وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَبْخَلُونَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ هُوَ خَيْراً لَهُمْۜ بَلْ هُوَ شَرٌّ لَهُمْۜ سَيُطَوَّقُونَ مَا بَخِلُوا بِه۪ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَلِلّٰهِ م۪يرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 180. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: mal tutkusu, cimrilik, kötülük, ali imran suresi, azap, ali imran suresi 180. ayet, ali imran 180, allah, gün, hesap, amel, sema, arz, ilim, bilgi
-
Allah'ın lütfundan kendilerine verdiği nimette cimrilik gösterenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilakis bu onlar için kötüdür. Cimrilik ettikleri mal kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır!
Allah'ın lütfundan kendilerine verdiği nimette cimrilik gösterenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilakis bu onlar için kötüdür. Bu ayetin, Ehl-i Kitap bilginleri hakkında nazil olduğu söylenmiştir. Allah buyuruyor ki: Kendilerine ilim ve kitap verilenler, o servetin kendilerine verilmesi ile Resulullah'ın peygamber olarak gönderildiğini ve onun niteliklerini gizleyip tahrif ederek elde ettikleri konumlarının kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilakis bu onlar için dünya ve ahirette kötüdür. Eğer gizlemeselerdi kendilerinin dünyada şan ve şeref elde etmeleri, ahirette de sevap ve mükafat kazanmaları için daha hayırlı olurdu. Bu ayetin, cimrilikleri yüzünden zekat vermek istemeyen kişiler hakkında nazil olduğu da söylenmiştir; ayet onlar için bir tehdit anlamı taşımaktadır. Ancak ilk yorum daha doğru gözükmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Şayet ayet zekatla ilgili ise, onların zekat vermek istememeleri anlamına alınabilir. Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: "Onlar mallarından muhtaçları yararlandırmazlar; onlar ahireti de inkar ederler".
Cimrilik ettikleri mal kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Eğer ilk yorum esas alınarak Hz. Peygamber'in niteliklerini gizlemekle ilgili kabul edilirse, en doğrusunu bilen Allah'tır ya, o zaman ayet, bunun günahı kıyamet günü onu bilen herkesin boynuna dolanacak, anlamına gelir. Nitekim başka bir ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Her insanın sorumluluğunu boynuna doladık". Şayet ikinci yorum esas alınırsa, o zaman şöyle denilir: Onun vermediği zekat malı kıyamet günü dazlak başlı, gözlerinin üstü benekli, büyük, erkek bir yılana dönüşür ve sahibinin boynuna sarılır, yanaklarından ısırır ve ellerine dolanır. Bu hal insanlar arasında hüküm verilene kadar devam eder, sonra birlikte cehenneme sevk edilirler. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Bu ayet, Karmatiler'in iddiasının aksine, gökte yaşayanların da öleceklerine işaret etmektedir; Karmatiler, göktekilerin ölmeyeceklerini iddia ediyorlar. Cenab-ı Hak bu ayette göklerin ve yerin mirasının kendisine ait olduğunu beyan etmektedir. Varis, murise (mirası bırakana) halef olan kişiye denir. Her ne kadar onlar ve onların sahip oldukları her şey, aziz ve celil olan Allah'a ait olup, O'nun mülkü ve kulu iseler de, yine de ayet, bizim söylediğimiz şeye işaret etmektedir. Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu hadise bakmaz mısın? "Efendinin kölesine varis olması hariç, kafir müslümana, müslüman da kafire varis olamaz". Her ne kadar köle ve onun sahip olduğu mal efendinin mülkü sayılıyorsa da, burada efendisine kölesinden kalan mal için miras denilmiştir: İşte ilk maddede söylediğimiz üzere Allah'ın mirasçı olması hususu da böyledir. Her ne kadar onlar ve onların sahip oldukları şeylerin tamamı, Allah'ın kulu ve mülkü ise de, yine de aziz ve celil olan Allah, kendisi için bunlara miras ismini vermektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Gökler ve yer miras statüsü olmadan da iki açıdan O'na aittir. Birincisi, bu ayette Cenab-ı Hakk'ın yer ve gök ehlinin yok olacağını, fakat aziz ve celil olan kendisinin daima var olacağını haber vermektedir. Zira miras niteliği, öncekilerin yok olması halinde var olmaya devam edene ait bir niteliktir. Miras hakkı bir yana gerçekten kainatın kendisine ait olduğunu söylemek mümkündür, çünkü başkasının mülkiyeti de bununla sabittir. Buna göre Resulullah'tan rivayet edilen "Efendinin kölesine varis olması hariç, kafir müslümana, müslüman da kafire varis olamaz" mealindeki hadiste sözü edilen köle gerçekte miras sayılmaz, zira o yaşarken zaten efendisinindi, fakat kölenin ondan faydalanması söz konusuydu, ölünce faydalanma hakkı da bitmiştir. Bunun başka bir örneği müslümanların cennete varis olmalarıdır. Buradaki mirasa hak sahibi olma, başkalarından kendilerine intikal şeklinde değil, fakat orada sürekli kalmaları ve cennetin onların emrine verilmiş olması yönüyledir. Yahut da önceden iman etmeyip, sonra mümin olsa; bir de cennetin kendilerine ait olduğunu iddia edenler; "Onlar, 'Yahudi veya hıristiyan olanlar hariç, hiç kimse cennete giremeyecek' dediler". Onların kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri cennet başkalarına miras kaldı. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İkincisi, herkes ölmek suretiyle ölümün hakikatinin kendisine ait olduğunu bilmesidir; eskilerden miras yoluyla kendisine nispet edilmiştir. Nitekim Cenab-ı Hak hiç kimseyi dışarda bırakmadan şöyle buyurmaktadır: "Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar". "Dönüş O'nadır". "Hiç kimse dışarda kalmaksızın herkesin toplanma yeri O'nun yanıdır". Fakat o gün, bunun böyle olacağı herkesin bildiği şeydir. Allah Teala aynı zamanda şöyle buyurmuştur: "O gün iş Allah'a kalmıştır". Hakikatte o, her gün O'na aittir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Göklerin ve yerin miras olduğunun hatırlatılmasında ve haber verilmesinde, Allah için infak etmeye ve ahiret için rızık kazanmaya teşvik anlamı vardır. Çünkü onlar hakikatte orada yaşayanların kendilerine ait değil, başkasının malıdır. Onlar için sadece Allah rızası uğruna verdikleri ve ahirete ilişkin azık hazırlamaları vardır, ellerinde sımsıkı tuttukları değil. Burada mala sımsıkı sarılma yasaklanmıştır. Bu aynen şu ayet-i kerimede ifade edildiği gibidir: "Göklerin ve yerin tamamı zaten Allah'a ait olduğu halde ne diye hala Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz?".
Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Bu, aziz ve celil olan Allah'tan onlara yönelik bir tehdittir.
Yorumu Yorumla
-
ellezîne (الَّذِينَ)
Arapçada belirli bir grubu (çoğul erkek veya genel topluluk) nitelemek için kullanılan, kendisinden sonraki sıla cümlesini (açıklayıcı cümleyi) isme bağlayan ism-i mevsul (ilgi zamiri)dir. Bu ayetteki kullanımı, bir önceki ayette (176) bahsedilen "küfürde yarışanları" ve onların karakteristik bir eylemini (cimrilik) açıklamaya yönelik bir köprü işlevi görür.
yebhalûne (يَبْخَلُونَ)
Kelimenin kökü b-h-l harflerinden oluşur.
İbn Fâris, b-h-l kökünün temelinde bir şeyi sıkıca tutmak, vermekten kaçınmak ve cimrilik yapmak anlamlarının bulunduğunu belirtir. Cömertliğin (cûd/sehâ) mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "buhl" kavramını, insanın sahip olduğu malı, bilgiyi veya imkanı, verilmesi gereken (farz veya ahlaki olan) yerlere harcamaktan kendi bencilliği ve korkusu yüzünden sakınması olarak tanımlar. Bu sadece ekonomik bir tutum değil, derin bir ontolojik güvensizlik halidir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye ahlakındaki yerine değinir; bedevi kültürde cimrilik (buhl) en ayıp vasıflardan biri kabul edilirken, Kur'an bu kavramı alıp doğrudan "Allah'a karşı duyulan güvensizlik" (küfür/nifak) bağlamına oturtarak onu salt sosyal bir ayıp olmaktan çıkarıp teolojik bir sapkınlığa dönüştürür.
bimâ (بِمَا)
Arapçada "sebebiyle, dolayı" veya ism-i mevsul olarak "şey" anlamına gelen bir edattır. Ayette "Allah'ın onlara verdiği (şey)" anlamında kullanılarak, cimriliğe konu olan nesnenin (mal/mülk) sınırlarını çizer.
âtâhumu (آتَاهُمُ)
Kelimenin kökü e-t-y harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, e-t-y kökünün gelmek, ulaşmak ve bir şeyi beraberinde getirmek/vermek anlamlarına dayandığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "itâ" fiilinin, bir nimetin verenin inisiyatifiyle ve lütfuyla, karşılıksız olarak sunulması olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin cümlenin mantıksal örgüsü içindeki ironisini analiz eder. Cimrilik yapan kişinin temel yanılgısı, sahip olduğu malın bizzat kendi mülkü olduğunu sanmasıdır. Kur'an, "Allah'ın onlara verdiği" (âtâhum) fiiliyle bu mülkiyet illüzyonunu parçalar; insanın sadece geçici bir emanetçi (veznedar) olduğunu, asıl sahibin (Malik) Allah olduğunu hatırlatarak, kişinin kendisine ait olmayan bir şeyde "cimrilik yapmasının" ontolojik ahmaklığını yüzüne vurur.
fadlihî (فَضْلِهِ)
Kelimenin kökü f-d-l harflerinden gelir.
İbn Fâris, f-d-l kökünün eksikliğin zıttı olarak artmak, taşmak ve ihtiyaç sınırını aşmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fazl" kavramını, adalet veya hak edişin ötesinde, tamamen Allah'ın sonsuz cömertliğinden kopup gelen ekstra lütuf ve ikram olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin psikolojik etkisini inceler. İnsan kendi çabasıyla/emeğiyle kazandığına inandığı şeyde (kesb) cimrilik etmeye eğilimlidir; ancak Kur'an o servetin bizzat Allah'ın "fazlı" (bedavadan lütfu) olduğunu hatırlatarak, cimriliğin psikolojik zeminini (hak iddia etmeyi) yıkar.
hûve (هُوَ)
Arapçada üçüncü tekil şahıs zamiridir (O). Ayette, cimrilik eyleminin sonucunu belirten cümlenin öznesi olarak, eylemin (cimriliğin) bizzat kendisine (kişiye) döneceğini vurgulamak için kullanılır.
hayran (خَيْرًا)
Kelimenin kökü h-y-r harflerinden oluşur.
İbn Fâris, h-y-r kökünün temelinde fayda, iyilik, insanın fıtraten arzuladığı üstünlük ve erdem bulunduğunu belirtir. Şerrin mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "hayr" kavramını, akıl ve fıtrat tarafından her durumda arzu edilen, insana mutlak anlamda fayda sağlayan durum veya nesne olarak açıklar.
şerrun (شَرٌّ)
Kelimenin kökü ş-r-r harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, ş-r-r kökünün yozlaşma, kötülük, zarar verme ve insanın doğası gereği kaçındığı yıkım anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şerr" kavramını, akıl ve din tarafından reddedilen, insanın ontolojik yapısına (dünyada veya ahirette) mutlak zarar veren durum olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "hayr" ve "şerr" kelimelerinin bu ayetteki diyalektiğini inceler. Cimri insan, malını tutmanın (biriktirmenin) kendisi için "hayır/fayda" getireceğini ve ekonomik bir güvenlik sağlayacağını sanır. Kur'an, materyalist aklın bu matematiksel hesabını, "hayır sandığınız şey bizzat şerrin ta kendisidir" diyerek sarsıcı bir değerler devrimiyle (axiology) altüst eder.
seyutavvakûne (سَيُطَوَّقُونَ)
Kelimenin kökü t-v-k harflerinden gelir.
İbn Fâris, t-v-k kökünün temel anlamının boyna geçirilen halka, tasma veya gerdanlık (tavk) olduğunu ve aynı zamanda bir şeye güç yetirmek (tâkat) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tatvîk" eylemini, bir halkanın bir şeyin etrafını sımsıkı sarması, boğacak veya esir edecek şekilde boynuna dolanması olarak açıklar. Fiilin başındaki "se" harfi, bu azabın ahirette (gelecekte) kesin olarak gerçekleşeceğini bildiren edattır. Angelika Neuwirth, kelimenin yarattığı sarsıcı eskatolojik (ahiret odaklı) metaforu analiz eder. Dünyadayken insanın elleriyle sımsıkı tuttuğu, kasasına kilitlediği ve cimrilik ettiği o fani "mal", ahirette bir ödül/statü değil, bizzat yılan veya ateşten bir "tasma" (tavk) formuna dönüşerek kişinin kendi boynuna dolanacaktır. Bu, suça konu olan nesnenin (malın), mahşerde doğrudan suç aletine ve cezanın ta kendisine dönüşmesini anlatan muazzam bir edebi tecessüm (somutlaştırma) sanatıdır.
mîrâsu (مِيرَاثُ)
Kelimenin kökü v-r-s harflerinden oluşur.
İbn Fâris, v-r-s kökünün temelinde birinin ölümüyle geride kalan malın, hakkın veya statünün bir başkasına geçmesi (veraset) anlamının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mîrâs" kelimesini, kişinin kendi çabası olmaksızın, bir önceki sahibinden devraldığı kalıcı mülk ve değerler olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayet sonundaki polemik işlevini vurgular. İnsanların cimrilik ederek sımsıkı tuttukları dünyalıkların (göklerin ve yerin mîrâsı), en nihayetinde zaten "mutlak ve yegane varis olan" (el-Vâris) Allah'a kalacağını hatırlatır. Ölüm (fena) gerçeği karşısında, asıl sahibine (Allah'a) dönecek olan bir malı elde tutmaya çalışmanın felsefi bir ahmaklık olduğunu sarsıcı bir dille ilan eder.
habîrun (خَبِيرٌ)
Kelimenin kökü h-b-r harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, h-b-r kökünün bir şeyin içyüzünü, gizli detaylarını ve gerçek mahiyetini derinlemesine bilmek, test etmek ve tecrübe etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Yüzeysel bir bilginin (ilim) ötesindedir. Râgıb el-İsfahânî, "habîr" ismini, eşyanın ardındaki görünmez nedenleri, insanın kalbindeki niyetleri ve eylemlerin ince detaylarını (kimin neden cimrilik yaptığını) kusursuz bir şekilde bilen, haberdar olan otorite olarak açıklar. Allah'ın Habîr vasfı, cimrilik gibi kalpteki derin korkulara ve niyetlere dayanan gizli bir günahın, ilahi radarın (haberdar oluşun) dışında kalamayacağını ilan eden nihai teolojik mühürdür.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla