اِذْ تُصْعِدُونَ وَلَا تَلْوُ۫نَ عَلٰٓى اَحَدٍ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ ف۪ٓي اُخْرٰيكُمْ فَاَثَابَكُمْ غَماًّ بِغَمٍّ لِكَيْلَا تَحْزَنُوا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا مَٓا اَصَابَكُمْۜ وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 153. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: bozgun, imtihan, keder, ali imran suresi, ali imran 153, ali imran suresi 153. ayet, kaçış, allah, dua, amel, resul
-
O zaman siz dönüp hiç kimseye bakmadan yukarı doğru çekiliyordunuz; peygamber ise arkanızdan sizi çağırıyordu, kaybettiklerinizin ve başınıza gelenlerin üzüntüsüne katlanabilmeniz için (söz tutmamanıza karşılık) Allah size tasa üstüne tasa verdi. Allah yaptıklarınızdan haberdardır!
O zaman siz dönüp hiç kimseye bakmadan yukarı doğru çekiliyordunuz. Burada kullanılan fiil iki şekilde okunur. Biri baştaki ta harfi üstünlü olarak "tes'adıln" diye, o zaman fiil yukarı çıkmak anlamına gelir, yani onlar dağa doğru çıktılar. Diğeri de ötreli olarak "tus'idun" diye, bu durumda fiil, çekmek anlamına gelir, yani arkadaşlarını vadiye doğru çekiyorlardı. Çünkü bozguna uğrayan biri, dönüp baktığında bozguna uğramış başka kişileri görüyor ve daha da zorlanıyordu. Bu fiilin, if'al babından kullanıldığında uzaklaştırmak anlamına geldiği de söylenmiştir. Sülasi kipi kullanıldığında vadiden dağa doğru çekilmek, if'al kipi kullanıldığında dağdan vadiye doğru çekilmek anlamına geldiği de söylenmiştir.
Dönüp hiç kimseye bakmıyordunuz. Yani geriye dönmüyor ve kimsenin haline bakmıyordunuz. Peygamber ise arkanızdan sizi çağırıyordu. Yani peygamber arkanızdan sesleniyor; "bana gelin, ben peygamberim!" diye sizi çağırıyordu. Şöyle de denilmiştir: Peygamber arkanızdan; "Bana doğru gelin ey müminler cemaati, ben Allah'ın Resulü'yüm!" diye sesleniyordu. O'nun sesi baştan sona herkese ulaşıyordu, fakat onlar dönmüyorlardı.
Allah size tasa üstüne tasa verdi. Bu mealdeki ayetin işareti konusunda farklı görüşler vardır. Denilmiştir ki ilk tasa başlarına gelen felaket ve bozguna uğramalarıdır. İkinci tasa da -salat ve selamların en üstünü üzerine olsun- Muhammed öldürüldü, diye bir ses işitmeleridir. İşte tasa üstüne tasadan maksat budur. İlk tasanın Resulullah'ın emrine uymamaları, ikincisinin de onun emrine uymayıp mevzilerini terk etmeleri hakkında Resulullah'a nasıl bir mazeret ileri sürecekleri konusunda duydukları tasa olması da muhtemeldir. Şöyle de söylenmiştir: Aziz ve celil olan Allah'ın, Size tasa üzerine tasa verdi, mealindeki beyanı, ilk tasadan sonra bir tasa daha vermiştir demektir. Buna bozgun üzerine bozgun anlamı da verilmiştir. Onlar, kardeşlerinin öldürülmeleri ve kendilerinin de yaralanmaları ile bozgun üzerine bozguna uğradılar. Allah size tasa verdi, Resulullah'a isyan etmeniz yüzünden tasa üstüne Allah size tasa verdi. Tasanın mevzilerinizi ve kendisine itaati terk etmiş halde Resulullah'a tasa verdiniz anlamına da gelebilir.
Allah size tasa üstüne tasa verdi. Bu mealdeki ayette kastedilen anlamı şudur: Bozgunun ve felaketin tasası ile kendisine isyan etmeniz ve asla ayrılmamanızı istediği mevzide kalmak konusundaki ihmalinizin, sizi onun huzuruna sokmuş olmasının yarattığı tasadır. Buradaki tasa ile onların mevzilerini terk etmiş olmaları kastedilmiştir, diye de denilmiştir; onların tasaları ise, arkadaşlarının üzülmeleridir. Emrine uymamanın ve dünya malına dalarak kendisini üzmenin doğurduğu tasa ile Resulullah'tan özür dilemek konusunda duydukları tasanın kastedildiği de söylenmiştir. Ölüm ve bozgun ile Resulullah'ın öldürüldüğü söylentisinin doğurduğu tasa gibi ard arda gelen şeylerin kastedildiği de ileri sürülmüştür.
Burada işin hakikati şudur: İki tasadan biri başlangıç, diğeri de onun cezasıdır. Zillet ve cezanın hakikati de bundan ibarettir. Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: "Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar".
Kaybettiklerinizin ve başınıza gelenlerin üzüntüsüne katlanabilmeniz için. Yani kaybettiğiniz fetih ve ganimet üzüntüsü ile başınıza gelen ölümün ve bozgunun üzüntüsüne katlanabilmeniz için. Kaybettikleriniz'den maksadın dünyada kaybettikleriniz, başınıza gelenler den maksadın da Resulullah'a isyan ederek kendisini üzmeniz sebebiyle başınıza gelen çeşitli zorluk ve sıkıntılar olması da muhtemeldir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Bu, bir tehdit cümlesidir.
Yorumu Yorumla
-
tus'ıdûne (تُصْعِدُونَ)
Kelimenin kökü s-a-d harflerinden oluşur.
İbn Fâris, s-a-d kökünün temel anlamının yukarıya çıkmak, tırmanmak, yükselmek ve yokuş yukarı gitmek olduğunu belirtir. Etimolojik olarak düzlükten veya aşağı bir noktadan dağa doğru uzaklaşmayı ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "is'âd" fiilini, kişinin bulunduğu mekanı terk edip yüksek bir yere doğru şiddetle kaçması veya dağa tırmanması olarak tanımlar. Ayetteki bağlamıyla bu kelime, Uhud Savaşı'nda yaşanan bozgun anında Müslüman askerlerin savaş meydanını (vadiyi) terk ederek panik halinde Uhud Dağı'nın eteklerine doğru tırmanışını ve kaçışını betimler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi savaşın sosyolojisi ve topografyası üzerinden okur. Bu fiilin seçilmesinin, hezimetin fiziksel yönünü çok net çizdiğini; ordunun düzeninin bozularak herkesin kendi canını kurtarmak için yüksek yerlere doğru düzensizce dağılmasını, o anki kaosu ve askeri disiplinsizliği ifşa ettiğini vurgular.
telvûne (تَلْوُونَ)
Kelimenin kökü l-v-y harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, l-v-y kökünün bir şeyi bükmek, eğmek, kıvırmak ve yönünü değiştirmek anlamlarına geldiğini açıklar. Etimolojik olarak başı veya boynu sağa sola çevirmek fiili de bu kökten türer. Râgıb el-İsfahânî, "leyy" eylemini, kişinin arkasında ne olup bittiğini görmek için boynunu büküp geriye bakması olarak tanımlar. "Lâ telvûne" (dönüp bakmıyordunuz) şeklindeki olumsuz kullanımı, kişinin arkasındaki seslere, yardım çağrılarına veya yoldaşlarına tamamen sağır ve kör hale gelerek sadece ileriye odaklanmasıdır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin yarattığı psikolojik tasvire odaklanır. Dağa doğru tırmanırken (tus'ıdûne) arkaya dönüp bakmamanın (lâ telvûne), insan doğasındaki en ilkel hayatta kalma güdüsünün (korkunun) aklı, sadakati ve kardeşlik bağlarını nasıl felç ettiğini gösteren muazzam bir edebi ve görsel hareket (kinestetik) metaforu olduğunu analiz eder.
yed'ûkum (يَدْعُوكُمْ)
Kelimenin kökü d-a-v harflerinden gelir.
İbn Fâris, d-a-v kökünün temelinde birine seslenmek, çağırmak, nida etmek ve bir kimsenin dikkatini kendi üzerine çekmek anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "da'vet" kavramını, kişinin sesini yükselterek bir başkasından kendisine yönelmesini ve gelmesini istemesi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'daki genel teolojik kullanımından (İslam'a çağrı) ayrılarak, burada tamamen tarihsel ve fiziksel bir bağlamda kullanıldığına dikkat çeker. İzutsu'ya göre, askerler panik içinde dağa tırmanırken, peygamberin onları arkalarından ismiyle "çağırması" (yed'ûkum), iki zıt ontolojik durumu karşı karşıya getirir: Bir yanda korkuya teslim olmuş insan doğası, diğer yanda yenilgi anında bile yerinden kıpırdamayan, görevini terk etmeyen sarsılmaz peygamberlik duruşu.
uhrâkum (أُخْرَاكُمْ)
Kelimenin kökü e-h-r harflerinden oluşur.
İbn Fâris, e-h-r kökünün bir şeyin sonu, arka tarafı, geride kalan kısmı ve öncünün (evvel) mutlak zıttı anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi bir topluluğun veya ordunun en gerisinde, artçısında bulunan kısım olarak tanımlar. Ayette peygamberin kaçan ordunun "uhrâsında" (arka tarafında/gerisinde) kalmış olması, onun savaştan kaçmadığını, düşmanla kendi ordusu arasında kalkan olarak kaldığını gösteren mekânsal bir konumlandırmadır.
esâbekum (فَأَثَابَكُمْ)
Kelimenin kökü s-v-b harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, s-v-b kökünün temelinde bir şeyin ilk haline geri dönmesi veya bir eylemin sonucunun eylemi yapana geri dönmesi (yansıması) anlamlarının bulunduğunu açıklar. Etimolojik olarak bedel veya karşılık demektir. Râgıb el-İsfahânî, "esâbe" fiilinin genellikle iyi eylemlerin olumlu karşılığı (sevap/ödül) için kullanıldığını, ancak Kur'an'ın bu kelimeyi bazen sarsıcı bir ironi veya ilahi bir cezanın kaçınılmaz bedeli olarak kullandığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu ayetteki edebi sanata dikkat çeker. Normalde "ödül vermek" anlamına gelen bu fiilin, "gammen bi-gammin" (keder üstüne keder) ifadesiyle birleşmesi, Müslümanların emre itaatsizlikleri sonucunda hak ettikleri "ödülün" aslında acı dolu bir travma olduğunu gösteren, muhatabı zihinsel olarak sarsan ve hatalarıyla yüzleştiren çok güçlü bir dilsel şok (tehekküm) yöntemidir.
gammen (غَمًّا)
Kelimenin kökü g-m-m harflerinden gelir.
İbn Fâris, g-m-m kökünün temel anlamının bir şeyin üzerini örtmek, nefes almasını engellemek, kapatmak ve gizlemek olduğunu belirtir. Gökyüzünü kapattığı için buluta (ğamâm) da bu isim verilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "ğamm" kelimesini sıradan bir üzüntüden (hüzün) ayırır; ona göre bu kelime, insanın kalbini tamamen örten, ruhunu sıkan, akıl yürütmesini ve nefes almasını zorlaştıran boğucu, yoğun ve karanlık bir keder halidir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "gammen bi-gammin" (keder üzerine keder) formülasyonunu din psikolojisi ve travma bağlamında analiz eder. Ordunun yaşadığı birinci "ğamm", düşman karşısındaki askeri yenilgi, yaralanmalar ve ganimetin kaybıdır; hemen ardından gelen ve kalbi tamamen örtüp felç eden ikinci "ğamm" ise, peygamberin öldürüldüğüne dair savaş meydanında yayılan haberdir. Kur'an, üst üste binen bu iki travmayı "ğamm" kelimesiyle resmederek, o anki kitlesel boğulma hissini kusursuzca tasvir eder.
fâtekum (فَاتَكُمْ)
Kelimenin kökü f-v-t harflerinden oluşur.
İbn Fâris, f-v-t kökünün iki şeyin arasının açılması, bir şeyin elden kaçması, geçip gitmesi ve ulaşılamaz hale gelmesi anlamlarına dayandığını belirtir. Etimolojik olarak elde etme (idrak) eyleminin zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "fevt" eylemini, kişinin ele geçirmeyi umduğu, yaklaşmış olan bir fırsatın veya nimetin kıl payı ellerinden kayıp gitmesi olarak tanımlar. Ayetteki bağlamında bu, Uhud'un başlangıcında neredeyse kazanılmış olan zaferin ve elde edilecek dünyevi ganimetlerin, okçuların hatası yüzünden saniyeler içinde elden kaçmasını ifade eder.
habîrun (خَبِيرٌ)
Kelimenin kökü h-b-r harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, h-b-r kökünün temelinde bir şeyin özünü, içyüzünü, gizli saklı detaylarını bilmek ve denemek (tecrübe etmek) anlamlarının yattığını açıklar. Sadece dışarıdan bakmak (nazar) değil, nesnenin mahiyetine nüfuz etmektir. Râgıb el-İsfahânî, "habîr" isminin, sadece olayların dışsal sonuçlarını bilen (Alîm) değil, o olayların ardındaki gizli psikolojik niyetleri, kalpteki sarsıntıları ve eylemlerin en ince detaylarını bütünüyle idrak eden anlamına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu ismin ayet sonundaki bağlamsal işlevini analiz eder. İnananların savaş meydanındaki dışsal eylemlerinin (kaçmaları, boyunlarını çevirmemeleri) ve içsel savrulmalarının (kederleri, pişmanlıkları) ardından Allah'ın "Habîr" vasfıyla zikredilmesi, insanın en kaotik anlarında bile ilahi gözetimden bağımsız olmadığını; yapılan hataların ve çekilen acıların mutlak bir ilahi bilgi ve tecrübe kaydına geçtiğini tescilleyerek, kriz sonrası ahlaki sorumluluk bilincini yeniden inşa eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla