وَكَاَيِّنْ مِنْ نَبِيٍّ قَاتَلَۙ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَث۪يرٌۚ فَمَا وَهَنُوا لِمَٓا اَصَابَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَكَانُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الصَّابِر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 146. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: boyun eğmeme, direniş, ali imran suresi 146. ayet, ali imran suresi, sabır, ali imran 146, alimler, allah, sevgi
-
Nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri savaştılar. Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşemediler, yılmadılar, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever.
Nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri savaştılar. Bu cümlenin farklı kıraat ve anlamı bulunduğu söylenmiştir. Birincisi, "ketele" fiili, mufaale babından "katele" diye okunmuştur; o zaman cümleye şöyle anlam verilir: Nice peygamber vardır ki, onun yanında bulunan birçok Allah erleri kendisiyle birlikte savaşmışlardır. Burada bir kelime gizli bırakılmıştır. İkincisi, nice peygamber vardır ki onunla birlikte olan birçok Allah erleri öldürülmüştür. Fiil burada "kutile" diye meçhul okunmaktadır. Üçüncüsü, fiil "ketele" diye okunmuştur, nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah eri varken kafirleri öldürmüştür. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, ayetin anlamı şöyledir: Nice Peygamber vardır ki öldürülmüştür, fakat bu, onun bağlılarını topukları üzerine geriye döndürmemiştir, bilakis onun vefatından sonra, sağlığında olduğundan daha kuvvetli bir şekilde kendisine bağlanmışlardır. Öyle ki onlar şöyle demişlerdir: Allah bundan sonra başka bir peygamber göndermeyecektir. Peygamberinizin öldürüldüğü veya öldüğü haberi verildiği zaman size ne oluyor ki topuklarınız üzerine geri dönmeyi düşünmektesiniz!
Bu ümmete, geçmiş ümmetlere ait kıssaların ve haberlerin anlatılmasında iki şey ortaya çıkar. Birincisi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin peygamberliğini kanıtlamaya işaret etmesidir. Çünkü insanlar, onun, birilerine gidip de bunları öğrenmediğini biliyorlardı, buna rağmen bu haberi getirmiş ve söylediği gibi de olmuştur. Şu halde O'nun, bunu Allah sayesinde bildiği anlaşılmıştır.
İkincisi, onların şeriatleri ve uygulamaları ile amel etmek, ancak bizim şeriatımız tarafından neshedilmediği ortaya çıkmasına kadar. Görmez misin ki, Allah onların güzelliklerini ve hayırlarını belirtmektedir; bunun da sebebi onlara uymamız ve tabi olmamızdır. Onların yaptıkları kötülükleri ve bu yüzden başlarına gelenleri de, bunlardan uzak durmamız ve böylece onların başına gelen musibetlere uğramaktan kurtulmamız için belirtmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Allah'ın pek çok eri. Bu mealdeki ilahi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. İbn Abbas bunu, pek çok alim diye tefsir etmiştir. Büyük topluluklar diye tefsir ettiği de rivayet edilmiştir. Bunun bir benzeri, Hasan-ı Basri'den de rivayet edilmiştir. İbn Mesud'un da, binlerce kişi, dediği nakledilmiştir. Nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri savaştılar. Bu cümledeki fiili, İbn Mesud'un "katele" şeklinde okuduğu ve sonra da delil olarak onlar başlarına gelenden gevşemediler mealindeki ayeti gösterdiği rivayet edilmiştir.
Onlar gevşemediler ... yılmadılar. Bu beyan hakkında da farklı görüşler vardır. Gevşemediler, dinlerinde gevşeklik göstermediler, demektir. Yılmadılar da, onlar Resulullah'ın aralarından ayrılmasıyla düşmana karşı savaşmakta yılgınlık göstermediler, size ne oluyor ki zaaf gösteriyorsunuz? anlamına gelir. Gevşemediler anlamındaki "fe ma vehenu" lafzının, peygamberlerinin öldürülmesiyle başlarına gelen beladan dolayı acze düşmediler; Yılmadılar mealindeki lafzın da, Allah yolunda başlarına gelen belalardan yılmadılar, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Şöyle de denilmiştir: Aziz ve celil olan Allah, onlar gevşemediler "fe ma vehenu" lafzı ile fiilin "katele" diye okunması halinde savaşanlara, "kutile" diye okunması halinde ise geride kalanlara işaret etmiş olabilir. Boyun eğmediler: Düşmanları karşısında zillete düşmediler, peygamberlerinin öldürülmesiyle teslim olmadılar; bilakis onunla beraberken savaştıkları gibi, ondan sonra da savaşa devam ettiler. Sizden önceki milletler peygamberleri öldürüldükten sonra bile savaşa devam ettikleri gibi siz de Peygamber'inizin savaştığı gibi savaşsanıza! En doğrusunu bilen Allah'tır.
Allah, sabredenleri sever. Yani düşmanlarıyla savaşmaya ve başlarına gelen her türlü musibete karşı sabredenleri.
Yorumu Yorumla
-
nebiyyin (نَبِيٍّ)
Kelimenin kökü n-b-e veya n-b-v harflerinden oluşur.
İbn Fâris, n-b-e kökünün mühim bir haber getirmek, n-b-v kökünün ise yükselmek ve yücelmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, peygamber anlamına gelen bu kelimenin "nebe" (önemli haber) kökünden geldiğini, çünkü peygamberin Allah'tan insanlığın kaderini ilgilendiren hayati haberler taşıdığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki etimolojik dolaşımına dikkat çekerek, Aramice ve Süryanicedeki "nbiya" ile İbranicedeki "nabi" formlarıyla ortak kökenden geldiğini, bölgenin kadim dini literatüründe ilahi bir mesajı iletmek üzere seçilmiş sözcüleri ifade eden evrensel bir terim olduğunu belirtir.
kâtele (قَاتَلَ)
Kelimenin kökü k-t-l harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, k-t-l kökünün temel anlamının şiddet kullanarak bir varlığın hayatına son vermek, öldürmek ve tahrip etmek olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, fiilin burada mufâ'ale (karşılıklılık) babında kullanıldığına dikkat çeker; bu eylem tek taraflı bir cinayet (katl) değil, iki tarafın da birbirini öldürmek kastıyla giriştiği ölümüne bir çarpışma, amansız bir mücadeledir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Uhud sonrası kriz psikolojisindeki işlevini analiz eder. Kur'an'ın bu fiili tarihsel bir gerçeklik olarak sunmasının, Müslümanların "peygamberlerin sadece dua ile zafer kazandığı" yönündeki romantik yanılgılarını yıktığını; peygamberlerin ve inananların da bizzat kanlı savaş meydanlarında (kâtele) kılıç salladıklarını ve canları pahasına bedel ödediklerini hatırlatarak toplumsal bir uyanış sağladığını vurgular.
ribbiyyûne (رِبِّيُّونَ)
Kelimenin kökü r-b-b harflerinden gelir.
İbn Fâris, r-b-b kökünün temelinde terbiye etmek, efendi olmak, toplamak, çoğalmak ve cemaat olmak anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ribbiyyûn" kelimesini sayıca çok kalabalık topluluklar ve Rabb'e (Allah'a) adanmış, ilahi yolda sebat eden kararlı kitleler olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökenlerini araştırırken, İbranice ve Aramicede "öğretmen/üstat" anlamına gelen "rabbi" kelimesi ile olan yapısal akrabalığına işaret eder; kelimenin Kur'an'da dini önderlere sıkı sıkıya bağlı inançlı kitleleri niteleyen bir form kazandığını belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Cahiliye döneminin kabile asabiyeti ile karşılaştırır. İslam öncesi Arap aklında bir liderin etrafında toplanan kalabalıklar kan bağı ve ganimet için bir araya gelirken; Kur'an, "ribbiyyûn" kavramıyla salt Allah (Rabb) rızası ve ideolojik bir dava etrafında kenetlenmiş, ölümü göze alan yepyeni bir inanç toplumu (ümmet) modelini tarihsel bir referans üzerinden inşa eder.
vehenû (وَهَنُوا)
Kelimenin kökü v-h-n harflerinden oluşur.
İbn Fâris, v-h-n kökünün temel anlamının gevşeklik, zayıflık ve direncin kırılması olduğunu belirtir. Etimolojik olarak hem bedensel takatsizliği hem de ruhsal çöküntüyü kapsar. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi karakterde, yapıda veya azimde meydana gelen noksanlık olarak açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayette peş peşe gelen üç olumsuz eylemin (vehnetmek, zayıf düşmek, boyun eğmek) yarattığı psikolojik sıralamayı ve edebi tasviri inceler. Ona göre "vehn", yenilginin ilk aşamasıdır; bedenden önce iradenin, azmin ve inancın içeriden çökmesi, savaşma arzusunun buharlaşmasıdır. Geçmişteki inanan kitlelerin (ribbiyyûn) ağır kayıplar karşısında bu ilk ruhsal çöküşü yaşamadıklarını vurgular.
da'ufû (ضَعُفُوا)
Kelimenin kökü d-a-f harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, d-a-f kökünün gücün, kuvvetin ve sağlamlığın mutlak zıttı olduğunu, bünyesel veya eylemsel bir acziyeti ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zayıflığı bedensel, zihinsel ve durumsal (sosyo-politik) olmak üzere kategorilere ayırır. Ayetteki bağlamında bu, savaş meydanında fiziksel olarak gerilemek, kılıç tutan ellerin düşmesi ve düşman karşısında operasyonel gücün yitirilmesidir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı psikolojik bir sürecin ikinci aşaması olarak okur. İçsel motivasyonu (vehn) kaybetmeyen o ideal inananların, dışsal ve fiziksel bir zaafiyet (da'f) de göstermediklerini; ruhsal dirayetin doğrudan bedensel dirence yansıdığını analiz eder.
istekânû (اسْتَكَانُوا)
Kelimenin kökü k-v-n veya s-k-n harflerinden gelir.
İbn Fâris, kelimenin kökeni konusunda iki yaklaşım sunar: Ya "sükûn" (hareketsizlik/teslimiyet) kökünden gelir ya da insanın varlığını küçültüp alçaltması anlamındaki "kevn" kökünden türemiştir. Her iki durumda da etimolojik özü, pasifleşmek ve boyun eğmektir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiili zillet, acziyet, düşmana mutlak anlamda teslim olmak ve kendini aşağılatmak olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetteki edebi tekâmülün (derecelendirmenin) zirvesine bu kelimeyle ulaşıldığını belirtir. Düşman karşısında içsel yılgınlık (vehn) yaşamayan, fiziksel olarak çözülmeyen (da'f) müminlerin, nihai noktada düşmana boyun eğme, aman dileme ve zelil olma (istekâne) zilletine asla düşmediklerini; bu muazzam edebi kurgunun sarsılan Müslümanlara kusursuz bir "direniş psikolojisi" dersi verdiğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla