Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 190. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 190. Ayet

    اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne fî ḣalki-ssemâvâti vel-ardi vaḣtilâfi-lleyli ve-nnehâri leâyâtin li-ulî-l-elbâb(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün yer değiştirmesinde aklıselim sahipleri için elbette ibretler vardır.


      Gökler ile Yer ve Gece ile Gündüzün Yaratılması Allah'ın Birliğine Delildir

      Bu ayet hakkında Cenab-ı Hakk'ın yardımına sığınarak şöyle diyoruz: Aziz ve celil olan Allah, bu zikrettiği şeylerde, düşünen insanlar için ibretler bulunduğunu haber vermektedir. Bilindiği üzere ibret alınacak alametler, duyu organlarıyla algılanamayan hususları bilmek için ihtiyaç duyulan işaretlerdir; bunlara, duyu organlarının kapsamına giren hususlar için öngörülen düşünme ve araştırmaları yapmakla ulaşılır. Duyu organlarının kapsamına giren hususlar için akıl sahibi insanların düşünmeye ve ilmi gayretler sarfetmeye fazla ihtiyaçları yoktur. Bilakis duyularla elde edilen bilgiler zorunlu bilgilerdir ve bunlardan hareketle beşeri ilimlerin ilkelerine yükselmek mümkündür. Bu durumda, bütün ilimlerin zaruri bilgilerden olduğunu, sebeplere dayanmadığını, Allah'ın yönlendirmesi olmadan kalplerde gerçek anlamda ilmi inşa etmek için ilahi hitaba gerek olmadığını ileri sürenlerin iddiaları geçersizdir. Çünkü bu, bilmek hakkını kaldırmaktadır ve sağlam akılla nitelenen ve nitelenmeyeni, düşünenle düşünmeyeni eşit hale getirmektedir. Cenab-ı Hak ise "Onlar göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler" buyurmaktadır. Bu ayet, Allah'ın gösterdiği şeyden maksadın sadece gösterdiğinin kendisi olmadığına işaret etmektedir. Ta ki gösterilen şey üzerinde düşünmek, onu var edenin bilgisine ulaşmak ve varlığının delilini ve ilmini koyduğu nesneleri tanımak için insana gereklidir. Bu, bütün ilimler için söz konusudur. Bunların bazıları açıktır, açık olması itibariyle de öğrenmeye ihtiyaç yoktur. Bazılarının ise, içinde birtakım özellikler gizlenmiştir, işte görünen varlıklarda gizlenen özellikleri bilmek için düşünmek gerekir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Bu ayet aynı zamanda duygulardan arınmış öz akılla tevhide ulaşmanın gerektiğine işaret etmektedir. Çünkü Cenab-ı Hak bu ibretleri, duygularından arınmış öz akıl sahibi olan kişiler için koymuştur. İbretlerin ilk derecesi de onları var edeni ve ibret vesilesi kılanı bilmektir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Sonra bu sonuncu hususa aralarındaki mesafenin uzunluğuna rağmen göklerin ve yerin birbirleriyle uyum içinde olmaları da işaret etmektedir. Öyle ki, yeryüzünde hareket eden her canlı bunlarla hayat bulmakta ve bir şekilde onlardan faydalanmaktadır.

      Bir de, birbirinin zıddı olsalar da gecenin gündüze bağlanmasında her canlının faydası söz konusudur; hatta birbirinin benzeri haline gelen gece ile gündüz ve uyum içinde bulunan gök ile yer yaratanın tek bir yaratıcı olduğunu göstermektedir. Şayet farklı bir yaratış bulunsaydı, kurulan düzen birbirine aykırı düşer ve dolayısıyla faydalanma imkanı da ortadan kalkardı. Şüphesiz ki bunları yaratan varlık "alim" olup faydalanma yollarını nasıl düzenleyeceğini ve farklılıklarına rağmen onları nasıl birleştireceğini de bilir. Yine O, hikmet sahibi olup, her şeyi konulması gereken yere koymuştur. Öyle ki filozoflar düşünüp taşınsalar bile yine de, cevherlerin farklılığı ve şartların zıtlığına rağmen en kolay ve en yakın faydaya ulaşmayı bilemezlerdi. Bilakis onların hikmet birikimleri, buradaki hikmetin mahiyetini, yahut sadece bir hikmetini kavrayamazdı, meğer ki onları düzenleyen, münezzeh yaratıcının yardımı bulunsun! Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Bu belirtilen düşünceler, Allah'ın kudretinin ve saltanatının yüceliğinin de delilidir. Çünkü bütün bunları kendileri için yarattığı kişilere bol bol fayda vermesi için yaratmıştır. Bunun yanında onların başka amaçlara da yönelik olarak düzenlendiği bilinsin diye de bazısını bazısına hakim ve galip kılmıştır. Bir de şu bilinsin ki bütün bunlara güç yetiren, yarattığı şeylerden faydalanacak kişileri henüz meydana getirmeden bunları hangi plana göre yaratacağını, bunlardan faydalanacak bütün ilgililer kendi menfaatlerine nasıl ulaşacaklarını, böylelerinin geçimlerini nasıl planlayacağını ve ayrıca onları bu plandan haberdar edeceğini bilen Yüce Varlık bu düzenlemenin eşit, hatta daha ileri derecedeki tekrarını meydana getirmeye de elbette güç yetirir. Çünkü ilk defa yapılacak bir işi meydana getirmek, benzerine bakarak bir işi yapmak veya aynısını tekrar etmekten zordur. Bununla birlikte geceyi ve gündüzü tekrar tekrar var etmesi ve bütün bunları yaratması, -her ne kadar bunlar geçip gitmiş şeyler olsa da- ölüyü diriltmeye ve buna kadir olduğuna yeterli bir delil konumundadır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Bunların, sahibini ve yaratıcısını tanıtan bir tedbir ve düzene bağlanmış olması, O'nun kudretinin delillerindendir; O bunları, yaratılışın bir parçasını teşkil eden hikmetin bütün çeşitleriyle birlikte düzene koymuştur. Tefekkürle ulaşılan ilim çeşitleri, onu düzenleyenin alim ve hakim olduğunu ve onu geçmiş bir örnek olmaksızın yaratanın abesle iştigal eden ve akılsızca iş yapan biri olmadığını teyid eder. Çünkü, evrende hikmetle ve bilerek yaratıldığının izleri bulunmakta ve bir amaca göre yaratıldığı yeterli ölçüde haber verilmektedir.

      Ahiretin Gerekliliği

      Şunun da belirtilmesi gerekir ki helak olmak ve yok olmak için yapılan bir fiilin hikmet kapsamına girmediği malumdur. Bu, asıl maksadın dışında bir şeydir. Ondan maksat baki kalan yönüdür. Bu, onunla birlikte başka bir dünyanın baki olduğunu gösterir; dolayısıyla maksat, onun yaptıklarının karşılığını görmesidir. Buradan, imtihan ve risalet yoluyla öğretilen ilahi kelamın gerekli olduğu ortaya çıkar; vahiy yoluyla imtihanın şekli ve mahiyeti bilinir. Nimet eserlerinden yoksun olmayan bir şeyde buna gerek yok ise de, ilk yaratma hakkında bu gereklidir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Sonra, akıl, nimeti verene şükretmeyi gerekli görür. Bunun iki yönü vardır. Biri nimetler farklı olduğundan şükrün şeklini ve mahiyetini açıklamak için peygamberlerin getirdiği kelamı gerekli kılar. Şükrün aslı, nimetleri verenlerin durumuna göre farklılık arz eder. Nimetler de, onu verenin üstünlüğüne göre birbirinden üstündür. Dolayısıyla nimet verenin şanını ve nimetlerin gerçek miktarını bilenin onu beyan etmesi gereklidir. Başarıya ulaştıran ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Bunda risalet ve tevhidin, Allah'ın hikmetinin, ilminin ve şanının, benzerlerden ve ortaklardan tamamen uzak olduğunu gösteren deliller vardır. Bu, O'nun yarattığı şeyde ortağı olmak veya fiilinde benzeri bulunma ihtimalinden çok yüce olduğunu gösterir. Kendisinden başka her şeyin O'nun kudretinin altında bulunduğunu, kendisinin ise bütün bunların üstünde olduğunu gösterir.

      Daha önce de söylendiği gibi bunda öldükten sonra diriltmenin delili de bulunmaktadır. Sözünü ettiğimiz nimetlere şükrün gerekli olması, nankörlük edenlerin cezalandırılmasını da gerekli kılar. Bazan iyilik yapılan kişi sağlıklı ve nimetlere batmış biri olabilir, bunun yanında hikmet ve akıl açısından cezalandırılması icap eder. Buna bağlı olarak başka da bir alemin bulunması gerekir. Şu da var ki evrenin, (ve onda barınan insanların) hikmeti akılsızca davranıştan, dostluğu düşmanlıktan, iyiliği kötülükten ve özendirmeyi korkutmadan ayırt edemeyecek nitelikte yaratılmış olması, anlamsız ve hikmetsiz bir durumdur. Çünkü bunda hikmeti ortadan kaldırmak, hikmet ve akıl açısından ayrı olması gereken şeyi birleştirmek söz konusudur. Bu ise akılsızlık alametidir. Sıfatı hikmet, niteliği adalet olan bir Varlık'tan böyle bir şeyin meydana gelmesi muhaldir. Şu halde imtihana tabi tutulan kişinin söylediğim şekilde yaratılmış olması gerekir. Böylece bütün yaratıkların imtihan için yaratıldıkları ortaya çıkar.

      Şunu da belirtmek gerekir ki özendirmek ve korkutmak da kaçınılmaz bir sistemdir, çünkü sorumluluk taşıyan yaratıklar böyle yaratılmıştır. Buna bağlı olarak "ba's" denilen öbür alemin varlığını benimsemek gerekir. Ta ki iki alemden biri nimetlerin başlaması, diğeri de karşılığın (cezanın) hak edilmesi için gerçekleşmiş olsun. Bununla birlikte Cenab-ı Hakk'ın geçmiş, nimetlerin hesabını sorma niteliği de vardır. Başarıya ulaştıran ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Dünyada Her şey İnsan İçin Yaratılmıştır

      Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda aklıselim sahipleri için elbette ibretler vardır. Bu ayet çeşitli anlamlara işaret etmektedir. Biri şudur: Allah Teala gökleri ve yeri, bizatihi yer ve gök fayda görsün diye değil, insan için ve insanın faydalanması için yaratmıştır, zira gökleri ve yeri yaratmasında bizzat kendilerine yönelik bir fayda yoktur ki, onları kendilerine yönelik faydalar için yaratmış olsun! Zaten bir şeyi kimseye fayda vermeyecek şekilde veya özellikle yok olmak için yaratmak abestir. Buna göre söylediğimiz gibi, göklerin ve yerin yaratılmasında kendilerine faydalarının olmaması, aksine insanın faydalanması için yaratıldığına, göklerin ve yerin insanların istifadesine sunulduğuna işaret eder. Sonra Allah, her ne kadar birbirinden çok uzakta olsa bile, birinin faydasının ancak diğerinin faydası ile gerçekleşeceğini göstermek için, göklerin faydalarını yeryüzünün faydaları ile birleştirdi. Böylece birbirlerinden çok uzak olmalarına rağmen, onların faydalarını birleştirmek için sanki bitişikmişler gibi gösterdi. Bu da onları yaratanın tek olduğunu gösterir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Gece ve gündüzün farklılığı da böyledir. Onlar iki farklı şeydir, biri karanlık, öbürü aydınlıktır. İkisi de ömürleri tüketiyor, ecelleri yaklaştırıyorlar. Gözler onları, birbirlerinin benzeri ve aynısı gibi görmüyor. Çünkü biri karanlık, diğeri aydınlıktır. Karanlık ve aydınlık da birbirinin zıddıdır, fakat Allah onların ikisini de insanın menfaati için yaratmıştır. Onları yaratmaktan maksat, -az önce söylediğimiz gibi yaratılmalarında kendilerinin bir menfaati yoktur- kendileri değil, Ademoğullarıdır. Sonra Allah onları -birbirine zıt oldukları halde- benzer iki şekil haline getirdi. Bu da onları yaratanın tek, alim ve hakim olduğunu gösterir. Şöyle ki, iki zıt ve farklı şeyi birleştirip iki benzer şey gibi yaptı. Onlar, ilim, hikmet ve düzen gereği böyle olmuşlardır. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Ölümden Sonra Dirilişin İmkanı

      Gece ve gündüzde, aynı zamanda öldükten sonra dirilmenin imkanına dair delil vardır. Çünkü onlar yok oluyorlar: Günün aydınlığı gelince gecenin karanlığından hiçbir iz kalmıyor, gece gelince de gündüzün aydınlığı kalmıyor. Biri gidiyor, öbürü geliyor ve bu hal böylece sürüp gidiyor. Cenab-ı Hak, gündüzün aydınlığından hiçbir iz kalmadan geceyi yaratmaya, gecenin karanlığından hiçbir iz kalmadan gündüzün aydınlığını yaratmaya kadir olunca yaratıklar, yok olduktan ve kendilerinden hiçbir iz kalmadıktan sonra, onları diriltmeye ve tekrar yaratmaya da kadirdir; belirttiğimiz gibi göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin yaratılması insanın faydalanması için olunca, yani onların yaratılmasındaki ana gaye başka yaratıklar değil insanlar olunca. Çünkü fayda ile zararı, pis ile temizi ve güzel ile çirkini ayırdedecek olan akıl ve basiret başkalarına değil onlara verilmiştir. Bu durumda onları imtihan etmek için bazı şeyleri emredip bazı şeyleri de yasaklayan bir emirler ve yasaklar manzumesinin varlığı da kaçınılmaz olmuştur. Çünkü onlar temyiz gücüne, anlayış ve basirete sahip yaratıklardır. Durum böyle olunca da yaptıklarının karşılığını görmeleri için başka bir dünyanın var olması da gerekli hale gelmiştir; itaat eden ve dostluk gösteren orada ikram görür, düşmanlık gösteren ve asi olan da ceza görür. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        halki (خَلْقِ)

        Kelimenin kökü h-l-k harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, h-l-k kökünün temel anlamının bir şeyi pürüzsüzleştirmek, ölçülendirmek, takdir etmek ve ona yoktan veya mevcut bir maddeden yeni bir şekil vermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "halk" kavramını ikiye ayırır: Birincisi bir şeyi mutlak yokluktan var etmek (ibdâ) ki bu sadece Allah'a aittir; ikincisi ise bir maddeden başka bir madde veya form üretmektir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın varlık felsefesindeki (ontoloji) yerine odaklanır. İzutsu'ya göre "halk" eylemi sadece geçmişte olup bitmiş tek seferlik (statik) bir yaratma (deizm) değil; evrenin her an, her saniye ilahi iradeyle ve kusursuz bir tasarımla ayakta tutulduğu dinamik ve sürekli bir ontolojik süreçtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki kullanımını analiz ederek; göklerin ve yerin "halk" (yaratılış) olarak nitelenmesinin, evrenin var oluşunu kör bir tesadüfe (materyalist determinizme) veya anlamsız bir kaosa bağlayan akıllara karşı, arkadaki bilinçli mimarı (Sâni) ve mutlak sanatkârı ispatlayan teolojik bir manifesto olduğunu vurgular.

        es-semâvâti (السَّمَاوَاتِ)

        Kelimenin kökü s-m-v harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, s-m-v kökünün temel anlamının yüksek olmak, yukarıda bulunmak, yücelmek ve aşağıda (süfl) olmanın zıttı olduğunu belirtir. İnsanın başının üstünde yer alan, onu kuşatan uzay/gök demektir. Râgıb el-İsfahânî, "semâvât" (çoğul) kelimesini, sadece fiziksel gökyüzü değil, yerin ötesindeki tüm yüksek varoluş katmanları, yörüngeler ve metafizik boyutlar olarak açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki evrensel kökenini izleyerek, İbranicedeki "shamayim" ve Süryanicedeki "shmaya" ile ortak forma sahip olduğunu ve kadim Ortadoğu kozmolojisinde "gökler alemini" tanımlayan ana terim olduğunu belirtir. Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ kozmolojisi bağlamında "gökler" kelimesinin, ilahi otoritenin, erişilemezliğin ve evrendeki mutlak nizamın en görkemli sembolü olarak kullanıldığını analiz eder.

        ve'l-ardı (وَالْأَرْضِ)

        Kelimenin kökü e-r-d harflerinden gelir.

        İbn Fâris, e-r-d kökünün aşağıda, altta ve ayak basılan zemin anlamına geldiğini belirtir. Göğün (semânın) mutlak zıttıdır. Toshihiko Izutsu, "gökler ve yer" (es-semâvât ve'l-ard) ikilemesinin Kur'an felsefesindeki yerini inceler. İzutsu'ya göre bu sadece mekânsal bir tasvir değil, "tüm varlık alemini" kapsayan evrensel bir (merism/bütünü zıt parçalarıyla anma) sanatıdır. Yukarıdaki devasa galaksilerden aşağıdaki en küçük zerrelere kadar bilinen ve bilinmeyen her şeyin ontolojik sınırlarını çizer.

        vahtilâfi (وَاخْتِلَافِ)

        Kelimenin kökü h-l-f harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, h-l-f kökünün temelinde birinin diğerinin yerine geçmesi, ardından gelmesi, arkada olmak ve zıtlık (aykırılık) anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ihtilâf" eylemini, iki şeyin (durum, zaman, renk veya form bakımından) birbirinden farklılaşması veya sırayla birbirini takip etmesi (teâkub) olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin evrensel düzendeki işlevini analiz eder. Ayetteki ihtilaf (farklılaşma/ard arda geliş), bir kaos veya düzensizlik çatışması değildir; aksine, gece ve gündüzün milimetrik bir astronomik hesapla birbirini takip etmesi, mevsimlere göre kusursuzca uzaması ve kısalması şeklinde ortaya çıkan devasa bir kozmik ritim ve muazzam bir matematiksel harmonidir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin edebi tasvir gücüne odaklanır. İhtilaf, doğadaki zıtlıkların (karanlık ve aydınlık) birbiriyle savaşmadığını, tam tersine bu sarsılmaz nöbetleşmenin (farklılığın) yaşamı mümkün kılan yegâne ilahi denge (mizân) olduğunu gösteren muazzam bir edebiyat şaheseridir.

        el-leyli (اللَّيْلِ)

        Kelimenin kökü l-y-l harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, l-y-l kökünün temel anlamının karanlık, siyahlık ve bir şeyin üzerini örtmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "leyl" kelimesini, güneşin batışından doğuşuna kadar olan karanlık zaman dilimi ve sükûnet vakti olarak tanımlar.

        ve'n-nehâri (وَالنَّهَارِ)

        Kelimenin kökü n-h-r harflerinden gelir.

        İbn Fâris, n-h-r kökünün temelinde genişlik, akış, yayılmak ve ışığın ortaya çıkması anlamlarının bulunduğunu belirtir. Suyu genişçe ve coşkuyla akan yatağa da bu yüzden "nehir" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "nehâr" kelimesini, güneş ışığının yeryüzüne yayıldığı, hareketin ve canlılığın arttığı aydınlık zaman dilimi olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, gece ve gündüz (leyl ve nehâr) diyalektiğinin Kur'an'ın "işaretler (âyât) doktrini" içindeki yerini inceler. İzutsu'ya göre bu döngü sıradan, mekanik bir doğa olayı değildir; karanlık (ölüm/sükûnet) ile aydınlığın (diriliş/hayat) her yirmi dört saatte bir tekrarlandığı, insan idrakine dirilişi ve ilahi kudreti anlatan devasa bir kozmik tiyatrodur.

        le-âyâtin (لَآيَاتٍ)

        Kelimenin kökü e-y-y harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, e-y-y kökünün iz, nişan, bir şeyin aslına işaret eden alamet ve kılavuzluk eden belge anlamlarına geldiğini belirtir. Başındaki "le" harfi, tekit (kesinlik) bildirir. Râgıb el-İsfahânî, "âyet" kavramını; duyularla algılanan nesnel bir gerçeklik üzerinden, duyularla algılanamayan (metafiziksel) daha üst bir hakikate ulaşmayı sağlayan açık işaret olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, ayet kavramını Kur'an'ın varlık felsefesinin kalbine yerleştirir. İzutsu'ya göre evrendeki doğa olayları (gökler, yer, gece, gündüz) kendi başlarına otonom, sessiz ve anlamsız nesneler değildir; onlar arkalarındaki yaratıcının gücünü, ilmini ve şefkatini okutturan ontolojik "tabelalar" ve sembollerdir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, doğayı salt materyalist ve seküler bir laboratuvar olarak okuyan pozitivist akla karşı Kur'an'ın; evreni bizzat okunması ve tefekkür edilmesi gereken ilahi bir "metin" (ayetler mecmuası) olarak sunduğunu, fiziki âlemi metafizik bir dille konuşturduğunu vurgular.

        li-ulî (لِّأُولِي)

        (Sahiplik/aidiyet bildiren kelimedir).

        Râgıb el-İsfahânî, bir şeye sahip olanlar, ehliyet, liyakat ve donanım taşıyanlar anlamında cemi (çoğul) bir kelime olduğunu açıklar. Sadece biyolojik bir aidiyeti değil, o vasfa aktif olarak "malik olmayı" ifade eder.

        el-elbâb (الْأَلْبَابِ)

        Kelimenin kökü l-b-b harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, l-b-b kökünün temelinde bir şeyin en saf, en temiz, kabuktan/posadan arınmış iç ve öz kısmı (hülâsa) anlamının yattığını belirtir. İnsanın göğsüne ve aklına da bu sebeple "lüb" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, her sıradan beynin/aklın "lüb" olmadığını belirtir; lüb, sadece yüzeysel heveslerden, vehimlerden, kabilevi taassuptan ve şehvetin bulandırıcı etkisinden arınmış, saf hakikati idrak edebilen "derin ve süzülmüş akıl" (elbâb) olarak isimlendirilir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın "ulü'l-elbâb" (öz akıl sahipleri) isimlendirmesini felsefi bir düzlemde analiz eder. Göklerin ve yerin yaratılışındaki ihtişamı (ayetleri) sadece estetik bir manzara olarak seyreden veya sırf materyalist bir fizikle açıklayan sığ akıl (akl-ı meâş) bu unvana layık değildir. Ulü'l-elbâb, görünen kabuğun ötesine geçen, kâinattaki matematiği ve nizamı ilahi bir şuurla sentezleyen "derin, analitik ve teolojik akıldır". Angelika Neuwirth, ayetin kapanışındaki bu ifadeyi, rasyonel düşünceye ve felsefi tefekküre yapılan muazzam bir çağrı olarak görür. Geç Antik Çağ'ın mitolojik, tesadüflere ve hurafelere dayalı doğa algısından (animizm) kesin bir kopuşu ve evreni tamamen ilahi-rasyonel bir akılla (elbâb) okuma devrimini temsil ettiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X