كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ وَاِنَّمَا تُوَفَّوْنَ اُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَاُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 185. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kıyamet, kurtuluş, dünya hayatı, ölüm, ali imran suresi, ali imran suresi 185. ayet, ali imran 185, dünya, gün, cennet, nefis, hayat, ecir
-
Herkes ölümü tadacaktır; yaptıklarınızın karşılığı size eksiksiz olarak ancak kıyamet gününde verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılır da cennete konursa artık kurtulmuştur. Dünya hayatı zaten aldatıcı şeylerdir.
Herkes Ölümü Tadacak
Herkes ölümü tadacaktır. Bu beyan çeşitli anlamlara işaret etmektedir:
1. Öncelikle peygamberliği kanıtlamaktadır, çünkü insanların asla yaşamayacaklarına ve baki olmayacaklarına akıl hükmetmemekte, ayrıca onların yok olacaklarına ve öleceklerine dair izler de bulunmamaktadır. Bunun yanında herkesin öleceği ve ölüme boyun eğeceği bilgisi ile herkesin mutlaka öleceğini kabul etmek, insanların bunu bir yerden öğrendiklerini, gökten gelen vahyin haber vermesiyle bu kanaate kesin olarak vardıklarını gösterir.
2. Her insanın yaşamaktan haz duyması ve hayatın kendisine sevdirilmesi ile ölümden hoşlanmayıp ve ondan nefret etmesi, bu alemin kendiliğinden var olmadığını, başkası tarafından yaratıldığını gösterir. Çünkü hayattan haz duyup ölümden hoşlanmama ve nefret etme tabiatı her sağlıklı insanda vardır. Şayet bunlar tabiat tarafından var edilseydi insan haz duyduğu şeyi tercih edecek, hoşlanmadığı şeyi de reddedecekti. İşte bu gerçek ölümü ve hayatı başka birinin düzenlediğini ve yarattığını gösterir. Ayette de şöyle buyurulmaktadır: "Ölümü ve hayatı yaratan O'dur". Bu ayet, tabiatçıların sözlerinin yanlış olduğunu göstermektedir. Ayrıca her varlıkta birbirinden farklı ve zıt tabiatlar da vardır, aynı zamanda bunlar birbirinden uzaklaşma özelliklerine sahiptir.
Bunların kendiliğinden bir araya gelmeleri mümkün değildir. Bu durum, onları bir araya getiren birinin var olduğunu gösterir. Ayrıca alem eğer kendi kendine oluşsaydı, herkes kendisi için en güzel ve en tatlı olan hali seçer, kötüyü ve çirkinlikleri kendinden uzaklaştırırdı. Bu durum da onun kendisi değil, başka biri tarafından yaratıldığını gösterir.
3. Bir de alemin kendisi tarafından var edildiği o başka varlık tek olup birden fazla olmadığı anlaşılmaktadır. Zira birden fazla olsaydı alemin farklı tabiatlara ve değişik gayelere dayalı olarak var olması ihtimali bulunmazdı. Zira birinin birleştirdiğini öbürü dağıtır, birinin var ettiğini öbürü yok ederdi. Bunda da Rab'lığın ortadan kalkması söz konusudur. Alemin belirttiğimiz yapı arzetmesi onu var eden varlığın birden çok değil tek olduğunu gösterir. O'nun yönetimi alemi düzene sokmuş, emri de harfiyen gerçekleşmiştir. Dünyada sultanlar konusunda alışılagelen şey, birinin yaptığını diğerinin bozması, bunun var etmek istediğini öbürünün yok etmesi, bunun sürdürmek istediği şeyi öbürünün sona erdirmek istemesidir; bunda ise tutarsızlık ve zıtlık söz konusudur. Bu da alemi var edenin çok değil tek olduğunu gösterir. Şunu da belirtmelidir ki çok kişinin kendi aralarında anlaşma yapmaları mümkün değildir, çünkü bu, aczi ve bilgisizliği gösterir; şu sebeple ki acizlik ile bilgisizlik onları anlaşmaya mecbur eder. Aciz ve cahil olanın rab ve ilah olması söz konusu değildir.
4. Şunu da belirtmeliyiz ki kainat Allah'ın ilmine ve hikmetine işaret etmektedir. Çünkü alemde şaşırtıcı bir hikmetin ve sanatkarane bir tecellinin görülmediği ve müşahede edilmediği hiçbir şey yoktur; o kadar ki bunların mahiyetini ve ortaya çıkış keyfiyetini idrak etmekten filozoflar bile aciz kalmaktadır. Herkes kendisinde bulunan ilim ve hikmete rağmen yine de belirttiğimiz şeylerin içyüzünü anlamaktan aciz olduğunu anlamıştır. İşte alemde her şeyin muhkem ve sağlam bir şekilde vücut bulması, onu yaratan sanatkarın hikmetine işaret etmektedir.
5. Tefsirini yapmakta olduğumuz ayetin baş tarafında yer alan "herkes ölümü tadacaktır" mealindeki ilahi beyan şuna da işaret etmektedir ki yaratıcı yaratıkları özellikle yok olmaları için yaratmamıştır. Evet, O, yaratıkları yok olmaları için değil, arzu edilen, umulan, korkulan ve sakınılan bazı sonuçlar için yaratmıştır. Dünyada herkesin fiili yok olma ve bozulma esası üzere bina edildiği takdirde hikmetin dışında kalmış olması anlaşılır bir durumdur. Hakimlerin fiillerinden bir cüz olan hikmet -özellikle bozulup yok olmaya yönelikse hikmet olmaktan çıkar bu durumda her şeyin hikmet dışına çıkması, hikmet değil sefeh olması kaçınılmaz olur.
Beşer hakimlerinin ölümü ortadan kaldırma teşebbüsüne girişmemeleri gerçeği, gönülleri, her canlının ölüme mahkum olduğu hakikatini kabul ettirmiştir. Bununla birlikte insanın cevherinde ölümün gerekli olduğunu gösteren bir delil olmadığı gibi akıl da ölümsüzlüğün imkansızlığını göstermez. Öyle anlaşılıyor ki bu konudaki bilgi, her türlü tedbir ve düzenlemeyi elinde bulunduran varlığın vahiy yoluyla insanlara bildirmesi sayesinde ortaya çıkmıştır. Bu da peygamberlerin varlığını benimsemeyi gerektirir.
Şunu da belirtmek gerekir ki yaşamayı çok sevmeleri ve ölmekten nefret etmelerine rağmen bütün düşünürler ölüm gerçeğine boyun eğmişlerdir. Şu halde yaşayan insanlar ve onlar gibi ölenler düşünürlerin ve yöneticilerin yönetimi altında bulunmamaktadır. Şimdi, her kalbin ölüme karşı mutmain olması, tedbir ve düzenlemenin tek varlığın yetkisinde bulunduğunu gösterir. Şayet böyle olmasaydı, onların birbirlerine engel olmaları ve gelen vahyin iptali de caiz olurdu. Bunda ise dini konularda şüphe içinde kalmak söz konusudur. Aynı zamanda herkes (nefis) kendisine boyun eğdiren şartlar altında yaşar ve bilir ki bu düzenlemeyi yapan, yaşamasını ve belli bir tabiatta var olmasını sağlamak için onu bu şekilde hazırlamıştır ve yine bilir ki bu düzenlemeyi yapan insanın hangi şekilde yaşayacağını ve faydasına olanları bilen bir varlıktır. Hikmetinin yüceliğini bilsin ve yönetimde ortaktan veya takdirinde yardım almaktan onu yüceltsin diye insanı bu şekilde yaratmıştır.
Sonra herkesin, başka bir şey için değil de ölmek için yaratılmış olması ölümde söz konusu olan hikmetin gerçekleşmesi için meydana gelmesi ihtimaline işarek eder. Çünkü özellikle fani olan her kişinin bir işi bu şekilde (boşuna) düzenlemesi düşünürler nezdinde hikmet anlamının dışında kalır ve bu, onun eksikliğine ve akıl zaafına işaret eder. Düşünürler nezdindeki hikmetin de bir parçası olan ve insanların sahip olduğu aklın da içinde yer aldığı bütün alem, buna daha layıktır (yani boşuna yaratılması hikmetle bağdaşmaz). Şu halde bütün alem, "insanların alemlerin Rabb'inin huzuruna çıkacakları o büyük gün için" ve "Herkesin yaptığının karşılığını bulacağı gün için" yaratılmıştır. İşte Herkes ölümü tadacaktır ayeti bunları ifade etmektedir.
Yaptıklarınızın karşılığı size eksiksiz olarak ancak kıyamet gününde verilecektir. Zikrettiğimiz üzere onlar bunun için yaratılmışlardır, yani ahirette ceza ve sevap için yaratıldılar.
Kim cehennemden uzaklaştırılırsa, cehennemden uzak tutulur ve ondan kurtulursa ve cennete konulursa artık kurtulmuştur. Buradaki "füze" fiiline kurtuldu, mutluluğa erdi, öne geçti, kazandı gibi anlamlar verilmiştir. "Fevz" kelimesi aslında kurtulmak demektir. Yani korktuğu ve sakındığı şeylerden kurtuldu, umduğu şeyleri de elde etti.
Dünya hayatı zaten aldatıcı şeylerdir. Dünya hayatı gerçekten aldatıcıdır. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Bilin ki dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir gösteriş, aranızda bir övünme, mal ve evlatta bir çokluk yarışından ibarettir".1 Dünya hayatı oyundur, eğlencedir, aldatıcı şeylerden ibarettir. Fakat ahiret hayatı oyun değil, eğlence değil, aldatıcı değildir. Ayetteki "gurur" kelimesinin asıl anlamı, bir şeyin zahirde güzelliklerle kaplanması ve dışardan her bakanın onu güzel görmesidir; ancak iç yüzüne bakınca onun öldürücü ve helak edici olduğunu anlar. Böyle aldatıcı şeylerden yüce Allah'a sığınırız. Denilmiştir ki dünya hayatı, o kafirler nazarında oyundur, eğlence dir, müminlere göre ise hikmettir.
Yorumu Yorumla
-
kullu (كُلُّ)
Kelimenin kökü k-l-l harflerinden oluşur.
İbn Fâris, k-l-l kökünün temel anlamının bir şeyi kuşatmak, tamamlamak ve bütününe şamil olmak olduğunu belirtir. Parçanın (cüz) mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "küll" kelimesini, istisnası olmayan evrensel bir genelleme ve kuşatıcılık olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, biyolojik ve ontolojik bir yasanın yeryüzündeki tüm canlı varlıkları, hiçbir ayrıcalık tanımaksızın kapsadığını ilan eden mutlak bir dildir.
nefsin (نَفْسٍ)
Kelimenin kökü n-f-s harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, n-f-s kökünün soluk almak, kan, bir şeyin zatı (kendisi) ve kıymetli olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kavramını insanı var kılan ruh, bilinçli benlik ve canlılık enerjisi olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin ayetteki işlevini inceler. "Nefs", burada sadece insanları değil, can taşıyan her türlü bireysel varlığı temsil eden genel bir kategoridir. Her bir "nefs", kendi başına bir irade ve yaşam süreci taşıyan bağımsız bir varoluş birimidir.
zâikatul (ذَائِقَةُ)
Kelimenin kökü z-v-k harflerinden gelir.
İbn Fâris, z-v-k kökünün temel anlamının bir şeyin tadına bakmak, onu duyularla tecrübe etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zevk" eyleminin aslında dille yapılan bir duyumsama olduğunu, ancak Kur'an'da bir olayın veya durumun (özellikle ölüm veya azap gibi) bütün ağırlığıyla ve kaçınılmaz olarak hissedilmesi anlamında mecazen kullanıldığını açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "tatmak" (zâika) fiilinin seçilmesindeki edebi zarafeti analiz eder. Ölüm, sadece dışarıdan izlenen bir olay değil; her bir nefsin bizzat, en içsel duyularıyla "tadacağı", kaçışı olmayan duyusal ve varoluşsal bir tecrübedir. Tatmak eylemi, tecrübenin öznelliğini ve kesinliğini pekiştirir.
mevti (الْمَوْتِ)
Kelimenin kökü m-v-t harflerinden oluşur.
İbn Fâris, m-v-t kökünün hareketin durması, canlılık enerjisinin çekilmesi ve yaşamın (hayat) mutlak surette son bulması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mevt" kelimesini ruhun bedeni terk etmesi ve biyolojik işleyişin bitişi olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki varlığına dikkat çekerek, tüm kadim Ortadoğu dillerinde mutlak biyolojik sonluluğu imleyen ortak bir kök olduğunu ifade eder. Angelika Neuwirth, bu cümleyi ("Her nefs ölümü tadacaktır") evrensel bir memento mori (ölümü hatırla) ilanı olarak değerlendirir.
ve innemâ (وَإِنَّمَا)
Arapçada sınırlama (hasr) ve pekiştirme bildiren bir edattır. "Ancak, sadece, kesinlikle" gibi anlamlar katar. Ayette, amellerin karşılığının verileceği zaman ve mekan konusundaki tüm belirsizlikleri ortadan kaldırarak, mutlak gerçeği tek bir noktaya odaklar.
tuveffevne (تُوَفَّوْنَ)
Kelimenin kökü v-f-y harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, v-f-y kökünün bir şeyi tam olarak yerine getirmek, eksiksiz kılmak ve borcu tamamen ödemek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "teveffî" eylemini, bir hakkın veya bedelin, hiçbir eksiklik bırakılmadan, milimetrik bir adaletle sahibine teslim edilmesi olarak tanımlar. Ayette edilgen (meçhul) formda gelmesi, eylemin failinin mutlak adalet sahibi Allah olduğunu gösterir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin dünyadaki "eksik adalet" algısına karşı bir reddiye olduğunu belirtir. Dünyada iyiler bazen karşılık görmez, kötüler cezalandırılmaz; ancak "tuveffevne" fiili, tüm bu açık hesapların ahirette kuruşu kuruşuna, tam (vefâ) olarak kapatılacağını taahhüt eder.
ucûrakum (أُجُورَكُمْ)
Kelimenin kökü e-c-r harflerinden gelir.
İbn Fâris, e-c-r kökünün bir hizmet karşılığında verilen bedel, ücret ve karşılık anlamına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak kırılan kemiğin onarılmasına da bu yüzden "ecr" denir; çünkü kaybedileni telafi eder. Christoph Luxenberg, kelimenin Geç Antik Çağ'daki ticari bağlamını (Süryanice 'agar') hatırlatarak, bunun rasyonel ve hak edilmiş bir bedel ödemesi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "ücretleriniz" (ucûrakum) ifadesinin, müminin dünyadaki fedakarlıklarını ilahi bir "alacak" olarak tescillediğini ve Allah'ın bu borcu (ücreti) ödeyen en sadık otorite olduğunu psikolojik bir güven düzleminde açıklar.
yevme (يَوْمَ)
Kelimenin kökü y-v-m harflerinden türemiştir. Aydınlık zaman dilimini ifade etse de, Kur'an'da genellikle belirleyici bir tarihi anı veya hesap dönemini kapsar.
el-kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)
Kelimenin kökü k-v-m harflerinden oluşur.
İbn Fâris, k-v-m kökünün ayağa kalkmak, dik durmak ve adaletle kaim olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kıyamet" kelimesini, insanların hesap vermek üzere ayağa kalkmaları ve ilahi adaletin bütünüyle tecelli etmesi olarak tanımlar.
zuhziha (زُحْزِحَ)
Kelimenin kökü z-h-z-h harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, bu kökün bir şeyi bulunduğu yerden şiddetle uzaklaştırmak, itmek ve çekip koparmak anlamına geldiğini belirtir. Kelimenin yapısındaki ses tekrarı (z-h-z-h), eylemin zorluğunu ve aşama aşama gerçekleşen güçlü bir "uzaklaştırılma" eylemini hissettirir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiili bir varlığı tehlikeli bir bölgenin sınırından (ateşin kenarından) çekip güvenli alana kaydırmak olarak açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik (ses) gücüne dikkat çeker; "zuhziha" kelimesi telaffuz edilirken hissedilen o sarsıntı, cehennemin çekim alanından kurtarılmanın yarattığı o muazzam ve zorlu kurtuluş anını edebi olarak resmeder.
en-nâri (النَّارِ)
Kelimenin kökü n-v-r harflerinden gelir. Aydınlık ve ışık anlamına gelse de, "nâr" yakıcılığı, şiddeti ve ilahi öfkeyi (ateşi) temsil eder.
udhile (أُدْخِلَ)
Kelimenin kökü d-h-l harflerinden türemiştir. Bir mekâna girmek, dâhil olmak anlamındadır. Ayette edilgen (meçhul) formda kullanılması ("dahil edildi/sokuldu"), bu eylemin kişinin kendi gücüyle değil, ilahi bir irade ve ödül sonucu gerçekleştirildiğini gösterir.
el-cennete (الْجَنَّةَ)
Kelimenin kökü c-n-n harflerinden oluşur.
İbn Fâris, c-n-n kökünün temel anlamının örtmek, gizlemek ve görünmez kılmak olduğunu belirtir. Ağaçlarının sıklığından dolayı zemini örten bahçeye bu yüzden "cennet" denir. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı her türlü nimetle donatılmış, huzur ve güven dolu ilahi ödül yurdu olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, cennetin ontolojik olarak "örtülü/gizli" bir hakikat olduğunu ve ancak dünyadaki perdeler (ölümle) kalktığında müminlere açılacağını belirtir.
fâze (فَازَ)
Kelimenin kökü f-v-z harflerinden gelir.
İbn Fâris, f-v-z kökünün tehlikeden kurtulmak, zafer kazanmak ve muradına ermek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fevz" kavramını, insanın korktuğu her şeyden emin olması ve arzuladığı her türlü hayra (cennete) ulaşmasıyla sızdırmaz bir kurtuluş elde etmesi olarak açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu fiilin ayetteki "kesinlik" bildiren mazi (geçmiş zaman) kalıbına dikkat çeker. Bu süreci (ateşten uzaklaşıp cennete girmeyi) başaran kişi, artık ebedi olarak "kurtulmuştur" (fâze); onun için artık hiçbir kaygı ve risk kalmamıştır.
el-hayâtu (الْحَيَاةُ)
Kelimenin kökü h-y-y harflerinden türemiştir. Canlılık, hareket, büyüme ve enerji demektir.
ed-dunyâ (الدُّنْيَا)
Kelimenin kökü d-n-v harflerinden oluşur.
İbn Fâris, d-n-v kökünün temel anlamının yakın olmak, alçak olmak ve basitleşmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dünya" kelimesini, ahirete (uzak ve yüce olana) kıyasla insana "en yakın" (peşin) olan ve aynı zamanda kıymeti "en aşağı/alçak" olan geçici varlık boyutu olarak tanımlar.
metâ'ul (مَتَاعُ)
Kelimenin kökü m-t-a harflerinden gelir.
İbn Fâris, m-t-a kökünün bir şeyden faydalanmak, azık edinmek ve geçici bir süre için bir nesneyi kullanmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "metâ" kavramını, kişinin bir yolculuk esnasında kullandığı ama yolculuk bitince terk ettiği "geçici kullanım eşyası" (azık/kap-kacak) olarak tanımlar. Bu, kalıcı mülkiyetin zıttıdır.
el-ğurûr (الْغُرُورِ)
Kelimenin kökü ğ-r-r harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, ğ-r-r kökünün temel anlamının gaflet, dikkatsizlik ve bir şeyin dış görünüşüne aldanıp içindeki tehlikeyi görmemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ğurûr" kelimesini, bir şeyi olduğundan farklı (süslü ve değerli) göstererek insanı yanıltan, boş bir hayale sürükleyen "aldatıcı illüzyon" olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, dünya hayatının "metâ'ul-ğurûr" (aldanış azığı) olarak nitelendirilmesini felsefi bir zirve olarak görür. İzutsu'ya göre bu tamlama; dünyanın bizzat kendisinin bir yalan olduğu değil, insanın dünyaya bakışındaki o "kalıcılık ve mutlak mülkiyet" zannının (hesabının) devasa bir aldanış olduğunu ifade eden ontolojik bir uyarıdır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla