Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 184. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 184. Ayet

    فَاِنْ كَذَّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ جَٓاؤُ۫ بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُن۪يرِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fe-in keżżebûke fekad kużżibe rusulun min kablike câû bilbeyyinâti ve-zzuburi velkitâbi-lmunîr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Seni yalanladılarsa bil ki senden önce belgeler, sahifeler ve aydınlatıcı kitap getiren peygamberler de yalancılıkla suçlanmışlardı.


      Peygamberleri Yalanlayanlar

      Seni yalanladılarsa. Ey Muhammed! Onlar, senin Allah'ın elçisi olduğuna dair getirdiğin ayetleri (mucizeleri) ve söylediklerinin doğru olduğunu kabul etmeyip yalanladılarsa; Bil ki senden önce belgeler getiren peygamberler de yalancılıkla suçlanmışlardı. Allah Teala burada Resulullah'ı teselli etmekte, onların eziyetlerine ve kendisini yalanlamalarına karşı dayanması için sabır telkin etmektedir. Nitekim önceki peygamberler de, kendilerine yapılan eziyetlere ve yalanlamalara sabretmişlerdi. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: ''Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret. Acele etme!"

      İkincisi, bu ithamların tebliğ görevini terk etmesi için mazeret olmamasıdır, zira bunlar daha önceki peygamberlere engel teşkil etmemişti.

      Üçüncüsü, o insanların yalancılıkta başkalarını taklit ettiklerini haber vermesidir. Bu yalanlama onlar için bir imtihana ve bazı şeylerin ortaya çıkmasına dayanmamaktadır. Bu durum, Resulullah için eziyeti daha çok hafiflettiği gibi, Hz. Peygamber'in huzurunda bulunan ve O'nu tasdik eden insanlar için de verilen haberden şüphe duymak vehmi açısından daha az bir sıkıntı sebebidir; zira bu durum, herhangi bir imtihan ve yeni fikirlerin ortaya çıkması söz konusu olmadan onların tabiatları ve atalarını taklit huylarının sonucu gösterdikleri bir cürettir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Ayette belgeler anlamına gelen "beyyinat" kelimesini, daha önce çeşitli yerlerde açıklamıştık. Sözlükte sahifeler anlamına gelen "zübur" kelimesinin, önceki peygamberlerin nübüvvet konusundaki sözleri anlamına geldiği söylenmiştir. Bunun kitaplar anlamına geldiği de ifade edilmiştir. Buna göre "beyyinat" ve "zübur" kelimeleri, onların getirdiği kitaplar anlamına gelir. Aydınlatıcı kitap ile "beyyinat" ve "zübur"ün aynı şey olduğu söylenmiştir. "Kitap" ile helal ve haramın ve insanlara farz kılınan hükümlerin yazılı olduğu kitabın, "munir" ile de hidayet yoluna giren herkesin kalbini aydınlatan şeyin kastedildiği de söylenmiştir; nitekim "furkan" için, hak ile batılı ayıran kitap denilmişti. En doğrusunu bilen Allah'tır. Allah'ın bütün kitaplarına furkan ve munir denilir, çünkü onlar hak ile batılı ayırmakta ve kendisine uyan herkesin yolunu aydınlatmaktadır. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        kezzebûke (كَذَّبُوكَ)

        Kelimenin kökü k-z-b harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, k-z-b kökünün temelinde doğrunun (sıdk) zıttı olmak, bir şeyi aslından saptırmak ve eğriltmek anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tekzîb" (yalanlama) eylemini, sadece bir sözün yalan olduğunu söylemek değil; bir elçinin getirdiği kesin ve hakiki haberi (vahyi) kendi inat, kibir veya çıkarı uğruna kasten, bilinçli ve sistematik bir şekilde reddetmek olarak açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin psikolojik bir teselli (tesliye) bağlamında kullanıldığını inceler. Peygamberin, Yahudiler veya müşrikler tarafından reddedilmesi karşısında yaşayacağı olası varoluşsal kriz ve hüzün; "Eğer seni yalanladılarsa..." (fe-in kazzabûka) şart cümlesiyle tarihsel bir normalleşme sürecine sokulur. Yalanlanmak, elçinin şahsi bir başarısızlığı değil, hakikati taşıyan her dürüst aklın maruz kaldığı evrensel ve sosyolojik bir faturadır.

        rusulun (رُسُلٌ)

        Kelimenin kökü r-s-l harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, r-s-l kökünün yollamak, serbest bırakmak, peş peşe gitmek ve bir şeyi yumuşaklıkla/kolaylıkla akıtmak anlamlarına dayandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "resul" kavramını, üst ve mutlak bir otoritenin (Allah'ın) mesajını taşıyan, o mesajı insanlara iletmekle ve bizzat uygulayarak göstermekle görevlendirilmiş yetkili elçi olarak tanımlar. Gabriel Said Reynolds, kelimenin Geç Antik Çağ'daki teolojik sürekliliğine dikkat çeker. Kur'an'ın, Hz. Muhammed'in yalanlanmasını teselli ederken geçmişteki "resullere" (rusulun min kablike) atıf yapması; onun kendisini izole, yeni ve kopuk bir figür olarak değil, İncil ve Tevrat geleneğindeki uzun, çileli "peygamberlik/elçilik" (apostleship) zincirinin ayrılmaz bir halkası olarak konumlandırdığını gösterir.

        bi'l-beyyinâti (بِالْبَيِّنَاتِ)

        Kelimenin kökü b-y-n harflerinden gelir.

        İbn Fâris, b-y-n kökünün temel anlamının parçaların birbirinden ayrılması, mesafenin açılması ve bu ayrılma sonucunda iki şey arasındaki farkın netleşmesi, şeffaflaşması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "beyyine" kavramını, haklıyı haksızdan ayıran, aklın önündeki tüm şüphe perdelerini kaldıran ve tartışmaya mahal bırakmayan "apaçık delil ve kanıt" olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bir önceki ayette (183) Yahudilerin istediği "gökten inen ateş" (mitolojik mucize) talebine karşılık; Kur'an'ın elçilerin asıl getirdiği şeyin "beyyinât" olduğunu vurguladığını analiz eder. Beyyinât, akılları uyuşturan sihirli gösteriler değil; insan fıtratına, vicdanına ve mantığına hitap eden ahlaki ve akli burhanlardır (delillerdir).

        ve'z-zuburi (وَالزُّبُرِ)

        Kelimenin kökü z-b-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, z-b-r kökünün temelinde bir şeyi taşa kazımak, sıkıca bağlamak, sağlamlaştırmak ve insanı hatadan alıkoyan/engelleyen söz (zâcir) anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik olarak taşlarla örülmüş sağlam kuyu duvarına da bu kökten dolayı "zebir" denir. Râgıb el-İsfahânî, "züber" (çoğul) kavramını, sıradan yazılardan farklı olarak; içinde yoğun hikmetler, ahlaki uyarılar, öğütler ve insan nefsini kötülükten dizginleyen (z-b-r kökünün 'engelleme' anlamı) sağlam metinler (sahifeler) olarak açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki etimolojik yolculuğunu inceleyerek, İbranice ve Süryanicedeki "mizmôr" (mezmur/ilahi) kelimesiyle anlamsal ve fonetik bir akrabalığı olduğunu belirtir. Eski Ahit geleneğindeki Zebur (Mezmurlar) gibi, edebi yönü güçlü, ritmik ve hikmet dolu kutsal sahifeleri tanımlayan evrensel bir dini terim olduğunu vurgular.

        ve'l-kitâbi (وَالْكِتَابِ)

        Kelimenin kökü k-t-b harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, k-t-b kökünün temelinde dağınık parçaları birbirine eklemek, toplamak, dikmek ve harfleri bir araya getirip dizmek (yazmak) anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kitap" kelimesini ilahi hükümlerin, temel yasaların (şeriatın) tescil edilip koruma altına alındığı, toplumu bağlayıcı ana vahiy metni olarak tanımlar. Christoph Luxenberg, kelimenin Geç Antik Çağ'daki Süryanice/Aramice kökenleriyle (ktab) olan doğrudan akrabalığına işaret eder. O dönem Ortadoğu'sunda "Ktab/Kitap" kelimesinin salt herhangi bir yazılı rulo değil; doğrudan "Kutsal Yazı" (Scripture), ilahi hukukun ve otoritenin en üst metni anlamına geldiğini ifade eder.

        el-munîri (الْمُنِيرِ)

        Kelimenin kökü n-v-r harflerinden gelir.

        İbn Fâris, n-v-r kökünün karanlığın (zulmet) mutlak zıttı olarak aydınlık, ışık, parlaklık ve netlik anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "munîr" sıfatını (if'âl babında ism-i fâil), kendisi bizzat aydınlık (nûr) olan ve aynı zamanda temas ettiği nesneleri, zihinleri ve karanlıkta kalmış sorunları da aydınlatıp görünür kılan (ışık saçan/aydınlatıcı) aktif bir güç olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın varlık felsefesindeki (ontoloji) yerini analiz eder. Cehalet, şirk ve ahlaki yozlaşma (Cahiliye) mutlak bir "karanlık" iken; Kitab'ın "Munîr" (aydınlatıcı) olması, salt bir bilgi aktarımı değil, insanın varoluşsal körlüğünü yırtan, evrenin hakikatini görünür kılan ontolojik bir ışık kaynağı olmasıdır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu üçlünün (beyyinât, züber, kitâb-ı munîr) edebi ve pedagojik sıralamasını muazzam bir şekilde inceler. Peygamberler önce akla hitap eden deliller (beyyinât) getirir; sonra kalbi dizginleyen hikmetli uyarılar (züber) sunar ve en nihayetinde toplumu yönetecek olan mutlak yasayı (kitâb), "karanlıkları yaran aydınlatıcı bir fener" (munîr) sıfatıyla toplumun önüne koyarlar. Yalanlayanların (tekzib) körlüğü, güneşi inkar etmek kadar irrasyoneldir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X