Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 170. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 170. Ayet

    فَرِح۪ينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۙ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذ۪ينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْۙ اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۢ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ferihîne bimâ âtâhumu(A)llâhu min fadlihi veyestebşirûne billeżîne lem yelhakû bihim min ḣalfihim ellâ ḣavfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      169-170. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilakis onlar diridirler; Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rab'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehid kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.

      Allah Yolunda Öldürülenler

      Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bu mealdeki ayetin yorumu konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Denilmiştir ki münafıklar, Bedir ve Uhud'ta şehid olanlar hakkında onlar ölüp gittiler, demişlerdi. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah, Bedir'de ve Uhud'ta Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! mealindeki ayeti indirdi. Yani onlar, diğer ölüler gibi değildir; bilakis onlar Rableri katında diridirler. Şöyle de denilmiştir: İnkar edenler, öldürülen biri asla yaşamaz ve tekrar diriltilmez, diyorlardı. Allah Teala da; bilakis başka ölüler diriltilip yaşadıkları gibi onlar da yaşıyorlar, tekrar diriltilmişlerdir diye buyurmuştur. Şöyle bir yorum da yapılmıştır: Araplar ölüp de adı sanı kalmayan kimse için "artık o, ölüdür" diyorlardı, çünkü geride onu anan biri kalmamıştır. İşte Allah yolunda öldürülenler için "öldüler", yani adları anılmıyor dediler. Aziz ve celil olan Allah ise onların toplumda anıldıklarını haber vermiştir: Melekler ve insanlar toplumunda. Şehitlerin insanlar tarafından anılması, halk arasında açık ve bilinen bir husustur.

      Şöyle de söylenmiştir: Bilakis onlar Rableri katında diridirler mealindeki ifade, onlar yaptıklarının karşılığını yaşarken gördükleri gibi öldürüldükten sonra da amellerinin karşılığını alacaklardır; binaenaleyh onlar, yaptıklarının sevabını almak konusunda yaşayan insanlar gibidir; dolayısıyla ölü sayılmazlar. Şöyle de denilmiştir: İnsanların dünya hayatı zorluk ve meşakkatten ibarettir. Bunun için de iyilik yapmak suretiyle ahiret hayatını mutlu kılmakla emredilmişlerdir. Müminler hemen bu emri yerine getirmiş, ve ahiret planında kendilerini diri hale getirmişlerdir. Bundan dolayı onlar için diridirler denilmiştir. Kafirler ise kendilerini diriltemeyip aksine öldürülmüşlerdir. İşte bu yüzden müminler için diridirler, kafirler için de ölüdürler denilmiştir. Müminler hayatlarından faydalandıkları için diri, kafirler ise faydalanamadıkları için ölü diye isimlendirilmişlerdir. Nitekim aziz ve celil olan Allah'ın, kulaklarından, dillerinden ve gözlerinden gereği gibi yararlanmadıklarından onlar hakkında "sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler" diye buyurduğunu görmez misin? Bunlardan gereği gibi faydalanan müminler için ise böyle bir şey söylememektedir. İşte bundan dolayı müminler hayatlarından faydalandıkları için diri, kafirler faydalanmadıkları için ölü diye nitelenmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Müminlerin ruhları cennete, kafirlerin ruhları da cehenneme arz olunur. Şehitlerin ruhları ise, diğer müminlerin ruhlarının tatmadıkları lezzetleri tadarlar. Firavun ailesinin ruhları da diğer kafirlerin ruhlarının tatmadıkları acıları ve şiddeti tadarlar. Allah Teala'nın şehitlere başkalarından daha çok lütufta bulunması sebebiyle onlar diridirler diye nitelenmeye hak kazanmışlardır. Cenab-ı Hakk'ın şu beyanına baksana: Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rab'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Bazıları da şöyle dedi: İnsanlar Bedir ve Uhud'ta şehit edilenler için kendi aralarında, falancı öldü, falancı da öldü, diyorlardı. Cenab-ı Hak da; "Allah yolunda öldürülenler için 'ölüler' demeyin!" buyurmuştur.

      Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rab'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Mesruk'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: Abdullah b. Mesud'a Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! mealindeki ayeti sordum. O, ben de bunu Resulullah'a sormuştum, şu cevabı vermişti, dedi: "Allah katında onların ruhları, yeşil kuşların bedenlerinde bulunur. Kuşlar için Arş'ta asılı kandiller vardır; cennette istedikleri yerlere uçar gider, sonra kendilerine dönerler". Bu, uzun bir hadistir.

      Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehid kardeşlerini de müjdelerler. İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onlara, kendilerine katılacak olan şehitlerin yazılı olduğu sayfalar iner, bu sayede onları müjdelerler. Şöyle de denilmiştir: Onlar, aynı din ve konumda iken kendilerinden ayrıldıkları kardeşlerini, Allah'ın kendilerine vermiş olduğu nimetlerle, lütuf ve ihsanlardan sahip oldukları güzelliklerle müjdelerler. Bir de şöyle denilmiştir: Müjdelerler, sevinirler demektir. Henüz kendilerine katılmamış olan, yani kendilerinden sonra dünyadaki kardeşlerinin savaşa devam ettiklerini görmekten ve onların da şehit olup kendilerine katılmalarından sevinirler. Denilmiştir ki Henüz kendilerine katılmamış olan mealindeki beyan ile kendilerinden sonra İslam'a giren kişilerin kastedildiği söylenmiştir. "İstibşar" kelimesi, sevinmek veya müjdelemek anlamına gelir. Sanki onlar, Allah katındaki konumlarını ve itibarlarını kavimlerinin de bilmeleri için onları müjdelemek isterler. Nitekim başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: "Ona, 'Cennete gir' denildi. 'Rabbimin beni bağışladığını ve güzel biçimde ağırlananlardan eylediğini keşke kavmim bilseydi!' dedi".

      Şehitlerin Diri Olması

      Şöyle denilmiştir: Ölüm tabii ve dıştan gelen (arazi) olmak üzere iki çeşit olduğu gibi, hayat da tabii ve dıştan gelen (arazi) olarak iki çeşittir. Dıştan gelen hayatın da çeşitleri vardır. Birincisi, din ve itaatle yürüyen hayat. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Ölü iken dirilttiğimiz kimse gibi olur mu?" İkincisi, ilimle, basiret ve uyanıklıkla yürüyen hayattır. Nitekim alime diri, cahile de ölü denilmiştir. Üçüncüsü, zinet ve şerefle yaşamaktır. Nitekim Cenab-ı Hak, "Üzerine yağmur indirdiğimizde toprak canlanıp kabarır. Ona can veren, elbette ölülere de can verir" mealindeki ayette, kuruyan toprağa ölü, üzerinde bitkilerin yetiştiği toprağa da diri adını vermiştir. Dördüncüsü, zikir ve lezzet hayatıdır. Cenab-ı Hak şehitlerin kendi katında diri olduklarıyla ilgili verdiği haberle, burada sözünü ettiğimiz hayat çeşitlerinden birini kastetmiş olması mümkündür. Zikir ve lezzet hayatını, zinet ve şeref hayatını, daha önce dünya ehli ile yaşayıp ilimle geçen hayatı veya din ve ibadetle geçen hayatı kastetmiş olabilir. Zira her ne kadar dünyada uygulanan hükümlere göre ve dünya ehli nezdinde gerçekten bedenen ölmüş olsalar da, onların şehit olmadan önceki amelleri aynen devam etmektedir.

      Mürted Olan Kişinin Mirası

      Bu anlatılanlar, bizim mürted hakkındaki görüşümüzü desteklemektedir: İnsan savaş ülkesine (darulharb) katıldığında şahsı ve malı konusunda ölü hükmüne girer; her ne kadar kendisi diri olsa da miras taksimi, borçlarının ödenmesi vb. konularda ölü gibi hükmolunur. Şehitlerin kendileri ve malları konusunda da, her ne kadar Allah katında diri olsalar da, tekrar dünyaya dönmeyecekleri için dünya hükmüne göre ölü kabul edilir. Mürted de böyledir; her ne kadar o gerçekte ve Allah nazarında diri olsa da tekrar bizim ülkemize dönmeyeceği için kendisi ve malı hakkında ölü hükmü uygulanır. Allah katında diri olan birinin bizim nazarımızda ölü sayılması caiz olunca, bizim nazarımızda diri olan birinin Allah katında ölü sayılması da caiz olur. En doğrusunu bilen Allah'tır. Tabii hayat, ruhun kendisiyle var olduğu asli hayattır. Tabii ölüm ise kişinin helaki ve yok olmasıdır. En doğrusunu bilen Allah'tır. Dıştan gelen (geçici) ölüm ise kişinin bilgisiz oluşudur. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ferihîne (فَرِحِينَ)

