili ve Rab olduğunun şahitliği vardır. Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın. Yani abes olarak yaratmadın, bilakis vahdaniyetinin delili ve Rab olduğunun şahidi olarak yarattın. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Seni tenzih ve takdis ederiz. Buradaki "subhaneke" lafzı tenzih anlamındadır. Tenzih de, kusurdan uzak ve beri olması, kafirlerin iddialarından arınmış olması anlamına gelir. Bu, yapılan dualarda ve ihtiyaçları ona arzetmekte kullanılan bir lafızdır. En doğrusunu bilen Allah'tır. Rabbimiz! Sen kimi ateşe sokarsan hiç şüphe yok onu rezil etmiş olursun. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur.
Rabbimiz! Sen kimi ateşe sokarsan hiç şüphe yok onu rezil etmiş olursun. Buradaki "ehzeytehu" kelimesi, rezil ve rüsvay etmek, alçaltmak anlamına gelir.
Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur. Yani onları savunacak ve üzerlerindeki azabı kaldıracak kimseleri yoktur. Buradaki "ensar" kelimesi, yardımcılar anlamına gelebilir; yani ahirette onlara destek olacak hiç yardımcıları yoktur. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
yezkurûne (يَذْكُرُونَ)
Kelimenin kökü z-k-r harflerinden oluşur.
İbn Fâris, z-k-r kökünün temelinde bir şeyi hatırda tutmak, zihinde korumak ve dille ifade etmek anlamlarının yattığını belirtir. Gafletin ve unutmanın (nisyan) mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "zikir" kavramını, bilginin kalpte/zihinde uyanık ve hazır bulunması (zihnî) veya bu bilincin dil ile telaffuz edilmesi (kavlî) olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, ayetteki "zikir" eylemini, sıradan ve mekanik bir ritüel (tekrarlama) olmaktan çıkarıp ontolojik bir düzleme taşır. İzutsu'ya göre bu eylem; evrendeki ilahi işaretleri (ayetleri) okuduktan sonra Allah'ın mutlak varlığını ve kudretini sarsılmaz bir bilinçle "hatırlama" ve sürekli zihinde canlı tutma (farkındalık) halidir. Bu, insanın varoluşsal körlüğünü (gaflet) yırtan en temel felsefi uyanıştır.
kıyâmen (قِيَامًا)
Kelimenin kökü k-v-m harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, k-v-m kökünün temel anlamının ayağa kalkmak, dik durmak, bir işin üzerinde sebat etmek ve durağanlığın zıttı olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kıyam" eyleminin sadece fiziksel olarak ayakta durmayı değil, bir görevi aktif olarak üstlenmeyi, canlılığı ve ahlaki olarak dik/doğru (müstakim) duruşu da ifade ettiğini açıklar.
ku'ûden (وَقُعُودًا)
Kelimenin kökü k-a-d harflerinden gelir.
İbn Fâris, k-a-d kökünün ayakta durmanın ve hareketin (kıyam/hareke) mutlak zıttı olarak oturmak, yerleşmek, pasifleşmek ve sükûnet bulmak anlamlarına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "kıyâmen" (ayakta) ve "ku'ûden" (oturarak) kelimelerinin peş peşe kullanımını edebi ve psikolojik bir düzlemde analiz eder. Kur'an, birbirine zıt bu iki eylemi kullanarak insanın gün içindeki tüm bedensel/fiziksel hallerini kapsayan bir "merism" (bütünü zıt parçalarla ifade etme) sanatı yapar. İnsan bedeni ister en hareketli (kıyam) ister en durağan (ku'ud) konumda olsun, zihnin (zikrin) kesintisiz bir teyakkuz ve ilahi bağlantı halinde olması gerektiği vurgulanır.
cunûbihim (جُنُوبِهِمْ)
Kelimenin kökü c-n-b harflerinden oluşur.
İbn Fâris, c-n-b kökünün bir şeyin yan tarafı, kenarı, yöresi ve uzaklaşmak anlamlarına geldiğini belirtir. Anatomik olarak insanın sağ veya sol yanı (böğrü) için kullanılır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarak" zikretme tasvirinin edebi gücüne odaklanır. Bu ifade, insanın yerçekimiyle ve mekânla kurabileceği tüm fiziksel pozisyonları tüketir. Bintü'ş-Şâtı'ya göre bu kusursuz edebi çerçeve; dindarlığın ve ilahi idrakin belirli bir ritüel duruşuna, tapınak duvarlarına veya formel bir ibadet saatine hapsedilemeyeceğini; hakikatin idrakinin, yorgunluktan yatağa uzanıldığında ("yanları üzerine") bile devam eden kesintisiz, dinamik ve içsel bir varoluşsal faaliyet olduğunu tesciller.
yetefekkerûne (يَتَفَكَّرُونَ)
Kelimenin kökü f-k-r harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, f-k-r kökünün bir şeyi zihinde evirip çevirmek, üzerinde derinlemesine düşünmek ve gizli olan bir manayı ortaya çıkarmak için akıl yormak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tefekkür" eylemini, aklın elindeki bilinen (zahir) verilerden hareketle, adım adım bilinmeyen (bâtın/gayb) sonuçlara ulaşması olarak tanımlar ve bunun sadece akıl sahibi insanlara (ulü'l-elbâb) mahsus fıtri bir yeti olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "zikir" (hatırlama/kalp) ile "tefekkür" (sistematik analitik düşünme/akıl) eylemlerinin organik bağına dikkat çeker. Doğayı ve evreni inceleyen bu seçkin akıllar, doğayı salt materyalist, sessiz bir laboratuvar verisi olarak okumakla kalmazlar; o verileri teolojik bir süzgeçten geçirerek (tefekkür ederek) o kusursuz sanatın arkasındaki Sâni'i (Sanatkârı) idrak ederler. Zikir manevi bir uyanış, tefekkür ise rasyonel bir okumadır ve Kur'an bu ikisini muazzam bir ontolojik zeminde birleştirir.
halkı (خَلْقِ)
Kelimenin kökü h-l-k harflerinden gelir.
İbn Fâris, h-l-k kökünün bir şeyi ölçülendirmek, takdir etmek ve pürüzsüzleştirerek ona yeni bir form vermek olduğunu belirtir. Angelika Neuwirth, göklerin ve yerin "halk" (yaratılış) süreci üzerinde düşünme eyleminin teolojik devrimini inceler. Geç Antik Çağ'ın mitolojik, ruhlarla ve tanrılarla dolu kaos veya pagan doğa algısından radikal bir kopuşu temsil eder. Kur'an, doğayı kendi başına kutsal sayan veya tesadüfe bağlayan aklı yıkarak; evreni, üzerinde rasyonel bir şekilde çalışılması (tefekkür) ve arkasındaki kusursuz iradenin/tasarımcının (Hâlık) keşfedilmesi gereken ontolojik bir "işaretler kitabı" olarak ilan eder.
bâtılan (بَاطِلًا)
Kelimenin kökü b-t-l harflerinden oluşur.
İbn Fâris, b-t-l kökünün temelinde bir şeyin boşa gitmesi, çürümesi, anlamsızlaşması, hükümsüz olması ve gerçeğin/amaca uygunluğun (hakkın) mutlak zıttı olması anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "bâtıl" kelimesini, varoluşsal bir temeli ve ulvi bir amacı olmayan, akılla incelendiğinde ortadan kaybolmaya mahkum olan asılsız, kof şey olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin ayette mutlak bir felsefi itiraz (reddiye) olarak yer aldığını analiz eder. İnsan aklının evrenin "bâtıl" olarak yaratılmadığını itiraf etmesi (mâ halakte hâzâ bâtılan); kâinatın kör tesadüfler, absürtlük (nihilizm) veya tanrısal, anlamsız bir oyun sonucunda var olmadığını; aksine her bir zerrenin arkasında sarsılmaz bir rasyonel nizam (Hak) ve ahlaki bir gaye (teleoloji) bulunduğunu haykıran teolojik bir manifestodur.
subhâneke (سُبْحَانَكَ)
Kelimenin kökü s-b-h harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, s-b-h kökünün temel anlamının suda hızla yüzmek, uzayda/yörüngede akıp gitmek ve bu hareketlilikten kinaye olarak, Allah'ı her türlü eksiklikten ve kötü vasıftan hızla uzaklaştırmak (tenzih) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tesbih" eylemini, yaratıcıyı yaratılmışlara ait tüm noksanlıklardan, acziyetten ve "bâtıl iş yapmaktan" mutlak surette tenzih etmek olarak açıklar. Arthur Jeffery, kavramın evrensel dini köklerini izleyerek, Süryanicedeki "shubha" (yücelik/şükür/övme) ile teolojik akrabalığına dikkat çeker. "Sübhâneke" ünlemi, evrenin arkasındaki o muazzam ve anlamlı tasarımı idrak eden derin aklın (ulü'l-elbâb), Yaratıcı'nın kusursuzluğu ve yüceliği karşısında duyduğu varoluşsal hayret, vecd ve teslimiyeti ifade eden en güçlü teolojik (doxological) formüldür.
kınâ (فَقِنَا)
Kelimenin kökü v-k-y harflerinden gelir.
İbn Fâris, v-k-y kökünün bir şeyi korumak, sakınmak, himaye etmek ve dışarıdan gelecek yıkıcı bir zararla arasına sarsılmaz bir kalkan (siper) koymak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vikâye" eyleminin, kişinin kendine zarar verecek şeye karşı sarsılmaz bir korunma mekanizması geliştirmesi veya bu korumayı mutlak kudret sahibinden talep etmesi olduğunu açıklar. İmtihanı kazanmanın anahtarı olan "takva" kavramı da doğrudan bu kökten beslenir.
azâbe (عَذَابَ)
Kelimenin kökü a-z-b harflerinden oluşur.
İbn Fâris, a-z-b kökünün "tatlı su" (azb) ve "engellemek" anlamlarına geldiğini; insanı kötülükten alıkoyan ve engelleyen şiddetli acıya/cezaya bu sebeple azap denildiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin sonundaki bu duanın (ateş azabından koruma) felsefi ve mantıksal bütünlüğünü inceler. Evrenin "anlamsız ve gayesiz" (bâtıl) olmadığını tefekkürle idrak eden insan, bu anlamlı evrende kendi eylemlerinin de anlamsız olamayacağını ve ebedi bir hesap vereceğini anlar. İşte bu yüzden, bâtıl bir hayat yaşamış olmanın ontolojik faturası olan "ateşten" (cehennemden/azaptan) korunma talebi; evrensel nizamı okuyan aklın ulaştığı en tutarlı, rasyonel ve ahlaki hedeftir. Doğa felsefesi (tefekkür), nihayetinde eskatolojik bir dua ile (ateşten korunma) zirveye ulaşır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla