Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 172. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 172. Ayet

    اَلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَصَابَهُمُ الْقَرْحُۜۛ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا مِنْهُمْ وَاتَّقَوْا اَجْرٌ عَظ۪يمٌۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżîne-stecâbû li(A)llâhi ve-rrasûli min ba’di mâ esâbehumu-lkarh(u)(c) lilleżîne ahsenû minhum vettekav ecrun ‘azîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bunca yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve peygamberin çağrısına koşanlar var ya işte onlardan bu güzel davranışta bulunan ve karşı gelmekten sakınanlar için de büyük mükafat vardır.


      Allah'ın ve peygamberin çağrısına koşanlar. Bu konuda şöyle denilmiştir: Onlar, aziz ve celil olan Allah'ın ve Resulullah'ın kendilerini davet ettikleri şeye uydular ve emrettikleri şeye itaat ettiler. Bunca yara aldıktan sonra, yani yaralandıktan sonra. Şöyle de denilmiştir: Onlar Uhud'ta yaralar aldıktan sonra küçük Bedir'e çağrıldılar ve bu çağrıya hemen uydular. İşte Allah'ın ve peygamberin çağrısına koşanlar mealindeki ayet bunu dile getirmektedir.

      İşte onlardan bu güzel davranışta bulunanlar. Yani onca yaralar aldıktan sonra da bu çağrıya uyanlar ve Hz. Peygamber'le birlikte savaşa katılanlar. Karşı gelmekten sakınanlar. Yani Hz. Peygamber'e karşı gelmekten ve çağrıya uymamaktan sakınanlar. Bu ilahi beyanın, cehennemden ve onun azabından sakınanlar anlamına gelmesi de muhtemeldir. İşte onlar için de büyük mükafat vardır. Yani cennette büyük mükafat ve bol ecir vardır. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        istecâbû (اسْتَجَابُوا)

        Kelimenin kökü c-v-b harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, c-v-b kökünün temelinde bir şeyi delmek, yarmak, ortasından geçmek ve bir sese/çağrıya karşılık vermek anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik olarak, karanlığı veya sessizliği delip geçen bir nida ile o nidaya verilen karşılıktır. Râgıb el-İsfahânî, fiilin "istif'âl" babında (istecâbe) gelmesinin, basit bir cevap vermekten öte; çağrıyı aktif olarak arzulamak, ona gönüllüce yönelmek ve emredileni tam bir teslimiyetle yerine getirmek olduğunu açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi Uhud Savaşı'nın hemen ardındaki travmatik bağlam (Hamrâü'l-Esed gazvesi) üzerinden psikolojik bir düzlemde analiz eder. Askerlerin ağır yaralı, yorgun ve yenilgi psikolojisi içinde olmalarına rağmen, peygamberin "düşmanı takip etme" çağrısına derhal "icabet etmelerinin" (istecâbû); insan doğasının sınırlarını aşan, korkuyu ve bedensel acıyı iradeyle parçalayan sarsılmaz bir ruhsal direniş ve sadakat eylemi olduğunu vurgular.

        esâbehum (أَصَابَهُمُ)

        Kelimenin kökü s-v-b harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, s-v-b kökünün atılan bir okun hedefini tam ortasından vurması, isabet etmesi ve sağanak yağmurun tam gerektiği yere şaşmadan düşmesi anlamlarına dayandığını belirtir. Sapmanın, ıskalamanın ve tesadüfün mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "isabet" eylemini bir amacın hedefine milimetrik olarak ulaşması şeklinde tanımlar; olumlu veya olumsuz tüm hedefe varışlar için kullanılır. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an felsefesindeki ontolojik yerine dikkat çeker. Savaşta alınan ağır yara ve yenilginin insanı "vurması/isabet etmesi", Cahiliye dönemindeki gibi kör ve nedensiz bir zaman (Dehr) oyunu değildir. Bu isabet, mutlak bir evrensel yasa (sünnetullah) çerçevesinde itaatsizliğin (okçuların hatası) faturasını şaşmadan bulan kozmik ve rasyonel bir eylemdir.

        el-karhu (الْقَرْحُ)

        Kelimenin kökü k-r-h harflerinden gelir.

        İbn Fâris, k-r-h kökünün temel anlamının bedende açılan derin yara, etin kesilmesi ve şiddetli fiziksel acı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi insanın iç dünyasında hissettiği soyut kederden (hüzün) ayırır; ona göre "karh", dışarıdan gelen bir silah darbesiyle bedenin bütünlüğünün bozulması, kanayan ve somut olarak acı veren dışsal yaralanmadır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi tasvir gücüne odaklanır. Kur'an'ın sıradan bir "zarar" veya "sıkıntı" kelimesi yerine, doğrudan etin yarılması anlamına gelen "karh" kelimesini seçmesi; savaş meydanındaki o kanlı dehşeti, kılıçların bedende açtığı kesikleri okuyucunun adeta kemiklerinde hissetmesini sağlayan muazzam bir kinestetik (duyusal) metaforudur. İman, bedenin bu acıdan muaf olması değil, etin yarılmasına rağmen iradenin ayakta kalabilmesidir.

        ahsenû (أَحْسَنُوا)

        Kelimenin kökü h-s-n harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, h-s-n kökünün güzellik, iyilik, estetik kusursuzluk ve çirkinliğin/kötülüğün (kubh) zıttı olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ihsan" kavramını sıradan bir adalet veya görev ifasından ayırır. Ona göre ihsan, kişinin vermesi gerekenden daha fazlasını kendi özgür iradesiyle vermesi ve yaptığı eylemi en mükemmel, en estetik formda gerçekleştirmesidir. Toshihiko Izutsu, ihsan eylemini Kur'an ahlak sisteminin (etik) şahikası olarak konumlandırır. İzutsu'ya göre, ağır yaralı ve psikolojik olarak tükenmişken ("karh" isabet etmişken) bile düşmanı takip emrine uymak ve görevi eksiksiz yapmak, sıradan bir itaat değil; insanın ahlaki kapasitesinin sınırlarını zorlayan, insanı "muhsin" (iyiliği var eden) mertebesine çıkaran olağanüstü bir varoluşsal estetik ve ruhsal güzellik göstergesidir.

        ittekav (وَاتَّقَوْا)

        Kelimenin kökü v-k-y harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, v-k-y kökünün temelinde bir şeyi korumak, himaye etmek ve dışarıdan gelecek tehlikelere karşı bir nesneyi kalkan (siper) yapmak anlamlarının yattığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "takva" kavramını insanın nefsi ile korktuğu şey (ilahi azap veya ahlaki çöküş) arasına sarsılmaz bir koruyucu kalkan yerleştirmesi, kendini günaha karşı savunmaya alması olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Uhud sonrası kriz yönetimi bağlamındaki sosyo-politik işlevini inceler. Bu ayetteki "takva", salt pasif bir dindarlık veya inzivaya çekilme eylemi değildir. Yenilgiden hemen sonra düşmanı takibe çıkmak, Medine toplumunun onurunu, caydırıcılığını ve İslami birliği düşmanın olası imha saldırılarına karşı "korumaya almak" (v-k-y); yani en aktif, stratejik ve sarsılmaz bir askeri/ahlaki siper inşa etmektir.

        ecrun (أَجْرٌ)

        Kelimenin kökü e-c-r harflerinden gelir.

        İbn Fâris, e-c-r kökünün bir iş veya hizmet karşılığında verilen bedel, ücret ve tam karşılık anlamına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak, kırılan bir kemiğin kaynayıp onarılmasına ve telafi edilmesine de bu kökten dolayı "cebr/ecr" denilmiştir. Christoph Luxenberg, kelimenin Geç Antik Çağ'daki ticari terminolojisine dikkat çeker. Süryanice ve Aramicede "agar" (ücret/maaş) formunda bulunan bu kelimenin, dönemin ticaretle yoğun şekilde uğraşan Hicaz toplumuna son derece tanıdık, somut ve rasyonel bir kavram olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kavramın teolojik dönüşümünü analiz eder. Kur'an, tamamen seküler ve ticari bir terim olan "ücreti" alır ve manevi bir düzleme taşır. Yaralı halde (karh) sefere çıkanların dünyevi hiçbir beklentisi veya ganimeti yoktur; onların bu benzersiz fedakarlığının "ücretini" ödeyecek olan yegane makam, mutlak adalet sahibi olan Allah'tır.

        azîmun (عَظِيمٌ)

        Kelimenin kökü a-z-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, a-z-m kökünün temelinde büyüklük, kuvvet, iri olma ve şiddet anlamlarının bulunduğunu belirtir. Bedeni ayakta tutan sarsılmaz ve sağlam yapı olduğu için "kemik" (azm) kelimesi de aynı köktendir. Etimolojik olarak hakiki ve sarsılmaz bir büyüklüğü ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "azîm" kavramını, hacmi, değeri veya şiddeti o kadar büyük olan ki insanın aklı, duyuları veya hayal gücü tarafından sınırları tam olarak kavranamayan şey olarak tanımlar. Angelika Neuwirth, kelimenin eskatolojik (ahiret odaklı) retorikteki yerini inceler. Uhud Savaşı'nın ana çıkış noktası olan dünyevi "ganimet" krizine karşılık Kur'an, Allah'ın vereceği ecrin (ücretin) sıfatı olarak "azîm" kelimesini kullanır. Bu isimlendirme, insanların uğruna savaşıp birbirine düştüğü fani dünyalıkların (ganimetin) ne kadar küçük, basit ve değersiz olduğunu; asıl hedeflenmesi gerekenin akıllara durgunluk veren (azîm) sonsuz ilahi ödül olduğunu muazzam bir değerler hiyerarşisiyle tesciller.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X