        Kelimenin kökü f-r-h harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, f-r-h kökünün temel anlamının göğsün genişlemesi, ruhsal bir hafiflik hissetmek, coşku ve ağırlığın/hüznün mutlak zıttı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ferah" kavramını anlık, yoğun ve insanı sarhoş eden şiddetli bir haz ve sevinç durumu olarak tanımlar. Kur'an'da bu kelimenin dünyevi zevkler için kullanıldığında genellikle "kibirli bir şımarıklık" olarak yerildiğini, ancak ilahi bir lütfa bağlandığında ruhun mutlak ve meşru tatminini ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimeyi önceki ayetteki "öldürülme" (kılıçtan geçirilme) trajedisiyle karşılaştırmalı olarak analiz eder. Savaş meydanında bedenleri parçalanarak dünyevi anlamda en büyük acıyı tatmış olan bu kişilerin, hemen bir ayet sonra "ferihîne" (coşku içinde sevinçliler) olarak tasvir edilmesi, dünyevi mantığı altüst eden bir varoluşsal devrimdir. Bu sevinç, sıradan bir mutluluk değil; mutlak hakikatle karşılaşmanın, vaat edilenin gerçek olduğunu görmenin yarattığı eşsiz bir eskatolojik (ahiret boyutuna ait) varoluşsal vecd (ekstaz) halidir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı psikolojik bir düzlemde okuyarak, şehitlerin dünyevi acılarının bittiğini ve ruhlarının mutlak bir hiper-euphoria (sonsuz neşe) durumuna geçtiğini vurgular.

        âtâhum (آتَاهُمُ)

        Kelimenin kökü e-t-y harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, e-t-y kökünün gelmek, ulaşmak, bir şeyi beraberinde getirmek ve birine vermek anlamlarına dayandığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "itâ" (vermek) fiilini, bir nimetin veya lütfun herhangi bir karşılık beklenmeksizin, verenin cömertliği ve inayetiyle doğrudan sunulması olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki bağlamını inceler. Verilen nimetin aracı bir melekle veya nedensellik (sebep-sonuç) zinciriyle değil, failin doğrudan Allah olmasıyla ("Allah'ın onlara verdiği") gerçekleştiğine dikkat çeker. Dünyadaki rızıklar tabiat kanunları üzerinden gelirken, şehitlerin "ferah" duymasına sebep olan bu ilahi veriş, aradan tüm dünyevi yasaların kalktığı, kul ile yaratıcı arasındaki doğrudan, şeffaf ve aracısız ontolojik temastır.

        fadlihi (فَضْلِهِ)

        Kelimenin kökü f-d-l harflerinden gelir.

        İbn Fâris, f-d-l kökünün eksikliğin zıttı olarak artmak, çoğalmak, sınırı aşmak ve ihtiyaçtan/hak edilenden çok daha fazla olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fazl" kavramını adalet (adl) kavramı üzerinden tanımlar. Adalet, kişiye tam olarak hak ettiği bedeli ödemektir; fazl ise, adaletin ötesine geçerek hak edilenden çok daha fazlasını, sonsuz bir ikram olarak sunmaktır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin şehadet felsefesi içindeki asimetrik yapısını analiz eder. İnsan, Allah yolunda fani, sınırlı ve zaten bir gün bitecek olan biyolojik hayatını (bedenini) verir; ancak Allah buna karşılık olarak sınırlı bir "bedel" (ücret) değil, kendi sonsuz hazinesinden bir "fazl" (hudutsuz bir taşkınlık/lütuf) sunar. Şehitlerin coşkusunun (ferihîne) kaynağı, verdikleri küçük bedele karşılık aldıkları bu akıl almaz ilahi asimetridir.

        yestebşirûne (وَيَسْتَبْشِرُونَ)

        Kelimenin kökü b-ş-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, b-ş-r kökünün temelinde insanın derisi (beşere) anlamının yattığını; içsel bir sevincin veya alınan iyi bir haberin, insanın yüzüne/derisine yansıyarak onu aydınlatması ve güzelleştirmesi sebebiyle müjdeye "büşrâ" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istibşar" fiilini (istif'âl babında), müjdeyi aktif olarak arzu etmek, onu almaktan dolayı yüzün parlaması ve bu büyük sevinci başkalarıyla paylaşma isteği olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve psikolojik boyutunu muazzam bir şekilde inceler. Şehitler sadece kendi elde ettikleri nimetler için "ferah" (sevinç) duyup kendi köşelerine çekilmezler; onların bu neşesi taşar ve dünyada kalan yoldaşları için bir "istibşar" (geleceğe dair müjdeli bir beklenti ve coşku) haline gelir. Bintü'ş-Şâtı'ya göre bu kelime, ölümün inananlar arasındaki sosyolojik ve ruhsal kardeşlik bağını koparamadığını, iki boyut (dünya ve ahiret) arasında aktif, canlı ve coşku dolu bir ontolojik iletişimin devam ettiğini kanıtlayan şaheser bir edebi tasvirdir.

        yelhakû (يَلْحَقُوا)

        Kelimenin kökü l-h-k harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, l-h-k kökünün arkadan gelip yetişmek, bir şeye eklenmek, peşine düşüp nihai hedefe ulaşıp birleşmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "luhûk" eylemini, bir gidenin izinden yürüyerek sonuçta onunla aynı makamda buluşmak ve ona kenetlenmek olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Kur'an'ın "kafile/ordu" metaforu üzerinden analiz eder. Şehitler, varoluşsal yürüyüşün menziline (hedefine) önceden ulaşmış seçkin bir öncü birlik (avangart) konumundadır. Onların dünyada çarpışmaya devam eden müminler için hissettikleri duygu, arkadan gelen bu ana ordunun da sağ salim menzile "yetişmesi ve onlara eklenmesi" (luhûk) yönündeki sabırsız ve coşkulu bekleyiştir.

        halfihim (خَلْفِهِمْ)

        Kelimenin kökü h-l-f harflerinden gelir.

        İbn Fâris, h-l-f kökünün bir şeyin arkasında kalmak, peşinden gelmek, ardılı olmak ve ön/yüz (kudüm) kavramının tam zıttı olan arka taraf anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "half" kelimesinin hem mekânsal (birinin arkasında durmak) hem de zamansal (birinden sonra yaşamak) olarak geride kalmayı ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetteki bu kullanımın dünyada kalan müminleri küçümseyen bir ifade olmadığını vurgular. "Onların arkasından/gerisinden gelenler" (min halfihim) nitelemesi, sadece ontolojik bir sıralamayı belirtir. Şehitler mekân ve zaman boyutunu aşarak öne geçmiş, hayatta kalanlar ise aynı kutlu yürüyüşün "artçı" birlikleri olarak arkada sırasını beklemektedir.

        havfun (خَوْفٌ)

        Kelimenin kökü h-v-f harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, h-v-f kökünün yaklaşan bir tehlikeyi sezmek, zarar görme beklentisi, ürperti ve kalbin sükûnetini kaybetmesi anlamlarına geldiğini belirtir. Emniyetin (güvenin) mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "havf" kavramını insanın gelecekte karşılaşacağı muhtemel bir bela, ceza veya acı yüzünden kalbinde hissettiği ağır endişe ve kaygı durumu olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman felsefesinde bu duygunun yerine dikkat çeker. "Havf" her zaman yüzünü geleceğe (henüz yaşanmamış olana) dönen bir duygudur. Şehitler için "onlara hiçbir korku yoktur" (lâ havfun aleyhim) denilmesi, onların önlerindeki sonsuz geleceğin (ahiret hayatının) her türlü riskten, belirsizlikten ve tehlikeden mutlak bir ilahi garantiyle arındırıldığının, geleceğin tamamen steril ve emniyetli kılındığının ilanıdır.

        yahzenûne (يَحْزَنُونَ)

        Kelimenin kökü h-z-n harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, h-z-n kökünün temelinde sertlik, pürüzlülük ve zorluk bulunduğunu; yürünmesi zor, engebeli araziye "hazen" denildiğini belirtir. Etimolojik olarak insanın ruhunu tırmalayan, içini daraltan ve hayatı zorlaştıran acı, keder ve yas halidir. Râgıb el-İsfahânî, "hüzün" kavramını "havf" (korku) kavramından kesin çizgilerle ayırır: Korku gelecekteki bir tehlikeden duyulan endişe iken; hüzün, geçmişte kaybedilen bir şeyden, kaçırılan bir fırsattan veya ayrılıktan dolayı duyulan keder ve pişmanlıktır. Yüzü daima geçmişe dönüktür. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayet sonundaki bu muazzam psikolojik dengeyi analiz eder. Şehitlerin "mahzun olmayacaklarının" (grief duymayacaklarının) belirtilmesi, onların dünyada geride bıraktıkları aileleri, çocukları, yarım kalan işleri veya feda ettikleri gençlikleri için en ufak bir geçmişe dönük pişmanlık (hüzün) duymadıklarını tesciller. Gelecek endişesi (korku) ve geçmiş yası (hüzün) tamamen yok edilmiş; geriye sadece mutlak ve ebedi bir "şimdiki zaman coşkusu" (ferah) bırakılmıştır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X