Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 187. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 187. Ayet

    وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلَا تَكْتُمُونَهُۘ فَنَبَذُوهُ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iż eḣaża(A)llâhu mîśâka-lleżîne ûtû-lkitâbe letubeyyinunnehu linnâsi velâ tektumûnehu fenebeżûhu verâe zuhûrihim veşterav bihi śemenen kalîlâ(en)(s) febi/se mâ yeşterûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah, kendilerine kitap verilenlerden, 'Onu insanlara mutlaka açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz' diye sağlam söz almıştı. Fakat onlar bunu kulak ardı edip kitabı az bir dünyalıkla değiştiler. Karşılığında aldıkları ne kadar da değersiz!


      Allah, kendilerine kitap verilenlerden sağlam söz almıştı. Yani kendilerine kitap ilmi verilenlerden. Allah onlardan gerçeği açıklamaları için söz almıştı; yani kitapta bulunan emir ve yasakları, helal ve haramları ve diğer hükümleri insanlara açıklayıp, hiçbir şeyi gizlememeleri için söz almıştı. Başka bir ihtimal de şudur: Allah onlardan, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin peygamberliğini ve sıfatlarını insanlara açıklamaları, tahrif ederek ve açıklamaktan kaçınarak onu gizlememeleri için söz almıştı.

      Fakat onlar bunu kulak ardı ettiler. Yani kitaba uymadılar ve onu insanlara açıklamadılar. Binaenaleyh bu yaptıklarıyla kitabı sanki arkalarına atmış oldular. Onu az bir dünyalıkla değiştiler. Bu ayeti daha önce birçok yerde açıklamıştık. Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah Cahiliye devri insanlarından bilgi talebi konusunda söz almamıştır, ilim ehlinden bilgilerini açıklamaları için söz almıştır. Zira bu konudaki bilgiler Cahiliye döneminden önceye ait idi.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ehaze (أَخَذَ)

        Kelimenin kökü a-h-z harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, a-h-z kökünün temel anlamının bir şeyi elle tutmak, kavramak, bir nesneyi kendi tarafına çekip ona galip gelmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ahz" eylemini hem fiziksel bir tutma hem de manevi bir bağlama, zorunlu kılma ve esir etme olarak tanımlar. Allah’ın insanlardan söz almasını ifade eden bu fiil, sıradan bir kabullenmenin ötesinde, muhatabı sarsılmaz bir sorumluluk halkasına dahil eden ontolojik bir "yakalama" ve mühürleme eylemidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki hukuksal boyutuna dikkat çeker. "Ahz-ı mîsâk", ilahi otoritenin muhataplarını (alimleri ve kitap ehlini) kaçamayacakları, inkar edemeyecekleri kesin bir sözleşme altına soktuğunu ve bu sözleşmenin bir "esaret/bağlılık" (ahz) ciddiyetinde olduğunu tesciller.

        mîsâka (مِيثَاقَ)

        Kelimenin kökü v-s-k harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, v-s-k kökünün temelinde sağlamlık, güç, düğümlemek ve bir şeyi bir yere sımsıkı bağlamak anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik olarak bir canlıyı kaçmaması için bağladığınız ipe veya zincire (vethâk) denir. Râgıb el-İsfahânî, "mîsâk" kavramını, her iki tarafın da (Allah ve kul) sarsılmaz bir güven ve yeminle birbirine bağlandığı, bozulması en ağır ihanet sayılan "en güçlü sözleşme" olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın "ahlaki antropolojisi" içindeki yerine odaklanır. İzutsu'ya göre mîsâk, insanın yaratıcısı karşısındaki en temel varoluşsal "borç" senedidir. Bu ayette özellikle kitap ehlinden (alimlerden) alınan mîsâk, bilginin bir imtiyaz değil, ağır bir "yükümlülük bağı" (vask) olduğunu ilahi bir kanunla sabitler.

        letubeyyinunnehu (لَتُبَيِّنُنَّهُ)

        Kelimenin kökü b-y-n harflerinden gelir.

        İbn Fâris, b-y-n kökünün temel anlamının parçaların birbirinden ayrılması, mesafenin açılması ve bu sayede iki şey arasındaki farkın, şeffaflığın ve hakikatin "apaçık" ortaya çıkması olduğunu belirtir. Fiilin başındaki "le" (tekid lâmı) ve sonundaki şeddeli "nun" (nûn-u tekid), bu açıklama eyleminin ilahi bir emir olarak mutlak, kaçınılmaz ve sürekli yapılması gerektiğini bildiren çok güçlü bir vurgu kalıbıdır. Râgıb el-İsfahânî, "tebyîn" eylemini, karmaşık ve gizli olan bir gerçeği, herkesin anlayabileceği şekilde tasnif edip, aradaki karanlıkları (şüpheleri) dağıtarak gün yüzüne çıkarmak olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin ahlaki sorumluluğuna odaklanır. Bilginin "tebyîn" edilmesi (açıklanması), alimin topluma karşı en büyük borcudur; bu fiil, hakikatin bir sır gibi saklanmasına (kitmân) karşı açılmış teolojik bir şeffaflık savaşıdır.

        ve lâ tektumûnehu (وَلَا تَكْتُمُونَهُ)

        Kelimenin kökü k-t-m harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, k-t-m kökünün temel anlamının bir şeyi sıkıca kapatmak, gizlemek, örtmek ve dışarı sızmasını engellemek olduğunu belirtir. Etimolojik olarak ağzı sımsıkı bağlanmış, dışarı tek damla sızdırmayan deri tulum (kitâm) ile aynı köktendir. Râgıb el-İsfahânî, "kitmân" eylemini, bir gerçeği, bir bilgiyi veya bir şahitliği, çıkar veya korku sebebiyle bilinçli olarak saklamak, onu görünmez kılmak olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "tebyîn" (açıklama) kelimesinin tam ontolojik zıttı olarak analiz eder. İzutsu'ya göre kitmân, bilginin (hakikatin) ışığını söndürmek ve toplumu karanlığa (cehâlete) mahkum etmektir; bu eylem Kur'an'da bilginin en ağır "ihaneti" olarak konumlandırılır.

        nebezehu (فَنَبَذُوهُ)

        Kelimenin kökü n-b-z harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, n-b-z kökünün temel anlamının bir şeyi değersiz bularak fırlatıp atmak, uzağa savurmak ve elden çıkarmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nebz" eylemini sıradan bir bırakmaktan (terk) ayırır; ona göre nebz, bir şeyi aşağılayarak, tiksinerek veya tamamen kıymetsiz görerek "arkaya fırlatmak" (verâe zuhûrihim) demektir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin yarattığı sarsıcı edebi imgeyi analiz eder. İlahi mîsâkın (sözleşmenin) "arkaya fırlatılması", alimlerin dünyevi çıkarlar için hakikati görmezden gelmelerini, onu hayatlarının merkezinden çıkarıp "gözden ırak/arkada" bir yere süpürmelerini anlatan muazzam bir ahlaki çöküş tasviridir. Bu, bilginin kasten "çöp" (nebz) muamelesi görmesidir.

        semenen (ثَمَنًا)

        Kelimenin kökü s-m-n harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, s-m-n kökünün bir şeyin değerini belirlemek, fiyat, paha ve sekiz (semân) sayısı anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "semen" kavramını bir malın karşılığında ödenen bedel olarak tanımlar. Ancak Kur'an'da genellikle "kutsal olanın" (ayetin/sözleşmenin) karşılığında alınan dünyevi ve maddi çıkarlar için kullanılır. Christoph Luxenberg, kelimenin Geç Antik Çağ ticari terminolojisindeki yerine dikkat çeker. Yahudi ve Hristiyan alimlerin dini bilgiyi bir geçim kaynağına, bir "fiyat" (semen) etiketine dönüştürmelerini ifade eden rasyonel bir ticaret terimidir.

        kalîlen (قَلِيلًا)

        Kelimenin kökü k-l-l harflerinden gelir.

        İbn Fâris, k-l-l kökünün miktar olarak azlık, hafiflik, yetersizlik ve çokluğun (kesret) zıttı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kalîl" kelimesini hem niceliksel (sayıca az) hem de niteliksel (değersiz/fani) anlamda açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "semenen kalîlen" (az bir paha) tamlamasındaki edebi vurguyu analiz eder. Alimlerin ilahi mîsâk karşılığında dünyadan alacakları her şey (servet, makam, alkış), ahiretteki sonsuz ecre kıyasla ontolojik olarak "kalîl"dir (mutlak bir hiçliktir). Bu kelime, hakikat ile dünya malı arasındaki devasa değer uçurumunu tesciller.

        bi'se (فَبِئْسَ)

        Arapçada yergi (kınama) bildiren, "ne kötü, ne fena" anlamlarına gelen camid bir fiildir. Nimetin ve güzelliğin zıttı olan "be's" (sıkıntı/şiddet) kökünden gelir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin bir eylemin ahlaki ve ontolojik olarak en aşağı mertebede olduğunu, yaratılış amacına tamamen aykırı düştüğünü bildiren nihai bir "reddiye" olduğunu belirtir.

        yeşterûn (يَشْتَرُونَ)

        Kelimenin kökü ş-r-y harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, ş-r-y kökünün hem satın almak hem de satmak (takas) anlamlarına gelen zıt anlamlı (ezdâd) bir kök olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iştirâ" eylemini bir değerden vazgeçip başka bir değeri onun yerine koymak (değiş-tokuş) olarak tanımlar. Gabriel Said Reynolds, kelimenin ayet sonundaki teolojik işlevini değerlendirir. Bilginlerin hakikati gizleyip (kitmân) karşılığında dünyalık devşirmeleri, Kur'an tarafından yanlış bir "ticaret" (iştirâ) olarak resmedilir. Onlar ebedi olanı verip, fani ve değersiz olanı (kalîl) "satın almışlardır". Bu kelime, insanın en büyük sermayesi olan "gerçeği", basit bir metaya dönüştürerek yaptığı o trajik ve sefil pazarlığı tarihe not düşen bir ilahi hükümdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X