Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 161. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 161. Ayet

    وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ اَنْ يَغُلَّۜ وَمَنْ يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۚ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ kâne linebiyyin en yaġulle vemen yaġlul ye/ti bimâ ġalle yevme-lkiyâme(ti)(c) śümme tuveffâ kullu nefsin mâ kesebet vehum lâ yuzlemûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Hiçbir peygamber savaşanların hakkını zimmetine geçirmez. Kim böyle bir haksızlık yaparsa kıyamet günü, zimmetine geçirdiğini yüklenmiş olarak gelir; sonra herkese kazanmış olduğunun karşılığı, kimse haksızlığa uğratılmaksızın tastamam ödenir.


      Hiçbir peygamber savaşanların hakkını zimmetine geçirmez. Bu mealdeki ayet iki şekilde okunmuştur. Biri "ya' harfi üstünlü olarak "yeğulle", diğeri de "ya" harfi ötreli, "ğayın" harfi de üstünlü olarak "yuğelle" diye. "Ya" harfi üstünlü okunduğunda ayet iki manaya gelir. Biri, hiçbir peygamber asla zimmetine mal geçirmemiştir. Binaenaleyh itham etmemenize en layık olan kişi Resulullah'tır; onu bildiğiniz halde zimmetine mal geçirmekle nasıl itham edebilirsiniz? Denilmiştir ki bazı münafıklar, Resulullah'ın ganimeti aralarında taksim etmeyeceğinden korkmuşlar ve taksim etmesini istemişlerdi. Bunun üzerine ayet nazil olmuştur. Münafıkların, "ganimetin taksiminde adil ol ey Muhammed!" dedikleri ve ayetin bunun üzerine geldiği de söylenmiştir. Diğer ihtimal de kendisi peygamber olarak görevlendirilmeden önce siz onu tanıyordunuz; ihanet ettiğini veya malı zimmetine geçirdiğini asla görmediniz; buna rağmen peygamber olduktan sonra onun adaletsizlikte bulunacağına nasıl ihtimal verirsiniz? Böyle bir ihtimal yoktur. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      "Ya" harfini ötreli olarak okuyana göre ayet yine iki anlama gelir. Yani o, savaşanların hakkını zimmetine geçirmez. Bu anlam ilk yorumla örtüşmektedir. Ayet "en yuğelle" diye okunduğunda Resulullah'a ganimet konusunda hainlik edilmesi anlamına gelir. Ganimet konusunda Hz. Peygamber'e hainlik edilmesi helal ve caiz değildir. Çünkü o, buna muttali olur, Allah Teala yapılan ihaneti Peygamber'ine bildirir. Nitekim bazı rivayetler bunu ifade etmektedir. Hz. Peygamber bir mezarın başına geldiğinde, "o şimdi azap görüyor" demişti. Neden ey Allah'ın Resulu? diye sorduklarında "O ganimetten iki dirhem veya onun kadar bir şey almıştı" diye cevap vermiştir.

      Ganimet malının taksim dışında tutulmasının şöyle bir konumu da olabilir. Malı alan kişi, sahibi bilinmediği için onu almayı helal sayabilir, tıpkı sahibi olmayan bir mal gibi. Bu malı almak ihtiyaç sahipleri için hazan helal olur. Ancak bedelsiz olarak onu almak, hiçbir şekilde helal görülemez. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Kim böyle bir haksızlık yaparsa kıyamet günü, zimmetine geçirdiğini yüklenmiş olarak gelir. Yani kıyamet günü ona bunun hesabı sorulur. Bunun gibi izinsiz olarak başkasının malını alan herkesten onun hesabı sorulacaktır. Bazıları şöyle demiştir: Ganimet konusunda aşırı bir tehdit ifadesi kullanılmıştır, çünkü ganimet malını çalmak fakirlerin ve muhtaçların hakkını bitirmektir veya farklı halk kesimlerine zarar vermektir. Diğer mallar ise böyle değildir. Denilmiştir ki tehdit bu insanlar hakkında gelmiştir, zira onlar, münafık kişiler olup, ganimet malını çalmayı ve o maldan almayı helal görüyorlardı. Bu yorum, sanki daha uygun gibidir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resulullah bir askeri birlik göndermişti. Onlar ana ganimet malı olan bir altın kütlenin baş tarafını çalmışlardı. Bunun üzerine; Hiçbir peygamber savaşanların hakkını zimmetine geçirmez, mealiyle başlayan ayet geldi. İbn Abbas'ın şöyle dediği de rivayet edilmiştir: Bedir günü müşriklerden ganimet olarak alınan kırmızı bir saçaklı örtü kaybolmuştu. İnsanlar, Resulullah onu kendine almıştır, dediler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, Hiçbir peygamber savaşanların hakkını zimmetine geçirmez, mealindeki ayeti gönderdi.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        nebiyyin (نَبِيٍّ)

        Kelimenin kökü n-b-e veya n-b-v harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, n-b-e kökünün mühim bir haber getirmek, n-b-v kökünün ise fiziksel veya manevi olarak yükselmek, yücelmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, peygamber anlamına gelen bu kelimenin "nebe" (önemli ve sarsıcı haber) kökünden geldiğini, çünkü onun ilahi boyuttan insanlığın kaderini ilgilendiren hayati hakikatleri taşıdığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki etimolojik dolaşımını inceleyerek, Aramice ve Süryanicedeki "nbiya" ile İbranicedeki "nabi" formlarıyla ortak kökenden geldiğini; bölgenin kadim dini literatüründe ilahi mesajı iletmek üzere seçilmiş sözcüleri ifade eden evrensel bir teolojik terim olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi ganimet ve emanet bağlamında analiz eder. Kur'an'ın "Bir peygamberin hıyanet etmesi düşünülemez" diyerek söze başlaması, nebi kavramını sıradan bir kabile reisinden veya askeri liderden kesin çizgilerle ayırır. "Nebi" sıfatı burada salt bir elçilik makamı değil; kamu malına dokunmamanın, maddi çıkar peşinde koşmamanın ve ahlaki dokunulmazlığın (ismet) ontolojik zirvesini temsil eder.

        yeğulle (يَغُلَّ)

        Kelimenin kökü ğ-l-l harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, ğ-l-l kökünün temelinde bir şeyin arasına gizlice girmek, sızmak, saklamak, hıyanet etmek ve boyna geçirilen halka/zincir (ğull) anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik özünde "gizlilik ve ihanet" esastır. Râgıb el-İsfahânî, "ğulül" kavramını, özellikle savaş ganimetinden, müşterek paydan veya kamu malından gizlice ve haksızca bir şey aşırmak olarak tanımlar. Bu, sıradan bir hırsızlıktan (sirkat) ziyade, emanete hıyanet etme suçudur. Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye ahlakı ile İslam ahlakı arasındaki anlamsal evrimine odaklanır. Bedevi Arap kültüründe, bir kabile liderinin savaş ganimetinden herkesten gizli veya imtiyazlı bir pay (safâyâ/mirbâ) alması onun doğal bir gücü ve hakkı olarak görülürken; Kur'an, "ğulül" kavramıyla bu sistemi kökünden yıkmış, lider (peygamber) dahi olsa kamu malına el uzatmanın mutlak bir ahlaki çöküş ve ilahi yasaya isyan olduğunu ilan etmiştir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin fiziksel (zincir) ve ahlaki (hıyanet) kökleri arasındaki edebi/teolojik bağa dikkat çeker. Ganimetten aşıran (ğulül yapan) kişinin, mahşer gününde kendi elleriyle çaldığı bu malı ateşten bir "zincir" (ğull) olarak kendi boynuna geçireceği uyarısıyla kelimenin her iki anlamının kusursuzca birleştirildiğini analiz eder.

        ye'ti (يَأْتِ)

        Kelimenin kökü e-t-y harflerinden gelir.

        İbn Fâris, e-t-y kökünün gelmek, ulaşmak, bir şeyle beraber gelmek ve getirmek anlamlarına dayandığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eylemini, bir yere bizzat ve doğrudan ulaşmak olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin eskatolojik (ahiret odaklı) bağlamda yarattığı utanç ve ifşa tasvirini analiz eder. "Çaldığı şeyle birlikte gelmesi" (ye'ti bimâ ğalle) ifadesi, sıradan bir yürüme eylemi değildir. Çalınan kamu malı dünyada herkesten gizlenmiş olsa da, mahşer meydanında o kişinin sırtında/boynunda taşıdığı, herkesin gözü önünde sergilenen sarsıcı ve somut bir suç aleti olarak kişiyle beraber fiziksel olarak "gelir". Kur'an bu fiille, gizli günahın kıyamet günündeki aleniyetini ve utancın tecessüm etmesini (somutlaşmasını) muazzam bir kinestetik (hareketli) görselle okuyucuya sunar.

        el-kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)

        Kelimenin kökü k-v-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, k-v-m kökünün temelinde bir şeyin dik durması, ayağa kalkması ve yataylığın/durağanlığın zıttı anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kıyamet" kelimesini, insanların kabirlerinden (ölüm uykusundan) ayağa kalkarak hesap vermek üzere dirilmeleri ve ilahi adaletin tam anlamıyla kaim olması (ayakta durması) olarak açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami kökenlerini izleyerek, Süryanice "qyamta" (diriliş) terimiyle olan doğrudan fonetik ve teolojik akrabalığına dikkat çeker; Ortadoğu dinlerindeki "büyük kalkış/diriliş" inancının ortak bir ifadesidir. Toshihiko Izutsu, Kur'an felsefesinde Kıyamet kavramının sadece dünyevi zamanın kronolojik olarak bittiği anı temsil etmediğini belirtir. Ona göre Kıyamet; dünyadayken gizli kalan ihanetlerin, haksızlıkların ve ahlaki ihlallerin (ğulül gibi) mutlak bir şeffaflıkla "ayağa kalktığı" (kıyam), hiçbir gerçeğin örtülemediği ontolojik bir uyanış ve hesaplaşma boyutudur.

        tüveffâ (تُوَفَّىٰ)

        Kelimenin kökü v-f-y harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, v-f-y kökünün bir şeyi tamı tamına, hiçbir noksanlık bırakmadan yerine getirmek, ödemek, sözünde durmak ve tamamlamak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tevfiye" fiilini, kişinin hakkı olanın veya hak ettiği karşılığın (ister ödül ister ceza olsun) milimetrik bir hesapla, hiçbir eksiltmeye uğramadan kendisine teslim edilmesi olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi ilahi adaletin psikolojik tatmini üzerinden değerlendirir. "Tüveffâ" (tam olarak ödenme) fiilinin edilgen (meçhul) yapısı, hesabın sadece soğuk ve matematiksel bir işlem olmadığını; çalanın da (haksızlık yapanın), hakkı yenen kamu veya şahsın da mutlak bir ilahi adalet tartısıyla karşılaşacağını, faturanın veya ödülün en ince detayına kadar "tamamlanacağını" ifade eder.

        kesebet (كَسَبَتْ)

        Kelimenin kökü k-s-b harflerinden gelir.

        İbn Fâris, k-s-b kökünün çalışarak, çabalayarak ve arayarak bir şeyler elde etmek, kazanmak ve biriktirmek anlamlarına dayandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kesb" kelimesinin, insanın sadece fiziksel olarak değil, manevi olarak da kendi özgür iradesi ve eylemleriyle elde ettiği her türlü sonucu (iyilik veya kötülük) kapsadığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Kur'an'ın ontolojik sorumluluk ve ahlak felsefesinin tam merkezine yerleştirir. İzutsu'ya göre, kamu malına ihanet eylemi (ğulül), dışsal bir dürtünün veya kaderin suçu değil; bizzat insan nefsinin kendi iradesiyle seçip ruhuna yüklediği (kazandığı/kesb) negatif bir ontolojik yüktür. Kişinin ahirette "tam olarak alacağı" (tüveffâ) şey, ilahi bir intikam değil, dünyadayken bizzat kendi elleriyle ürettiği bu ahlaki "kazancın" ta kendisidir.

        yuzlemûn (يُظْلَمُونَ)

        Kelimenin kökü z-l-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, z-l-m kökünün özünde ışığın yokluğu (karanlık) ve bir şeyi ait olduğu asıl bağlamından alıp haksız ve yanlış bir yere koymak anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik olarak sınır ihlali demektir. Râgıb el-İsfahânî, "zulm" eylemini adaletin tam zıttı olarak, birinin hakkını eksiltmek, ona haksızlık yapmak ve sınırı aşmak olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi ayetin sosyo-ekonomik ve hukuki bağlamı içinde analiz eder. Ayet ganimet hırsızlığı (ğulül) gibi doğrudan bir hak ihlaliyle başlamış ve eskatolojik bir güvenceyle son bulmuştur. "Zulme/haksızlığa uğratılmayacaklar" ifadesi, dünyada malı aşıranlara karşı mutlak bir ceza garantisi verdiği gibi; hakkı çalınan topluma (kamuya) da ahirette hiçbir zerrelerinin zayi edilmeyeceğinin, karanlıkta (zulmette) bırakılmayacağının kesin ve ilahi bir taahhüdüdür.

        Yorum

        İşleniyor...
        X