هُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 163. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ali imran suresi 163. ayet, ilahi görüş, makam, ali imran 163, ali imran suresi, dereceler, allah, amel
-
Onlar (Allah'ın razı olduğu) Allah katında derece derecedir. Allah onların yaptıklarını görmektedir.
Onlar (Allah'ın razı olduğu) Allah katında derece derecedir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, ancak bu ayet şöyle anlaşılabilir: Dereceler sahiplerinin kastettiği şeylerdir, derekeler ise kastetmeksizin karşılaştıkları şeydir; akıllardaki derk (idrak) gibi, kastetmeksizin aklına gelen şeydir. Şöyle de denilmiştir: Dereceler, yüksek makamlar, derekeler de aşağı seviyeler anlamına gelir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bundan dolayıdır ki bilinen hüviyetiyle cehenneme derekeler, cennete de dereceler diye isim verilmiştir. Hakikatte bunların ikisi de aynı şeydir. Ayet her ikisine de işaret etmektedir.
Yorumu Yorumla
-
deracâtun (دَرَجَاتٌ)
Kelimenin kökü d-r-c harflerinden oluşur.
İbn Fâris, d-r-c kökünün temel anlamının adım adım yukarı çıkmak, merhale kat etmek, bir yolda yavaş yavaş ilerlemek ve yükselmek olduğunu belirtir. Etimolojik olarak fiziksel bir merdivenin basamaklarını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "derece" kelimesinin (çoğulu deracât) hem fiziksel yüksekliği hem de manevi, ahlaki ve ontolojik mertebeleri kapsadığını açıklar. Genellikle olumlu ve yüksek makamlar için "derece", olumsuz ve aşağı doğru inen çukurlar için ise "derke" (çoğulu derakât) kelimesinin kullanıldığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki kullanımın gramatik ve teolojik inceliğine dikkat çeker. Kur'an'ın "Onların Allah katında dereceleri vardır" demek yerine, doğrudan "Onlar Allah katında derecelerdir" (Hum deracâtun) formunu kullanmasının; insanın ontolojik olarak kendi amelleriyle bütünleştiğini, kişinin sahip olduğu makamın bizzat kendi varlığına dönüştüğünü gösteren çok güçlü bir isimlendirme olduğunu analiz eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Cahiliye dönemi ahlakıyla karşılaştırarak inceler. Cahiliye toplumunda insanların "dereceleri/makamları" kabile bağına, servete ve ataların şerefine göre belirlenirken; Kur'an "deracât" kavramı ile yepyeni bir değerler sistemi inşa etmiş, insanları yatay (kavmi) düzlemden çıkarıp tamamen ahlaki eylemlere ve inanca dayalı dikey (ilahi) bir hiyerarşiye yerleştirmiştir.
'inda (عِنْدَ)
Kelimenin kökü a-n-d harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, a-n-d kökünün temelinde bir şeyin kıyısı, yanı, mevcudiyet, hazır bulunma ve huzur anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik olarak fiziksel bir yakınlığı ve aidiyeti ifade eden bir zarftır. Râgıb el-İsfahânî, "inde" kelimesinin sadece fiziksel mekan yakınlığını değil, aynı zamanda manevi bir huzuru, bir otoritenin değerlendirme ve yargı alanını (katını) ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu zarfın "Allah" lafzıyla birleşerek (indallah) oluşturduğu terkibi din psikolojisi ve ahlak felsefesi açısından değerlendirir. İnsanların toplum içindeki statülerinin (derecelerinin) aldatıcı olabileceğini; "indallah" (Allah katında / Onun huzurunda) vurgusunun, insanı diğer insanların onayını ve takdirini aramaktan kurtarıp, mutlak değerini sadece ilahi otoritenin değerlendirme kriterlerine göre belirlemesini sağlayan muazzam bir psikolojik özgürleşme ve varoluşsal odaklanma sunduğunu analiz eder.
basîrun (بَصِيرٌ)
Kelimenin kökü b-s-r harflerinden gelir.
İbn Fâris, b-s-r kökünün gözle görmek, algılamak, bir şeyin içyüzünü ve hakikatini kavramak anlamlarına dayandığını belirtir. Yüzeysel bir bakıştan ziyade, eşyanın mahiyetine nüfuz eden derin bir biliş halidir. Râgıb el-İsfahânî, "basîret" kavramını aklın ve kalbin eşyayı tüm çıplaklığıyla kavraması olarak tanımlar; Allah'ın "Basîr" vasfının, insanların sadece zahiri (dışsal) eylemlerini değil, o eylemleri hangi niyetle, hangi şartlarda ve ne kadar samimiyetle yaptıklarını anında ve eksiksiz müşahede etmesi olduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayet içindeki mantıksal işlevini vurgular. Ayetin başında insanların "dereceler" halinde olduğunun belirtilmesinin ardından Allah'ın "Basîr" vasfıyla anılması, ilahi adaletin mutlak garantisidir. Çünkü derecelerin doğru ve adil bir şekilde dağıtılabilmesi için, eylemleri gerçekleştirenlerin iç dünyasını ve liyakatlerini kusursuz bir şekilde "gören" (Basîr) bir mutlak yargıcın varlığı teolojik bir zorunluluktur.
ya'melûn (يَعْمَلُونَ)
Kelimenin kökü a-m-l harflerinden oluşur.
İbn Fâris, a-m-l kökünün bilinçli, kasıtlı, bir amaca ve niyete yönelik olarak gerçekleştirilen her türlü iş, çaba ve üretim anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Arapçadaki "fiil" ile "amel" arasındaki etimolojik ve felsefi farkı derinlemesine açıklar. Ona göre fiil, cansız varlıklardan veya hayvanlardan da sadır olabilen her türlü harekettir; ancak "amel", mutlaka akıl, irade ve bilinç sahibi bir varlığın seçerek, tasarlayarak ve bir hedefe yönelerek ortaya koyduğu eylemdir. Toshihiko Izutsu, "amel" kavramını Kur'an'ın ontolojik sorumluluk sisteminin en temel yapı taşı olarak değerlendirir. İzutsu'ya göre bu ayette "ya'melûn" fiilinin geniş/şimdiki zaman formunda (sürekli ve aktif bir eylem olarak) gelmesi, insanın pasif bir varlık olmadığını gösterir. Ayetin başındaki ilahi "dereceler" (deracât), Allah'ın keyfi bir lütfu değil; insanın bizzat kendi aklıyla, iradesiyle ve elleriyle sürekli olarak inşa ettiği bu aktif "amellerin" kozmik bir sonucudur. İnsan ne yapıyorsa (amel), ontolojik olarak o mertebeye dönüşmektedir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla