اَلَّذ۪ينَ قَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُوا لَوْ اَطَاعُونَا مَا قُتِلُواۜ قُلْ فَادْرَؤُ۫ا عَنْ اَنْفُسِكُمُ الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 168. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ali imran suresi, ali imran suresi 168. ayet, ali imran 168, kader, ölüm, kaçınılmazlık, allah
-
Onlar, oturup kardeşleri hakkında, 'Bizi dinleselerdi öldürülmezlerdi' diyenlerdir. De ki: Eğer sözünüzde doğru iseniz, ölümü başınızdan savın!
Kardeşleri hakkında diyenler. Bu beyan hakkında şöyle denilmiştir: Yani din kardeşleri ve tanıdıkları olan münafıklar hakkında. Bizi dinleselerdi. Yani cihada gitmeselerdi öldürülmezlerdi. Şöyle de denilmiştir: Kardeşleri hakkında anlamındaki ifade ile kastedilen, din kardeşleri ve dostları değil, soy ve akrabalık itibariyle kardeşleridir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: "Semud'a da kardeşleri Salih'i gönderdik". Halbuki Salih onların din ve dostluk itibariyle kardeşleri değildi, fakat soy ve akrabalık itibariyle kardeşleriydi. Bizi dinleselerdi; yani cihada gitmeyip evlerinde otursalardı savaşta öldürülmezlerdi.
Ayetin devamında Allah Teala, Nebi'sine, onlara şöyle söyle diye buyuruyor: Ölümü başınızdan savın! Yani ölümü kendinizden def edin; eğer sözünüzde doğru iseniz. Çünkü onlar evlerinde otursalardı öldürülmezlerdi, diyorlardı. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bunun anlamı şudur: Allah yolunda öldürülen biri için böyle olacağı yazılmıştır, evinde ölen birinin de orada öleceği yazılmıştır. Hakkınızda yazılan evde ölmek takdirini def etmeye gücünüz yetmiyor da, kaderlerinde savaşta ölecekleri yazılan kişiler için evlerinde otursalardı ölmezlerdi iddiasını nasıl ileri sürebiliyorsunuz?
Bu ilahi beyan Mutezile'nin iddiasını da reddetmektedir. Onlar, öldürülen insan eceli gelmeden veya ecelini tamamlamadan ölmüştür, diyorlar. Buna göre onlar ve Yahudiler aynı durumdadır; çünkü Yahudilerin, onlar bizi dinleselerdi ve evlerinde otursalardı öldürülmezlerdi şeklindeki iddalarını Cenab-ı Hak; eğer sözünüzde doğru iseniz, ölümü başınızdan savın! anlamındaki beyanıyla reddetmektedir.
Yorumu Yorumla
-
febra (فَبِمَا)
Kelimenin kökü m-v-y (mâ edatı) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, "mâ" edatının çok farklı kullanımları olduğunu belirtir. Burada "febra" (fe + bi + mâ) şeklindeki kullanımda "mâ", vurgu (tekit) veya ism-i mevsul (şey) anlamındadır. Râgıb el-İsfahânî, "mâ" edatının cümleye kattığı anlamsal derinliği inceler. Ayetteki "febra rahmetin" (Allah'tan olan bir rahmet sebebiyle) ifadesindeki "mâ", rahmetin büyüklüğünü, belirsizliğini (nekra oluşuyla gelen azamet) ve peygamberin merhametinin doğrudan ilahi bir kaynağa dayandığını vurgulayan çok güçlü bir edattır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu edatın kullanımını edebi bir şaheser olarak değerlendirir. "Mâ" edatı, peygamberin yumuşak huyluluğunun (lin) onun kişisel bir çabası veya tesadüfi bir karakter özelliği olmadığını; Allah'ın ona bahşettiği muazzam ve tarifsiz bir lütuf (rahmet) olduğunu cümle içinde âdeta gizli bir hazine gibi vurgular.
linte (لِنْتَ)
Kelimenin kökü l-y-n harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, l-y-n kökünün sertliğin ve katılığın zıttı olarak yumuşaklık, esneklik, kolaylık ve naziklik anlamına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak bir maddenin (örneğin deri veya hamur) işlenebilir, esnek kıvamda olması demektir. Râgıb el-İsfahânî, "lin" kelimesini hem fiziksel hem de ahlaki yumuşaklık olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, peygamberin muhataplarına, özellikle de Uhud'da hata yapan Müslümanlara karşı sergilediği toleranslı, affedici, nazik ve şefkatli tutumu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin seçilmesinin ardındaki psikolojik derinliği analiz eder. Savaşın "sert" (şedîd) ve travmatik atmosferinde, peygamberin dağılan bir orduyu "yumuşaklık" (lin) ile yeniden toparlaması; toplumsal psikolojinin onarılmasında, öfke ve şiddetin değil, esnekliğin ve anlayışın (lin) ne kadar hayati bir liderlik vasfı olduğunu gösteren kusursuz bir edebi tasvirdir.
fazzan (فَظًّا)
Kelimenin kökü f-z-z harflerinden gelir.
İbn Fâris, f-z-z kökünün temel anlamının kaba, haşin, katı, acımasız ve rahatsız edici olmak olduğunu belirtir. Etimolojik olarak tadı çok acı veya yenmesi zor olan şeyler için de kullanılır. Râgıb el-İsfahânî, "fazz" kelimesini, konuşma tarzında, davranışlarda ve insan ilişkilerinde görülen, muhatapları kendinden uzaklaştıran, itici "huysuzluk ve katılık" olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı din psikolojisi ve liderlik modeli açısından değerlendirir. "Fazz" karakteri, narsistik, empati yoksunu ve özellikle kriz anlarında (Uhud yenilgisi gibi) emrindeki insanları aşağılayan, onlara sert davranan hastalıklı bir otorite figürünü temsil eder. Kur'an, peygamberin bu tipolojinin tam zıttı olduğunu kesin bir dille ilan eder.
ğalîza (غَلِيظَ)
Kelimenin kökü ğ-l-z harflerinden oluşur.
İbn Fâris, ğ-l-z kökünün inceliğin, zarafetin (rikkat) ve yumuşaklığın zıttı olarak kalınlık, sertlik, kabalık ve yoğunluk anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ğalîza'l-kalb" (kalbi katı) tabirini, başkalarının acılarına, hatalarına ve durumlarına karşı duyarsızlaşmış, şefkat ve merhamet damarları tamamen kurumuş, taşlaşmış bir ruh hali olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Cahiliye döneminin kaba, acımasız ve uzlaşmaz "cehl" (şiddet) kültürü ile ilişkilendirir. İzutsu'ya göre, eğer peygamber bu "kalp katılığına" (ğalîza'l-kalb) sahip olsaydı, Uhud'da ağır hatalar yapan o kitleyi asla affedemez, onları dışlar ve nihayetinde onları tamamen kaybederdi. Kalbin yumuşaklığı ve şefkati, yeni kurulan İslam toplumunun (ümmetin) dağılmaması ve sosyal sözleşmenin (imanın) devamı için hayati bir ontolojik şart olarak sunulur.
lenfaddû (لَانْفَضُّوا)
Kelimenin kökü f-d-d harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, f-d-d kökünün temel anlamının bir şeyi kırmak, parçalamak, dağıtmak ve bir bütünün taneler/parçalar halinde etrafa saçılması olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bir kabın kırılıp içindekilerin hızla ve düzensizce çevreye yayılması (infıdâd) eylemidir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiili insanların bir lider, otorite veya merkez etrafından koparak, dağılıp gitmeleri, terk etmeleri olarak tanımlar. Angelika Neuwirth, kelimenin yarattığı edebi ve sosyolojik imgeyi (tasviri) analiz eder. Ayetteki kurguya göre, eğer peygamber "kaba ve katı kalpli" (fazzan ğalîza'l-kalb) olsaydı, etrafındaki inananlar kitlesi tıpkı kırılan bir camın parçaları veya dökülen bir su gibi hızla "dağılıp gidecekti" (infıdâd). Bu kelime, toplumsal birliğin ve cemaat olmanın ne kadar hassas bir yapıya sahip olduğunu ve bu yapıyı bir arada tutan en güçlü çimentonun liderin ahlakı (şefkati) olduğunu gösteren çok güçlü bir metafordur.
fa'fu (فَاعْفُ)
Kelimenin kökü a-f-v harflerinden gelir.
İbn Fâris, a-f-v kökünün temel anlamının bir şeyi tamamen silmek, izini gidermek (rüzgarın çöldeki ayak izlerini yok etmesi gibi) ve lütfetmek, fazlalık anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "af" eylemini kişinin elinde ceza verme, intikam alma veya kınama yetkisi (gücü) varken, kendisine yapılan hatanın faturasını kasten ve kendi hür iradesiyle silmesi, o hatayı hiç yaşanmamış sayması olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, burada peygambere verilen emrin, Uhud Savaşı'nda kendisine kişisel olarak zarar veren, emrini dinlemeyen ve savaş meydanında onu ölümle burun buruna yapayalnız bırakan kişilere karşı kendi "şahsi/beşeri haklarından vazgeçme" ve onlarla helalleşme eylemi olduğunu analiz eder. Lider, önce kendi nefsindeki kırgınlığı ve öfkeyi silmelidir (af).
vastağfir (وَاسْتَغْفِرْ)
Kelimenin kökü g-f-r harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, g-f-r kökünün bir şeyi örtmek, saklamak ve dış tehlikelere karşı korumak anlamına geldiğini belirtir. Savaşçının başını koruyan "miğfer" kelimesi de aynı köktendir. Râgıb el-İsfahânî, "istiğfar" talebini, Allah'tan günahların üzerini örtmesini ve o günahların ahiretteki cezai yaptırımlarından korumasını istemek olarak açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "af" (kişisel bağışlama) ile "istiğfar" (Allah'ın bağışlamasını isteme) emirlerinin peş peşe (müteselsil) gelişindeki pedagojik ve psikolojik sıralamayı inceler. Lider, toplumu rehabilite etmek için önce kendi iç dünyasındaki öfkeyi temizlemeli ve onları şahsen affetmeli (fa'fu); hemen ardından o hatalı kitleyi ilahi otoriteyle yeniden barıştırmak ve onların manevi kurtuluşunu sağlamak için Allah'tan onlar adına bağışlanma (istiğfar) dilemelidir. Bu, travma sonrası toplumu yeniden diriltme ve onarma sürecidir.
şâvirhum (شَاوِرْهُمْ)
Kelimenin kökü ş-v-r harflerinden oluşur.
İbn Fâris, ş-v-r kökünün temel anlamının bir şeyi ortaya çıkarmak, göstermek, sergilemek ve bal kovanından en iyi balı süzüp almak olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bir konudaki en saf, en doğru ve en iyi fikri çekip çıkarma (istihraç) eylemidir. Râgıb el-İsfahânî, "müşaveret" kavramını, bir problem karşısında en doğru karara ulaşmak amacıyla farklı akılların, tecrübelerin ve görüşlerin bir araya getirilip tartılması (ortak akıl) olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu emrin Uhud Savaşı gibi, tam da istişare (şura) sonucunda alınan bir karar yüzünden büyük bir askeri hata ve felaket yaşanmasının hemen ardından gelmesini muazzam bir "onurlandırma" ve "güven" eylemi olarak değerlendirir. İzutsu'ya göre Kur'an, hata yapan ve mağlup olan o kitleyi karar alma mekanizmasından dışlayıp peygambere mutlak bir diktatörlük yetkisi vermek yerine; onları tekrar "karar alma sürecine" (şura) dahil ederek, onlara duyulan güveni tazeler, toplumsal aidiyetlerini onarır ve onları siyasi bir özne olarak yeniden inşa eder.
azamte (عَزَمْتَ)
Kelimenin kökü a-z-m harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, a-z-m kökünün temelinde bir şeye sıkıca sarılmak, niyetinde kesin olarak kararlı olmak, bükülmezlik ve irade gücü anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik olarak gevşekliğin, kararsızlığın ve tereddüdün mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "azim" kavramını, şura (istişare) sürecinden sonra tüm fikirlerin süzülüp bir karara varılması ve o kararı eyleme geçirme konusundaki sarsılmaz, şüphesiz irade olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi liderlik psikolojisi açısından inceler. "Şâvirhum" (istişare et) emri, katılımcılığı, farklı sesleri duymayı ve demokratik zemini sağlarken; "azamte" (karar verdiğinde/azmettiğinde) fiili, liderin otoritesini, eylem gücünü ve sorumluluğunu pekiştirir. Karar bir kez verildikten sonra artık yeni baştan tartışma, geri dönüş, vesvese veya tereddüt yoktur; azim, iradenin eyleme dönüşmek üzere kristalleşmiş ve çelikleşmiş halidir.
tevekkel (فَتَوَكَّلْ)
Kelimenin kökü v-k-l harflerinden gelir.
İbn Fâris, v-k-l kökünün temel anlamının bir işi başkasına havale etmek, birine güvenmek, dayanmak ve onu kendi yerine vekil tayin etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tevekkül" kavramını, insanın kendi sınırlarını (acziyetini) bilerek, üzerine düşen tüm hazırlıkları, planlamaları ve çabayı (istişare ve azim dahil) eksiksiz yerine getirdikten sonra, o işin sonucunu yaratma kudretine sahip olan mutlak otoriteye (Allah'a) tam bir teslimiyetle güvenmesi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, tevekkülü "imanın en aktif, dinamik ve sarsılmaz eylemi" olarak analiz eder. Uhud gibi ağır bir travmadan sonra, istişare edilip bir karar alındığında (azim), liderin ve toplumun yeniden cesaretle ayağa kalkabilmesi, korkuyu yenebilmesi için ihtiyaç duyduğu yegane metafiziksel dayanak; sonucu tamamen ilahi iradeye bırakmanın verdiği o derin ontolojik huzurdur (tevekkül). Tevekkül, pasif bir tembellik değil, aktif eylemin (azmin) ilahi boyuta (Allah'a) bağlanmasıdır.
yuhıbbu (يُحِبُّ)
Kelimenin kökü h-b-b harflerinden oluşur.
İbn Fâris, h-b-b kökünün temelinde sevmek, değer vermek, bir varlığa içtenlikle bağlanmak, onu aziz tutmak ve nefretin (buğz) zıttı olmak anlamlarının yattığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, sevgiyi/muhabbeti, ruhun iyi, güzel ve doğru bulduğu şeye yönelmesi olarak açıklar. Bu eylem Allah'a nispet edildiğinde ("Allah sever"), insani bir his veya duygusal bir dalgalanma değil; Allah'ın kulundan razı olması, ona inayet etmesi, onu bağışlaması ve eylemlerini en yüksek mertebeden tasdik etmesi (onaylaması) anlamına gelir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, Allah'ın tevekkül edenleri "sevdiğinin" (yuhıbbu) belirtilmesini, kriz sonrası psikolojik onarım bağlamında okur. Uhud mağlubiyetinin ardından içine kapanan, suçluluk hisseden veya korkuya kapılan müminlere; "Hata yaptınız ama istişare edin, azmedin ve sadece bana güvenin (tevekkül edin); işte o zaman benim sevgime ve korumama (muhabbet) mazhar olursunuz" denilerek, aktif, cesur ve umut dolu bir varoluşun kapıları yeniden açılır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla