Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 182. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 182. Ayet

    ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Żâlike bimâ kaddemet eydîkum veenna(A)llâhe leyse bizallâmin lil’abîd(i)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bu, ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullara asla zulmedici değildir.


      Bu, ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Her ne kadar burada yapıldığına işaret edilen şey gerçekte ellerle yapılmamış ise de, genelde işler ellerle yapıldığı için burada Cenab-ı Hak elleri zikretmiştir. Nitekim bir ayet-i kerimede; "ellerinizle yapıp ettikleriniz yüzünden" denilmektedir, yani ellerle yapılan şeyler yüzünden. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        zâlike (ذَٰلِكَ)

        Kelimenin kökü z-a ve l-k harflerinden (işaret zamiri) oluşur.

        İbn Fâris, bu kelimenin mesafe olarak uzakta olan bir nesneye, kişiye veya duruma işaret etmek için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zâlike" işaret isminin gözle görülebilen fiziki bir uzaklığın yanı sıra, zihinsel ve zamansal olarak ötede olan, kesinleşmiş büyük olaylara (örneğin ahiretteki azaba) atıf yapmak için kullanıldığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu işaret zamirinin ayetteki bağlamını teolojik bir gerekçelendirme olarak okur. Bir önceki ayette (181. ayet) ifade edilen "yakıcı azap" (azâbe'l-harîq) hükmünün hemen ardından "İşte bu" (zâlike) denilmesi; azabın ilahi ve keyfi bir intikam değil, tamamen nesnel, somut ve doğrudan bir sebep-sonuç ilişkisine dayanan "gösterilebilir/işaret edilebilir" bir rasyonel fatura olduğunu tesciller.

        bimâ (بِمَا)

        "Bi" (ile/sebebiyle) harf-i ceri ve "mâ" (şey) ism-i mevsulünün birleşimidir.

        İbn Fâris, "ba" harfinin Arapçada bir şeyi diğerine bitiştirmek, iltisak (yapışma) ve sebebiyet (nedensellik) bildirmek için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mâ" edatının burada insanın eylemlerini kapsayan geniş ve belirsiz bir "şey" anlamı taşıdığını; "bi" edatıyla birleştiğinde ceza ile suç arasındaki sarsılmaz mantıksal bağı ("şu şey sebebiyle") kurduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu edatın din felsefesi açısından önemini vurgular. "Bimâ" (sebebiyle/karşılığında) kullanımı, insanın yeryüzündeki eylemleri ile ahiretteki kaderi arasındaki ontolojik nedensellik bağını kopmaz bir şekilde düğümler. İlahi ceza rastgele verilmez; bizzat insanın ürettiği "o şey sebebiyle" doğar.

        kaddemet (قَدَّمَتْ)

        Kelimenin kökü k-d-m harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, k-d-m kökünün öne geçmek, ilerlemek, bir şeyin başlangıcı ve ayak (kadem) anlamlarına geldiğini belirtir. Geride kalmanın ve gecikmenin (te'hîr) mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "takdîm" eylemini, insanın bir işi, bir niyet veya ameli kendisinden önce zamanın ilerisine (geleceğe veya ahirete) yollaması olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın zaman ve sorumluluk felsefesi (eskatolojik etik) üzerinden analiz eder. İzutsu'ya göre insanın dünyadaki eylemleri (ister iyi ister kötü olsun) anlık olarak yaşanıp boşlukta kaybolmaz (hiçliğe karışmaz); bu eylemler ontolojik bir kütleye dönüşerek "kaddemet" (önceden gönderildi) fiiliyle zamanın ötesine, mahşer gününe doğru fırlatılır. İnsan ahirete gittiğinde, dünyada kendi elleriyle "önceden yolladığı" bu eylemlerin aslıyla yüzleşecektir.

        eydîkum (أَيْدِيكُمْ)

        Kelimenin kökü y-d-y harflerinden gelir.

        İbn Fâris, y-d-y kökünün fiziksel el, güç, kudret ve nimet anlamlarına dayandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yed" (çoğulu eydin) kelimesinin insanın tutma, yapma ve üretme organı olduğunu; ancak Kur'an'da genellikle insanın bizzat kendi iradesini, eylem gücünü ve "fail/özne" oluşunu temsil eden mecaz-ı mürsel (parça anılarak bütünü kastetme sanatı) olarak kullanıldığını açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve psikolojik gücüne odaklanır. Kur'an, "sizin yaptıklarınız" demek yerine "ellerinizin öne sürdüğü/yaptığı" (kaddemet eydîkum) diyerek son derece somut, bedensel ve inkar edilemez bir eylem tasviri çizer. Bintü'ş-Şâtı'ya göre bu kelime, suçu kadere, topluma veya şeytana atan insan aklının kaçış yollarını tamamen kapatır ve günahın sorumluluğunu doğrudan insanın "ellerine" (kendi somut iradesine ve icra organına) yıkar.

        bizallâmin (بِظَلَّامٍ)

        Kelimenin kökü z-l-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, z-l-m kökünün temelinde ışığın yokluğu (karanlık) ve bir şeyi hakkı olan asıl yerinden alıp yanlış ve haksız bir yere koymak (haddi aşmak) anlamlarının yattığını belirtir. Adaletin mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "zulm" kavramını, birinin hakkını eksiltmek veya ihlal etmek olarak tanımlar. "Zallâm" kelimesi ise mübalağa (aşırılık) bildiren bir formdur ve "çok zulmeden" anlamına gelir. Ayetteki cümlenin olumsuz (leyse) yapısıyla birleşen "bizallâmin" formülasyonu, "Allah hiçbir şekilde, en ufak bir zulüm dahi yapmaz" anlamında mutlak bir nefy (olumsuzlama) içerir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi teodise (kötülük ve ilahi adalet problemi) bağlamında inceler. İnsanın yakıcı ateşe atılması dışarıdan bakıldığında ağır bir ceza gibi görünse de; Kur'an, Allah'ın "zallâm" olmadığını hatırlatarak bu cezanın ilahi bir öfke patlaması veya despotik bir keyfilik olmadığını ilan eder. Allah, sadece insanın kendi elleriyle ürettiği (kaddemet eydîkum) kötülüğü, adaletin şaşmaz tartısında "sahibine iade etmektedir". Zulmetmemek, burada kötülüğün faturasını eksiksiz ve adil kesmek anlamındadır.

        li'l-abîd (لِّلْعَبِيدِ)

        Kelimenin kökü a-b-d harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, a-b-d kökünün temel anlamının boyun eğmek, itaat etmek, uysallık, zillet ve kölelik olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "abd" kavramını insanın yaratıcısı karşısındaki ontolojik acziyeti ve mutlak bağımlılığı olarak açıklar. Çoğulu olan "abîd", iradesini kullanan mümin veya kafir fark etmeksizin, yaratılış ve mülkiyet bakımından bütünüyle Allah'a ait olan tüm varlıkları/insanları kapsar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki varlığına dikkat çekerek, Aramice ve Süryanicede "abda" (kul/köle) formunda bulunduğunu; Ortadoğu dinlerinde insanın Tanrı karşısındaki mülkiyet statüsünü ifade eden evrensel bir teolojik terim olduğunu belirtir. Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ dini literatürü bağlamında kelimenin ayet sonundaki işlevini analiz eder. Allah tüm evrenin ve insanlığın mutlak hakimi ve efendisi (Rabb) olduğu halde; gücünün zirvesindeyken kendi mülkü olan "kölelerine/kullarına" (abîd) en ufak bir haksızlık yapmaması; evrenin kör bir tiranlık (diktatörlük) tarafından değil, kusursuz, rasyonel ve etik bir "İlahi Adalet" tarafından yönetildiğini tescilleyen nihai ve sarsılmaz bir teolojik mühürdür.

        Yorum

        İşleniyor...
        X