اَوَلَمَّٓا اَصَابَتْكُمْ مُص۪يبَةٌ قَدْ اَصَبْتُمْ مِثْلَيْهَاۙ قُلْتُمْ اَنّٰى هٰذَاۜ قُلْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 165. Ayet
Daralt
X
-
Düşmanınıza iki mislini verdirdiğiniz kayıp kendi başınıza gelince 'Bu nereden başımıza geldi?' mi diyorsunuz? De ki: 'O, kendinizdendir.' Doğrusu Allah her şeye kadirdir.
Musibet kendi başınıza gelince. Denilmiştir ki Uhud savaşında müminlerden yetmiş kişi şehit edilmişti. Musibet kendi başınıza gelince mealindeki ayet bunun üzerine geldi. Şöyle ki, sizden yetmiş kişi öldürülmüştür. Ama siz de Bedir savaşında bunun iki misline ulaştınız, yetmiş kişiyi öldürmüş, yetmişini de esir almıştınız. Ayette sözü edilen musibetlerin hepsinin Uhud'ta meydana geldiği de söylenmiştir; önce müşrikler dağılmışlar ve hezimete uğramışlar, sonra müminler hezimete uğratılmışlardı. Ayet demek istiyor ki sonunda size gelen musibetin iki mislini başlangıçta onlar görmüşlerdi. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, Cenab-ı Hak bunu, kendilerine teselli olsun diye hatırlatmaktadır. Başlarına gelen o musibete karşı onların başlarına gelenle teselli bulsunlar diye böyle söylemektedir. Yahut müşriklere iki misli musibet verdiğini söyleyerek müminlere olan nimetini hatırlatmakta, bunu da şükretmeleri ve bunun sadece onların başına gelmediğini bilmeleri için zikretmektedir.
Bu nereden başımıza geldi? diyorsunuz. De ki: O, kendinizdendir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, burada bu nereden başımıza geldi? demelerinden dolayı sanki onları azarlamaktadır. Cevaben de o, kendinizdendir diye buyurmaktadır. Onların Rablerine asi olmak ve Peygamber'lerine muhalefet etmek suretiyle yüklendikleri günahtan tövbe etmeyi terk ettiklerinden dolayı Allah kendilerini azarlamaktadır. Çünkü böyle bir sözü ancak kötülükleri işlemekten ve Allah'ın emirlerine aykırı davranmaktan uzak duran insan söyleyebilir. Yasakları işlemek ve Rabbinin emirlerine muhalefet etmek konumunda olanların böyle bir sözü söylemeye hakkı yoktur. Yahut, kendilerini imtihan etmek maksadıyla onların başına bu musibet gelmiştir. Cenab-ı Hakk'ın, kullarını, dilediği her şekilde imtihan etmeye hakkı vardır; çünkü insanların hepsi Allah'ın kuludur. Buna göre bunun bir imtihan olduğunu bilmemeleri yüzünden Allah müminleri kınamaktadır.
Bu nereden başımıza geldi? diyorsunuz. Yani biz müslüman olduğumuz ve Allah yolunda savaştığımız halde; onlar ise müşrik oldukları halde bu nereden başımıza geldi? diyorsunuz. O, kendinizdendir. Yani Resulullah'ı dinlememeniz, mevzinizi muhafaza etme ve benzeri konularda vermiş olduğu emre aykırı hareket etmeniz sebebiyle, kendinizden gelmiştir başınıza. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir".
Bu nereden başımıza geldi? Bu sözü eğer münafıklar söylemişse, o zaman alay anlamına gelir. Yani Muhammed'in zaferi kendisinin kazanacağına dair sözü ve peygamberliği şayet hak idiyse bu bela nereden çıktı? Bu, onların şu sözlerine benzemektedir: "Onlar, bu işte bizim görüşümüz alınsaydı burada öldürülmezdik, diyorlar". Bu, onların Hendek savaşında sarfettikleri: "Allah ve Resulullah'ın vadleri bizleri aldatmaktan ibaretmiş!" sözlerine ve müslüman görünmek konusunda söyledikleri diğer sözlere de çok benzemektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Şayet bu sözü iman ehli söylemiş ise, o zaman başlarına gelen bu belanın nerden kaynaklandığını öğrenmek amacıyla sorulmuştur. Onlar, Allah'ın dininin yardımcıları idiler. Allah Teala da kendi dinine yardım edenlere yardım edeceğini ve Allah'ın yardım ettiği kişileri hiçbir şeyin mağlup edemeyeceğini vadetmişti. Üstelik onlar, düşmanlarının kalplerine korku salınmakla veya düşmanların hezimetini ve bozguna uğradıklarını görmekle de vadolunmuşlardı. Bütün bunlara rağmen mağlup olduklarında soruyorlar: İş neden bizim aleyhimize döndü? Cenab-ı Hak da bunun sebebini açıklıyor: Onların hepsi olmasa da, en azından bir kısmı asi olmuşlar ve Allah'ın yolundan yan çizmişlerdi. Bunun imtihan hakkında olması da caizdir. Çünkü böyle bir şey, günahlardan daha sakındırıcı ve Allah'a itaat noktasında birleşmeye daha çok sevk edici olmakla birlikte, hazan imtihan için de olabilir. Zira böyle bir imtihan, herkesi emre aykırı hareket etmekten sakınmaya çağırır ve insanlar kardeşlerini de bundan engellemeye çalışırlar. Böylece aralarında kaynaşma ve dayanışma meydana gelir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Doğrusu Allah her şeye kadirdir. Yani zafer ve hezimet konusunda her şeyi yapmaya kadirdir. Fakat sizin başınıza gelen o musibet, Rabbinize asi olmanız ve Resulullah'ın emrine aykırı davranmanız yüzündendir. Yahut onlar, Allah'tan bir imtihan olarak başınıza gelmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
esâbetkum (أَصَابَتْكُمْ)
Kelimenin kökü s-v-b harflerinden oluşur.
İbn Fâris, s-v-b kökünün temelinde atılan bir nesnenin (ok veya mızrak gibi) hedefini tam ortasından vurması, isabet etmesi ve yağmurun tam gerektiği yere şaşmadan düşmesi anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik olarak şaşmanın, sapmanın ve ıskalamanın (hata) mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "isabet" eylemini bir amacın hedefine milimetrik olarak ulaşması ve onu vurması şeklinde açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an felsefesindeki ontolojik yerine dikkat çeker. İzutsu'ya göre Kur'an'da bir krizin veya acının insanı "vurması/isabet etmesi", Cahiliye dönemindeki gibi kör, sağır ve nedensiz bir "tesadüf" veya zamanın (Dehr) acımasız bir oyunu değildir; mutlak bir evrensel yasa (sünnetullah) çerçevesinde hedefini şaşmadan bulan kozmik ve rasyonel bir eylemdir.
musîbetun (مُصِيبَةٌ)
Kelimenin kökü s-v-b harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, s-v-b kökünün "hedefi vurmak" temel anlamından yola çıkarak, insanın başına gelen ve onun psikolojisini/bedenini sarsan olaylara "musibet" dendiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin Arapçada önceleri salt ok atıcılığında "hedefin kalbinden vurulmasını" ifade eden nötr bir terimken, sonraları insana isabet eden şiddetli sıkıntılar, felaketler ve belalar için kullanılan özel bir isme (galat-ı meşhur) dönüştüğünü belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Uhud bağlamında kelimenin işlevini inceler. Orduyu sarsan bu "musibet" (70 şehit ve ağır mağlubiyet), tesadüfi bir savaş kazası değil; okçuların tepeyi terk etmesi, ganimet hırsı ve emre itaatsizlik gibi son derece somut, ahlaki ve askeri hataların doğal bir sonucu olarak Müslümanları adeta "tam kalbinden vuran" ve kendi ektikleri acı bir faturadır.
misleyhâ (مِثْلَيْهَا)
Kelimenin kökü m-s-l harflerinden gelir.
İbn Fâris, m-s-l kökünün benzemek, eşdeğer olmak, denklik ve bir şeyin tam karşılığı olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "misl" kelimesini değer, miktar veya vasıf bakımından birbirine denk olan şeyleri tanımlamak için kullanır. Ayetteki "iki misli" (misleyhâ) ifadesi, matematiksel bir kesinlik taşır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, Kur'an'ın kriz anındaki psikolojik ve tarihsel gerçekçiliğine dikkat çeker. Müslümanlar Uhud'da aldıkları ağır darbeye karşı sarsılıp şikayet ederken, Kur'an onlara bir yıl önceki Bedir Savaşı'nda düşmana bunun tam "iki misli" (70 ölü ve 70 esir) darbe vurduklarını hatırlatır. Bu matematiksel hatırlatma, acıyı rasyonel bir dengeye oturtur ve Müslümanları savaşın çift taraflı, kazanç ve kayıplarla dolu nötr doğasıyla sert bir şekilde yüzleştirerek aşırı duygusallaşmayı keser.
ennâ (أَنَّىٰ)
Kelimenin kökü e-n-n veya e-n-y harflerinden oluşur (edattır).
Râgıb el-İsfahânî, bu edatın "nasıl, ne şekilde, nereden" anlamlarına geldiğini ve genellikle içinde şiddetli bir şaşkınlık, hayret veya durumu inkar barındıran retorik soru cümlelerinde kullanıldığını açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin yarattığı psikolojik ve edebi tonu analiz eder. Savaştan hezimetle dönen Müslümanların "Bu da nereden başımıza geldi?" (ennâ hâzâ) şeklindeki feryadı, basit bir bilgi arayışı değildir. Bintü'ş-Şâtı'ya göre bu edat; kendi askeri zaaflarını görmezden gelen, mağlubiyeti kabullenemeyen ve "Peygamber içimizdeyken biz nasıl yeniliriz?" şeklindeki hastalıklı, imtiyazlı bir dokunulmazlık yanılgısının dışa vurumudur. "Ennâ", hatayla yüzleşmekten kaçan aciz bir insan doğasının sesidir.
enfusikum (أَنفُسِكُمْ)
Kelimenin kökü n-f-s harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, n-f-s kökünün soluk almak, varlığın özü (bizzat kendi), kan ve değerli olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kavramını insanı var eden bilinç, irade ve ahlaki tercihlerin idrak merkezi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Kur'an'ın ontolojik sorumluluk sisteminin tam temeline yerleştirir. İzutsu'ya göre "O musibet sizin kendi nefislerinizdendir" (min 'indi enfusikum) teşhisi, dönemin ahlak felsefesinde muazzam bir devrimdir. Suçu dışsal bir kadere, şeytana veya düşmanın gücüne atmak yerine, hezimetin yegane kaynağını bizzat insanın "kendi bencil arzusuna" ve özgür iradesine bağlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ilahi cevabı din psikolojisi açısından ahlaki olgunluğun zirvesi olarak nitelendirir. Kur'an, bu kelimeyle kitleyi mağdur/kurban psikolojisinden şiddetle çekip çıkarır ve hatalarının faturasını tamamen kendi özüne (nefsine) kesebilen aktif, dürüst ve kendiyle yüzleşebilen olgun öznelere dönüştürür.
kadîrun (قَدِيرٌ)
Kelimenin kökü k-d-r harflerinden gelir.
İbn Fâris, k-d-r kökünün temelinde bir şeyin ölçüsünü belirlemek, ona güç yetirmek, sınırını çizmek, kapasite ve planlamak anlamlarının yattığını belirtir. Acziyetin (zaaf) mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "kudret" kavramını, bir eylemi kusursuz bir ölçü, miktar ve bilgelikle gerçekleştirebilme gücü olarak açıklar; "Kadîr", bu gücü sonsuz ve mutlak olan Allah'a ait en temel vasıftır. Angelika Neuwirth, kelimenin ayet sonundaki eskatolojik ve teolojik işlevini (doxology) analiz eder. Yenilginin "kendi nefislerinden" kaynaklandığı (insan iradesinin fail olduğu) gerçeğinin hemen ardından Allah'ın "her şeye Kadîr" olduğunun mutlak bir dille ilan edilmesi büyük bir teolojik denge kurar. Bu bitiş; ordunun hezimetinin Allah'ın gücündeki bir eksiklikten veya evrensel kontrol kaybından kaynaklanmadığını tesciller. Allah hezimete müdahale edip onları kurtarmamıştır (halbuki buna Kadîr'dir); çünkü sünnetullah'ın (ilahi ölçünün) gereği olarak, itaatsizliğin ve ganimet hırsının bedelini bizzat tecrübe etmeleri gerekmiştir. Kadîr olmak, kuralları keyfi olarak bozmak değil, o evrensel ahlaki ölçüyü (kaderi) milimetrik bir adaletle işletmektir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla