Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 147. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 147. Ayet

    وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَاِسْرَافَنَا ف۪ٓي اَمْرِنَا وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ kâne kavlehum illâ en kâlû rabbenâ-ġfir lenâ żunûbenâ ve-isrâfenâ fî emrinâ veśebbit akdâmenâ vensurnâ ‘alâ-lkavmi-lkâfirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onların sözü şunu demekten ibaretti: Rabbimiz! Günahlarımızdan ve işimizdeki aşırılıklardan ötürü bizi bağışla, sebatımızı artır, kafir topluluğa karşı bize yardım et!


      Onların sözü şunu demekten ibaretti: Rabbimiz! Günahlarımızdan ve işimizdeki aşırılıklardan ötürü bizi bağışla. Bu konuda şöyle denilmiştir: Geçmiş ümmetler, peygamberlerinin ölümü üzerine sadece; Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla! demişlerdi. Bununla Allah bu ümmete hem bir şeyi öğretiyor, hem de onları azarlıyor: Peygamberinizin ölümünü duyduğunuzda, siz de geçmiş ümmetlerin söylediği gibi söyleseydiniz ya! Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla! mealindeki ayette günahlardan maksadın masiyetler olduğu söylenmiştir. İşimizdeki aşırılıklardan mealindeki cümlede geçen "israf" kelimesi, haddi aşmak ve Allah'ın emrine aykırı davranmak anlamına gelir. Bu ikisinin aynı manaya geldiği de söylenmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Sebatımızı artır! Bu iki manaya gelebilir: Biri, bizim imanımızı ve İslam dinine olan bağlılığımızı artır! Burada geçen ve ayak anlamına gelen "kadem" kelimesi, sebattan kinayedir, aynen şu ayette olduğu gibi: "Sapasğlam basmışken ayağınız kayar". Yani sapasağlam imana ulaştıktan sonra küfre düşersiniz. Başka bir ayette de şöyle buyurulmuştur: "Sizi gerisin geri döndürürler". Allah burada "kadem': yani ayak kelimesini özellikle zikretti, çünkü yere ayakla sağlam basılır. Diğeri de, düşmana karşı savaşırken bizim sebatımızı artır, anlamına gelebilir. Onlar, peygamberlerinin aralarından çekilmesinden sonra, peygamberleri hayatta iken nasıl kendilerini korumuşsa, şimdi de koruması için aziz ve celil olan Allah'a sığındılar. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Kafir topluluğa karşı bize yardım et! Buradaki yardım ile bilimsel deliller ve kanıtlar kastedilmiş olabilir. Düşmanlarını yenmek ve hezimete uğratmak için yardım etmesi de kastedilmiş olabilir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        kavlehum (قَوْلَهُمْ)

        Kelimenin kökü k-v-l harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, k-v-l kökünün temel anlamının ağızdan çıkan söz, ifade etmek ve bir düşünceyi sese dökmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin basit bir konuşmanın ötesinde, kişinin zihinsel inancını ve niyetini dışa vurması, bir görüş beyan etmesi ve bir duruş sergilemesi anlamına geldiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi bağlamına odaklanır. Bir önceki ayette savaş meydanındaki fiziksel eylemlerinden (kâtele/çarpıştılar) ve psikolojik direnişlerinden (vehnetmediler) bahsedilen "ribbiyyûn" (adanmış topluluklar) karakterinin, bu ayette eylemini "söz" (kavl) ile tamamladığını belirtir. Savaşın kaosunda dökülen bu söz, basit bir ifade değil; sarsılmaz bir inancın, ölümle yüz yüze gelindiği anda sese bürünerek varoluşsal bir manifestoya (duaya) dönüşmesidir.

        iğfir (اغْفِرْ)

        Kelimenin kökü g-f-r harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, g-f-r kökünün bir şeyi örtmek, gizlemek ve dış etkenlerden korumak anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak başı darbelerden koruyan "miğfer" ile aynı köktendir. Râgıb el-İsfahânî, "mağfiret" talebini, kulun işlediği günahın üzerinin ilahi bir lütufla örtülmesi ve onun dünyevi/uhrevi cezalarından korunması eylemi olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Uhud Savaşı sonrası kriz bağlamındaki kullanımını inceler. Ona göre, ölümle burun buruna gelen bu ideal inananların (ribbiyyûn) Allah'tan doğrudan "zafer" veya "hayat" istemek yerine öncelikle "bağışlanma" (istiğfar) talep etmeleri son derece sarsıcı bir ahlaki duruştur. Bu sıralama, zaferin maddi güce değil, ancak günahlardan arınmış saf bir ruhsal duruma verileceğine dair derin bir teolojik bilincin göstergesidir.

        zunûbenâ (ذُنُوبَنَا)

        Kelimenin kökü z-n-b harflerinden gelir.

        İbn Fâris, z-n-b kökünün fiziksel olarak bir canlının kuyruğu veya bir şeyin en son kısmı/ucu anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik ve mecazi olarak insanın yaptığı kötü bir eylemin ardında bıraktığı iz, peşine takılan kirli sonuç ve sonradan gelen yıkıcı akıbet (günah) anlamını kazanmıştır. Râgıb el-İsfahânî, "zenb" kelimesini, sonucu kötü olan, insanı ilahi cezaya sürükleyen her türlü eylem olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde bu kelimenin ilahi sınırlara yapılan tecavüzlerin ruhta bıraktığı kalıcı ontolojik lekeyi temsil ettiğini söyler. Savaş meydanındaki müminlerin, kendi geçmiş eylemlerinin "kuyruklarını/sonuçlarını" (zenb) ilahi bir kılıçla (bağışlanma) kesip atmak istemeleri, ahirete temiz bir şekilde (şehit olarak) geçiş yapma arzusunun en temel göstergesidir.

        isrâfenâ (إِسْرَافَنَا)

        Kelimenin kökü s-r-f harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, s-r-f kökünün temelinde haddi aşmak, ölçüyü kaçırmak, bir şeyi olması gereken yerden başka bir yere harcamak ve sınır ihlali yapmak anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "israf" kavramını, insanın eylemlerinde itidal (denge) noktasından saparak ifrata (aşırılığa) kaçması olarak açıklar; bu kelime çoğunlukla mali harcamalar için kullanılsa da, Kur'an'da ahlaki, ruhsal ve dini sorumluluklardaki aşırılık ve ihmalkarlıklar için de kullanılır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin ayetteki psikolojik işlevini analiz eder. Savaşan müminlerin "işlerimizdeki aşırılıklarımız" diyerek özeleştiri yapması, insan doğasındaki acziyetin dürüst bir itirafıdır. Bu ifade, kibrin ve kendini hatasız görme (ucub) hastalığının zıttıdır; en büyük kahramanlık anında bile kişinin kendi zaaflarıyla ve hatalarıyla yüzleşebilme (murakabe) erdemini ortaya koyar.

        sebbit (ثَبِّتْ)

        Kelimenin kökü s-b-t harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, s-b-t kökünün yerinden oynamamak, sarsılmamak, kararlı olmak, sağlamlaşmak ve kalıcılık anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak hareketin, kaymanın ve tereddüdün mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "tesbît" eylemini, bir varlığın zeval bulmasını (yok olmasını veya yıkılmasını) engelleyecek şekilde onu bulunduğu yere köklendirmek olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve fonetik gücüne dikkat çeker. "Sebbit" fiilindeki şeddeli (vurgulu) okunuş, savaş alanının korkunç kaosu, kargaşası ve geri çekilme (inkılap) psikolojisi ortasında, yere çakılan sağlam bir kazığın çıkardığı tok sesi andırır. Bu, sadece bedensel bir duruş değil, zihnin ve kalbin çöküşe karşı ontolojik olarak sabitlenmesi talebidir.

        akdâmenâ (أَقْدَامَنَا)

        Kelimenin kökü k-d-m harflerinden gelir.

        İbn Fâris, k-d-m kökünün ön taraf, bir şeyin başlangıcı ve öne doğru ilerlemek anlamlarına geldiğini belirtir. İnsanın yürümesini, cesaretle öne atılmasını sağladığı için ayak uzvuna da "kadem" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "ayakların sabit kalması" (sebat-ı kadem) imgesinin, Arapçada fiziksel bir tasvir olmaktan ziyade, savaş meydanındaki cesaretin, dayanıklılığın ve korkuya teslim olmayışın klasik bir edebi metaforu olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bir önceki ayetteki "topuklar (a'kâb) üzerinde gerisin geri dönmek" imgesi ile bu ayetteki "ayakların (akdâm) sabit kalması" imgesi arasındaki muazzam tezat sanatını (tıbâk) inceler. Biri panik halinde geçmişe ve şirke doğru bir kaçışı sembolize ederken; diğeri inanç uğruna, tehlikenin tam karşısında milim kıpırdamadan duran onurlu ve aktif bir direnişi sembolize eder.

        unsurnâ (انْصُرْنَا)

        Kelimenin kökü n-s-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, n-s-r kökünün temel anlamının yardım etmek, destek olmak, arka çıkmak ve kurak toprağa bereketli yağmurun düşmesi olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, zayıf düşmüş veya tükenmek üzere olan bir yapıya dışarıdan gelen hayati bir kurtarıcı enerjiyi ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "nusret" kavramını, insanın düşmanına karşı galip gelmesi için ihtiyaç duyduğu ilahi veya beşeri müdahale olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin ayetin en sonunda yer almasının teolojik (kelami) önemini vurgular. İzutsu'ya göre Kur'an'da ilahi yardım (nusret), pasif ve eylemsiz kitlelere gökten inen sihirli bir güç değildir. Ancak inananlar önce günahlarından arınmayı talep ettiklerinde (iğfir), zaaflarıyla yüzleştiklerinde (israfenâ) ve iradelerini sağlamlaştırıp savaş meydanında direndiklerinde (sebbit akdâmenâ), ilahi nusret bu ahlaki ve fiziksel çabanın kozmik bir tamamlayıcısı olarak devreye girer.

        el-kâfirîn (الْكَافِرِينَ)

        Kelimenin kökü k-f-r harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, k-f-r kökünün temelinde bir şeyi sıkıca örtmek, üzerini kapatmak ve gizlemek anlamlarının yattığını belirtir. Tohumu toprağa gizlediği için çiftçiye de etimolojik olarak kâfir denir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin fıtrattaki ilahi gerçeğin (imanın) veya nimetin (şükrün) üzerini bilinçli bir inatla örten, hakikati yok sayan kişiler için kullanıldığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin evrensel dini literatürdeki izini sürerek, Süryanice ve Aramicede (kفر) hakkı inkar edenleri nitelemek için yaygın olarak kullanılan bir terim olduğunu, Kur'an'ın bu kökü tevhidi varoluşun tam karşısına yerleştirdiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, savaş (Uhud) bağlamında bu kelimeyi analiz eder. İnananların karşılarındaki orduyu sıradan bir "düşman" veya "karşı kabile" olarak değil, "kâfirler topluluğu" (el-kavm el-kâfirîn) olarak nitelendirmesi, savaşın kabilevi veya ekonomik bir çıkar çatışması olmadığını, bizzat ontolojik bir "hakikati açığa çıkaranlar" ile "hakikatin üzerini örtenler" arasındaki evrensel ideolojik mücadele olduğunu tesciller. Müminlerin istediği zafer, kişisel bir rövanş değil, hakikatin inkar karşısındaki kesin galibiyetidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X