وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ خَيْرٌ لِاَنْفُسِهِمْۜ اِنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ لِيَزْدَادُٓوا اِثْماًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 178. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: mühlet, alçaltıcı azap, günah, ali imran suresi 178. ayet, ali imran suresi, ali imran 178, azap, küfür, kafir, örtmek, gizlemek, nankörlük, inkar, münkir, gavur
-
İnkar edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını artırmaya yarıyor. Onlar için alçaltıcı azap vardır.
Kafirlere Fırsat Verilmesi
İnkar edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Bu mealdeki ayetin kıraatinde ihtilaf edilmiştir. Baştaki fiili bazıları gaip sigasıyla "yehsebenne" diye okumuş, bazıları da muhatap sigasıyla "tehsebenne" diye okumuştur. Muhatap sigasıyla okuyanlara göre muhatap Resulullah'tır. Buna göre ayet şu anlama gelir: Ya Muhammed! Onlara vermiş olduğumuz fırsatın sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanma! Onlara verdiğimiz fırsat ancak kötülüklerini artırmaya yarıyor. Fiili gaip sigasıyla okuyanlara göre ise muhatap kafirlerdir. Allah onlara şöyle demektedir: İnkar edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Bilakis onlara verdiğimiz fırsat ancak kötülüklerini ve günahlarını artırmaya yarıyor.
Bu ayet, Mutezile'nin aleyhine bir hüküm içermektedir. Fakat onlar bunu iki şekilde yorumlamıştır. Birincisi, ayette takdim-tehir vardır, sanki Allah şöyle demektedir: İnkar edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın günahlarını artırmak için olduğunu sanmasınlar, onlara verdiğimiz fırsat sadece kendi iyilikleri içindir. Mutezile'ye şöyle denilir: Bu ayette sizin yaptığınız gibi bir tasarrufta bulunmak caiz olsaydı, müminler için vad içeren bütün ayetleri kafirlere de hamletmek ve kafirler için tehdit içeren ayetleri müminlere yönelik kabul etmek de caiz olurdu. Çünkü bununla sizin, ayetteki "hayır" kelimesi yerine günah anlamına gelen "ism" kelimesini ve "ism'' kelimesi yerine de "hayır" kelimesini koymanız arasında; yine "vad" kelimesini tehdit anlamına gelen "vaid" kelimesi yerine ve "vaid"i de "vad" yerine koymak arasında hiçbir fark yoktur.
İkincisi, Mutezililer diyor ki: Cenab-ı Hak, onların durumlarının başta öyle olacağını değil, öyle bir akıbete varacağını haber vermektedir, tıpkı şu ayet-i kerimede olduğu gibi: "Firavun ailesi onu bulup aldı. Ama sonunda o kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı". Malumdur ki onlar, Musa'yı kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olsun diye bulup almamışlardı. Fakat Allah burada onlara, Musa'nın son evredeki durumunu, yani onlar için bir düşman ve tasa sebebi haline geleceğini haber vermektedir. Nitekim kişiye, sen elin kesilsin diye hırsızlık yaptın veya kısas edilmen için adam öldürdün, denilir. Halbuki o, eli kesilsin diye hırsızlık yapmış ve kısas edilsin diye adam öldürmüş değildir. Burada ona yaptığı işin varacağı akıbet haber verilmektedir. Yukarıdaki ayet de böyledir.
Ne var ki bir işin varacağı yeri önceden haber vermek, unutmaya ve gaflete düşmeye karşı işin başında uyarı anlamına gelir. Allah Teala ise böyle şeylerden münezzehtir, bu türlü hallerden pek yücedir. Dolayısıyla bu, o işin sonunda varacağı akıbeti haber vermek değil, gerçeği işin başında ifade etmek anlamına gelir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Allah'ın Aslah Olanı Yaratması
İkincisi de şudur: Olmayacağını bildiği bir şeyi isteyen kimse ya cehaletinden veya abesle uğraştığından onu istemektedir. Allah Teala ise işlerin sonunu bilememekten veya abesle uğraşmaktan münezzehtir, bu türlü nitelemelerden çok yücedir. Dolayısıyla bu, Allah'ın dilemediği bir şeye değil, dilediği şeye işaret eder. Her türlü kusurdan münezzeh ve yüce olan Allah, yaratıklar için sadece dinde en uygun (aslah) ve en hayırlı olanı yapmış olsaydı, "Onların malları da evlatları da seni imrendirmesin" mealindeki buyruğunda, kafirlere vermiş olduğu servet ve çocuklardan dolayı imrenmeyi Resulullah yasaklamazdı. Bu da göstermektedir ki Allah hazan din açısından en uygun (aslah) ve en hayırlı olmayan şeyi de vermektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İnkar edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını artırmaya yarıyor. "Onların malları da evlatları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi ve canlarının da kafir olarak çıkmasını diliyor". "Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz! Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar".1 Bu ayetler ve benzerleri iki açıdan Mutezile'yi reddetmektedir. Birincisi, onların en uygun olan şey (aslah) hakkındaki görüşleridir. Cenab-ı Hak dinde onlar için aksi aslah olan bir şeyi, imtihan etmek amacıyla yapmış olsa bu onlar için zulüm olurdu. Bilinmelidir ki onların günahlarını artıracak olan bir fiil dinde salahı bulmak konusunda iyiliklerini artıracak fiil konumunda bulunmaz. Yine bilinmektedir ki durum böyle olsaydı, Cenab-ı Hakk'ın "seni imrendirmesin" buyruğu ile Resulullah'ı bundan sakındırması caiz olmazdı. Sanki Allah Teala ona şöyle demektedir: Dinde salah görünen şey seni imrendirmesin! Sonra da bu hükmü, bunu onlara azap olsun diye verdiğini söyleyerek teyit etmekte ve Mutezile'nin düşündüğü gibi düşünenlerin işin farkına varamadıklarına şahitlik etmektedir. Bu, o kafirler gibi düşünen herkesin işin farkına varamadıklarına dair aziz ve celil olan Allah'tan gelen bir şahitliktir.
Bilinmektedir ki Cenab-ı Hak şayet zalimlere ve Firavunlara, o orduları, mülkü ve kuvveti vermeseydi, kendileri asla tanrılık davasına cüret edemez ve o günahları işleyemezlerdi. Buna göre bu imkanların bulunmaması, onlar için dinde daha uygun olan (aslah) şeydi. O, şöyle buyurmuştur: "Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmanı inkar edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan, yukarı çıkmak için kullanacakları merdivenler yapardık". Pek ala biliniyor ki Allah bunları kafirlere verdiği için inkara saplandılar, şayet müminlere vermiş olsaydı onlar imanlarında devam edeceklerdi, fakat Allah böyle yapmadı. En doğrusunu bilen Allah'tır. Cenab-ı Hakk'ın "Allah onlara bunlarla eziyet çektirmeyi diliyor" mealindeki beyanı da bunu teyit eder.
İkincisi, irade, hakikatte çeşitli seçeneklerden birini dileyen her faile ait bir nitelik ise ve Allah Teala bunu niçin verdiğini haber veriyorsa bu, Cenab-ı Hakk'ın onu tercih ettiğini gösterir. Dolayısıyla herkesin fiilinden tezahür eden şey, ancak O'nun iradesi üzere ortaya çıkar. O fiil cahillikten veya akılsızlıktan dolayı yapılmış olsa da iki sebepten ötürü ona ulaşamaz: Biri, öyle olacağı zannıyla işi yapar, fakat öyle olmaz. Diğeri, olmayacağını bildiği bir şeye teşebbüs ettiğinde de abesle iştigal etmiş ve akılsızca davranmış olur. Cenab-ı Hak bu her iki halden de münezzehtir. Bu durumda O'nun fiilinin, irade ettiği şekilde vuku bulduğu sabit olmuştur. Aksi takdirde O'na bilgisizlik ve akılsızlık niteliği nispet edilmiş olur. Bu iki nitelik ise O'ndan rablığı yok eder.
Şunu da belirtelim ki Mutezile, tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerimeyi iki anlama yönlendirmiştir. Birincisi, takdim ve tehir işlemi yapmıştır. Yani "inkar edenler, kendilerine verdiğimiz fırsatı sakın günahlarını artırmak için verdiğimizi sanmasınlar, onlara verdiğimiz fırsat ancak hayırlarını artırmak içindir". Bu anlam, iki açıdan yanlıştır. Biri, tevil yoluyla hayrı şer, şerri de hayır yerine koymak ve ayetin kendi bağlamını ve kuruluş düzenini değiştirmek caiz görülürse, o zaman vad ve tehditle, emir ve nehiyle, helal kılmak ve haram kılmakla ilgili bütün ayetlerde aynı şeyin caiz olması gerekir. Bu durumda da dünyanın bütün işleri tersine döner. Diğeri, şayet böyle olsaydı, Resulullah'ın da böyle zannetmesi gerekirdi, çünkü dinde aslah, yani en uygun olan şey zannedilir ve hoşa giden hale gelirdi. Bunun kendileri için hayır olduğunu zannedenler hiçbir şeyin farkında olmadıkları değil, aksine her şeyin farkında oldukları ortaya çıkardı. Üstelik ayetteki sanmak anlamına gelen "yehsebenne" fiili, bir kıraatte gaip sigasıyla okunmuştur. Kafirler bunun ne zaman kötü olduğunu sanmışlardır ki ondan dolayı sorguya çekilsinler? Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
İkincisi, Mutezile'ye mensup alimler şöyle demiştir: Bu ilahi beyan işin varacağı sonucu haber vermektedir. Nitekim Cenab-ı Hak başka bir ayette şöyle buyurmuştur: "Firavun ailesi onu bulup aldı. Ama sonunda o kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı". Halbuki onlar, Musa'yı bunun için bulup almış değillerdi. Bu, bir kimsenin, hırsıza "Sen elin kesilsin diye hırsızlık yaptın" denmesi gibidir. Keza "ölmesi için doğurun, ve yıkılması için bina yapınız", denmesi gibidir. İnsanlar bu sözleri, işlerin akıbetini düşünmeyen kişilere tenbih ve uyarı olsun diye söylerler, çünkü onlar akıbetten gafil oldukları için ihtirasla o işlere sarılıyorlar. Her türlü kusur ve eksiklikten münezzeh olan Allah Teala'nın, anlatıldığı gibi yapması muhtemel değildir. İnsanın, ben ölmek için doğdum veya binayı yıkmak için yaptım, demediğini görmez misin? Her ne kadar işin sonu oraya varırsa da insan o işi bunun için yapmamaktadır; daha önce de söylediğim gibi o, ancak vaizlerin söylediği bir sözdür. İşte bundan dolayı söz konusu görüş yanlıştır. Firavun'un kavmine gelince, Cenab-ı Hak, onlar için Musa'nın bir düşman ve hüzün sebebi olmasını değil, kendi nezdinde ilahi iradeye göre öyle olacağını söylemektedir. İşte açıklamaya çalıştığımız ayet de böyledir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Biz bu işin dikkate alınacak hikmet yönünü anlatmış olduk. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Bu konuda asıl olan şudur: Allah Teala, kendisine düşmanlığı tercih edecek ve ayetlerine inatla karşı koyacak kişileri bilir. O'nun iradesi ise -olmayacağını bilmesine rağmen- insanın iman etmesidir. Bu asla onun dostluğuna ihtiyacı olduğu için veya dilediği bazı şeylere onun galip geleceğinden dolayı değildir. Allah, bu türlü nitelemelerden çok yücedir.
Yorumu Yorumla
-
yahsebenne (يَحْسَبَنَّ)
Kelimenin kökü h-s-b harflerinden oluşur.
İbn Fâris, h-s-b kökünün temelinde saymak, miktar belirlemek, hesap etmek ve eldeki verilere dayanarak bir zanda bulunmak (sanmak) anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "husbân" kavramını, kesin bilgiye (yakîn) dayanmayan, aklın yüzeysel ve aceleci bir değerlendirmeyle vardığı kanaat ve sanı olarak açıklar. Fiilin sonundaki şeddeli "nun" harfi (nûn-u tekid), eylemin şiddetle yasaklandığını gösterir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi ayetin sosyolojik bağlamı üzerinden okur. Mekke elitlerinin veya Medine'deki münafıkların dünyevi refahlarının devam etmesini ilahi bir onay veya "lütuf" sanmaları; aklın sadece dışsal ve maddi sebeplere bakarak ürettiği son derece sığ ve yanıltıcı bir "hesaplaşma/zan" eylemidir. Kur'an, "sakın sanmasınlar" (lâ yahsebenne) diyerek bu materyalist aklın çalışma biçimini temelden reddeder.
keferû (كَفَرُوا)
Kelimenin kökü k-f-r harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, k-f-r kökünün temel anlamının bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, karanlığa gömmek ve saklamak olduğunu belirtir. Tohumu toprağın altına gizlediği için çiftçiye etimolojik olarak kâfir denmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "küfür" kavramını fıtri gerçeğin, ilahi nimetin veya mutlak hakikatin (tevhidin) üzerini bilinçli bir nankörlük ve inatla kapatmak olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın semantik uzayı içindeki yerini inceler. İzutsu'ya göre küfür, salt zihinsel bir inançsızlık değil; Allah'ın evrendeki nimetlerine ve müdahalelerine karşı duyulan aktif bir "nankörlük" ve körlüktür. Ayette bu zümrenin ömrünün uzatılmasını kendileri için hayır "sanmaları" (yahsebenne), tam da hakikatin üzerini örten bu hastalıklı "küfür" psikolojisinin doğal bir sonucudur.
numlî (نُمْلِي)
Kelimenin kökü m-l-y harflerinden gelir.
İbn Fâris, m-l-y kökünün temelinde uzun zaman geçmesi, genişlik, mühlet vermek ve ipi uzatmak anlamlarının bulunduğunu belirtir. Etimolojik olarak atın veya devenin serbestçe otlaması için boynundaki ipin yavaş yavaş gevşetilmesi eylemini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "imlâ" eylemini, birine eylemlerinde serbestiyet tanıyarak onun ömrünü uzatmak ve cezayı erteleyerek ona süre vermek olarak açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve psikolojik boyutunu muazzam bir şekilde analiz eder. Mühlet vermek (ipi uzatmak) dışarıdan bakıldığında özgürlük ve rahatlık gibi görünse de; Kur'an bu fiili bir "istidrac" (fark ettirmeden helake sürükleme) metaforu olarak kullanır. İp uzadıkça suçlu kendini güvende hisseder, kibri artar; ancak ipin ucu mutlak otoritenin elindedir ve süre dolduğunda o ip boyna dolanan bir tuzağa dönüşür.
hayrun (خَيْرٌ)
Kelimenin kökü h-y-r harflerinden oluşur.
İbn Fâris, h-y-r kökünün temelinde fayda, iyilik, insanın doğası gereği yöneldiği üstünlük ve erdem anlamlarının yattığını belirtir. Şerrin mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "hayr" kavramını akıl ve fıtrat tarafından her zaman arzu edilen, mutlak anlamda fayda sağlayan şey olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Cahiliye ahlakı ile İslam ahlakı arasındaki değer (axiology) çatışması üzerinden inceler. Cahiliye toplumunda uzun yaşamak, güç sahibi olmak ve servet biriktirmek ontolojik olarak "hayr" (mutlak iyilik) kabul edilirken; Kur'an, eğer bu uzun yaşam inkara ve zulme hizmet ediyorsa bunun bir "hayır" değil, bizzat felaketin (şerrin) kendisi olduğunu ilan ederek, Arap aklındaki geleneksel "fayda" algısını paramparça eder.
enfusihim (لِأَنْفُسِهِمْ)
Kelimenin kökü n-f-s harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, n-f-s kökünün soluk almak, kan, varlığın özü ve bizzat kendi (zat) anlamlarına dayandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kavramını insanı var eden ruh, idrak merkezi ve bilinçli kimlik olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "kendi nefisleri için" vurgusunun din psikolojisindeki yerine dikkat çeker. Zamanın (ömrün) uzatılması biyolojik bedene veya dünyevi statüye fayda sağlıyor gibi görünse de; artan her günah, insanın ontolojik özüne, vicdanına ve ebedi "nefsine" onarılmaz bir zarar vermektedir. Kur'an, fani beden ile ebedi nefs arasındaki bu ölümcül çelişkiyi yüzlerine vurur.
yezdâdû (لِيَزْدَادُوا)
Kelimenin kökü z-y-d harflerinden gelir.
İbn Fâris, z-y-d kökünün temel anlamının artmak, çoğalmak, büyümek ve bir şeyin aslının üzerine eklenti yapmak olduğunu belirtir. Eksilmenin (naks) zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "ziyade" eylemini bir miktar veya niteliğin zamanla katlanarak büyümesi olarak tanımlar. Angelika Neuwirth, ayetin polemik kurgusundaki sarsıcı ironiye dikkat çeker. Normal şartlarda "artmak/çoğalmak" (ziyade) insan fıtratında pozitif bir beklentidir (malın artması, ömrün artması gibi). Ancak Kur'an, cümlenin akışını birden tersine çevirerek (beklenmedik bir şekilde); uzayan ömrün ve mühletin pozitif bir şeye değil, sadece "günahın katlanarak artmasına" (yezdâdû ismen) hizmet ettiğini vurucu bir edebi diyalektikle ortaya koyar.
ismen (إِثْمًا)
Kelimenin kökü e-s-m harflerinden oluşur.
İbn Fâris, e-s-m kökünün temelinde gecikmek, yavaşlamak ve insanı hayırdan (iyilikten) alıkoyup geri bırakan şey anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ism" kelimesini, insanı sevaptan, erdemden ve ilahi rızadan geciktiren, onu ahlaki olarak çökerten her türlü kasıtlı suç ve günah olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, kavramın Cahiliye'den Kur'an'a geçişteki anlamsal evrimini inceler. İslam öncesinde bu kök daha çok kabile kurallarını ihlal etmeyi veya sosyal bir ayıbı ifade ederken; Kur'an "ism" kelimesini alıp onu doğrudan evrensel ilahi yasaya isyan etme, kendi ontolojik varlığını kirletme ve mahşerde mutlak cezayı gerektiren "kasıtlı günah" anlamında devrimci bir teolojik terime dönüştürmüştür.
azâbun (عَذَابٌ)
Kelimenin kökü a-z-b harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, a-z-b kökünün "tatlı su" (azb) ve "engellemek/men etmek" şeklinde iki anlama geldiğini; kişinin suça geri dönmesini "engelleyen", onu kötülükten alıkoyan şiddetli acıya bu kökten hareketle "azap" dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "azap" kavramını, insanın iradesini kıran, onu şiddetle sarsan ve fıtratına aykırı düşen son derece ağır bedel ve ceza olarak açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki varlığına dikkat çekerek, Süryanice ve Aramicede de Ortadoğu dinlerinin ortak eskatolojik (ahiret odaklı) ceza terimi olarak kullanıldığını ifade eder.
muhîn (مُهِينٌ)
Kelimenin kökü h-v-n harflerinden gelir.
İbn Fâris, h-v-n kökünün temelinde zayıflık, gevşeklik, hafiflik, alçalmak ve hakaret bulunduğunu belirtir. Ağırlığın, saygınlığın ve vakarın mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "ihânet/mehânet" kavramını, insanın onurunu, şerefini ve izzetini sıfırlayan, onu rezil edip değersizleştiren durum olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, azabın sıfatı olarak "elim" (acı verici) veya "azîm" (büyük) kelimeleri yerine "muhîn" (aşağılayıcı/rezil edici) kelimesinin seçilmesindeki sosyolojik zarafeti analiz eder. Dünyada kendilerine mühlet verilen, uzun yıllar boyunca servet ve iktidar içinde yaşayarak kibre kapılan bu "elit" kesimin en büyük zaafı statüleri ve egolarıdır. Onlara verilecek en büyük ceza sadece fiziksel bir acı (azap) değil; o şişkin egolarının ve sahte şereflerinin mahşer meydanında mutlak bir şekilde parçalanarak "ontolojik bir aşağılanmaya" (muhîn) maruz bırakılmasıdır. Kelime, kibrin tam kalbine saplanan ilahi bir kılıçtır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla