Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 145. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 145. Ayet

    وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تَمُوتَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ كِتَاباً مُؤَجَّلاًۜ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَاۚ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْاٰخِرَةِ نُؤْتِه۪ مِنْهَاۜ وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ kâne linefsin en temûte illâ bi-iżni(A)llâhi kitâben mu-eccelâ(en)(k) vemen yurid śevâbe-ddunyâ nu/tihi minhâ vemen yurid śevâbe-l-âḣirati nu/tihi minhâ(c) veseneczî-şşâkirîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Hiçbir kimse Allah'ın yazılıp bir süreye bağlanmış izni olmadan ölmez. Kim dünya nimetini isterse ondan kendisine veririz; kim ahiret nimetini isterse ona da ondan veririz; ve şükredenleri ödüllendireceğiz.


      Hiç bir kimse Allah'ın izni olmadan ölmez. Yani ruhları bedenden çekip almakla görevli biri onun ruhunu almadan ölmez. Nitekim başka bir ayette şöyle buyurulmuştur: "De ki: Sizin için görevlendirilmiş bulunan ölüm meleği ruhunuzu çekip alacak". İnsan normal bir ecelle ölse veya öldürülmüş olsa da, işin gerçeği budur.

      Buradaki Allah'ın izni olmadan mealindeki ifadenin, Allah'ın bilgisi olmadan anlamına gelmesi muhtemeldir. Yazılıp bir süreye bağlanmış anlamındaki cümle hakkında da şöyle denilmiştir: Burada normal bir ölüm şeklinde veya rızkını ve ecelini tam almadan öldürülmek şeklinde dahi olsa ileri geri gitmesi söz konusu olmayan belirli bir zaman dilimi kastedilmektedir. Bu cümle hakkında şöyle de denilmiştir: Levh-i mahfuz'da açık olarak yazılmış olan bir zaman dilimi.

      Kim dünya nimetini isterse ondan kendisine veririz. Yani kim yaptığı güzel işlerin karşılığını dünyada görmek isterse, onu kendisine veririz. Kim ahiret nimetini isterse ona da ondan veririz. Yani kim salih amellerinin ve yaptığı güzel işlerin karşılığını ahirette görmek isterse, ona da orada veririz. Biz şükredenleri ödüllendireceğiz. Buna benzer başka bir ayette şöyle buyurulmaktadır: "Kim ahiret kazancını isterse onun bu kazancını artırırız; kim dünya kazancını tercih ederse ona da bundan -takdir edilen kadarını- veririz; fakat onun ahirette hiçbir nasibi olmaz". İşte yukarıdaki ayet de bu manadadır. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        linefsin (لِنَفْسٍ)

        Kelimenin kökü n-f-s harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, n-f-s kökünün temel anlamının nefes almak, bir şeyin zatı (bizzat kendisi), kıymetli olmak ve kan gibi yaşamsal unsurları ifade ettiğini belirtir. Etimolojik olarak varlığın özünü ve canlılığı simgeler. Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kelimesini bedeni ayakta tutan ruh, insanın bizzat varlığı ve iradesi olarak tanımlar. Bu bağlamda nefs, biyolojik bir mekanizmadan ziyade, bilinçli, algılayan ve sorumlu bir varoluşsal kimliği temsil eder. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın insan tasavvuru içinde analiz eder. İzutsu'ya göre ayetteki "hiçbir nefs için yoktur" ifadesi, insanın bedensel sınırlarını aşan varoluşsal bir gerçeğe işaret eder; ölüm, basit bir biyolojik doku ölümü değil, "nefs" adı verilen bilinçli benliğin ilahi bir yasaya (ecel) zorunlu olarak tabi olma durumudur.

        temûte (تَمُوتَ)

        Kelimenin kökü m-v-t harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, m-v-t kökünün temel anlamının sükunet, hareketin durması ve hayat enerjisinin tamamen çekilmesi olduğunu belirtir. Diriliğin ve canlanmanın (hayat) mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "mevt" kavramını ruhun bedeni terk etmesi ve fıtri işleyişin sonlanması olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin evrensel Sami köklerine dikkat çeker; İbranice ve Süryanicede (mvt) ortak formda bulunan bu kökün, tüm kadim Ortadoğu dillerinde mutlak biyolojik sonluluğu imlediğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin gramatik yapısına odaklanarak "temûte" fiilinin burada ölümün insandan bağımsız, dışsal bir eylem (edilgen/meçhul) değil, nefsin bizzat deneyimleyeceği kaçınılmaz, aktif ve fıtrî bir geçiş süreci olarak tasarlandığını analiz eder.

        izni (إِذْنِ)

        Kelimenin kökü e-z-n harflerinden gelir.

        İbn Fâris, e-z-n kökünün fiziksel olarak "kulak" (uzuv) anlamına geldiğini, buradan türeyerek dinlemek, işitmek, bilmek ve bir şeye müsaade etmek anlamlarını kazandığını ifade eder. Etimolojik olarak bir bilginin alınması ve o bilgiye dayanarak bir eyleme yetki/onay verilmesi sürecidir. Râgıb el-İsfahânî, "izn" kavramını, irade ve kudret sahibi mutlak bir otoritenin, bir olayın gerçekleşmesine bilerek, isteyerek ve sınırlarını çizerek yol vermesi olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Uhud Savaşı sonrası psikolojik bağlamındaki teolojik işlevini vurgular. Ölümün yalnızca "Allah'ın izniyle" gerçekleşeceğinin beyan edilmesi, Müslüman askerlerin zihnindeki rastgele ölüm, düşmanın gücüyle erken ölme veya savaştan kaçarak hayatta kalma yanılgısını yıkar; varoluşu ve sonluluğu rasyonel bir ilahi plana ve mutlak otoriteye bağlar.

        mueccelen (مُؤَجَّلًا)

        Kelimenin kökü e-c-l harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, e-c-l kökünün bir şeyin süresi, vakti, gecikmesi ve belirli bir zaman diliminin son sınırı anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak ucu açık bırakılmamış, sınırlandırılmış zamandır. Râgıb el-İsfahânî, "ecel" kelimesini bir varlık veya eylem için önceden tayin edilmiş, ne öne alınabilen ne de ertelenebilen mutlak bitiş noktası olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Cahiliye dönemindeki zaman algısıyla kıyaslar. İslam öncesi Arap aklında insan hayatını sonlandıran şey, kör, nedensiz, zamansız ve aniden vuran bir "Maniyye" (kader/ölüm) iken; Kur'an "mueccel" (vakti kesin olarak tayin edilmiş) kavramıyla ölümü başıboşluktan kurtarıp, Allah'ın evrensel ve şaşmaz takvimine (kitabına) bağlamış, böylece hayatın ve ölümün merkezine ontolojik bir düzen getirmiştir.

        sevâbe (ثَوَابَ)

        Kelimenin kökü s-v-b harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, s-v-b kökünün temelinde bir şeyin aslına veya ilk haline geri dönmesi, bir eylemin sonucunun eylemi yapana geri dönmesi anlamlarının yattığını belirtir. İnsanın giydiği elbiseye "sevk/sevb" denmesi de bedeni örtüp onu fıtri durumuna döndürmesindendir. Râgıb el-İsfahânî, "sevâb" kelimesini insanın yaptığı amelin karşılığı olarak elde ettiği şey şeklinde açıklar. Kur'an terminolojisinde genellikle iyi eylemlerin karşılığı (ödül) için kullanılsa da kökensel olarak eylemin kişiye dönen mutlak yansımasıdır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimeyi insanın psikolojik tercihleri bağlamında değerlendirir. Eylemlerin bir "dönüşü" (sevap) olacağı vurgusunun, insanı sadece anlık dürtülerle hareket etmekten alıkoyup, seçimlerinin uzun vadeli bedellerini ve ödüllerini hesaplayan rasyonel, ahlaki ve eylem-sonuç odaklı bir özne konumuna yükselttiğini analiz eder.

        ed-dunyâ (الدُّنْيَا)

        Kelimenin kökü d-n-v harflerinden gelir.

        İbn Fâris, d-n-v kökünün temel anlamının yakın olmak, yaklaşmak ve aynı zamanda aşağıda, alçakta bulunmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dünya" kelimesinin ahirete kıyasla zamansal olarak insana en yakın olan (peşin) ve mertebe olarak daha aşağıda bulunan geçici yaşam alanı olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, dünya kavramını Kur'an'ın değer sistemi içinde analiz eder. İzutsu'ya göre Kur'an'da "dünya", doğası gereği lanetlenmiş veya kendiliğinden kötü olan bir yer değildir; o, insanın ahlaki sınavını verdiği nötr ve kaçınılmaz bir sahadır. Ancak ayette vurgulandığı gibi, kişi iradesini ve vizyonunu sadece "dünya sevabı" (geçici, maddi ve hemen elde edilen ödül) ile sınırlandırırsa, ontolojik olarak kendini alçaltmış (dünüvv) ve asıl varoluşsal gerçeğe körleşmiş olur.

        el-âhırati (الْآخِرَةِ)

        Kelimenin kökü e-h-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, e-h-r kökünün bir şeyin sonu, geride kalması, gecikmesi ve evvelin (öncekinin) tam zıttı anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak zaman çizgisinde peşin olanın ardından geleni ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "ahiret" kelimesini, zaman ve mekan boyutunda dünyanın ardından gelen, geçicilik vasfından sıyrılmış sonsuzluk ve kalıcılık taşıyan nihai yaşam alanı olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, dünya ve ahiret kelimelerinin Kur'an semantiğinde birbirini var eden ayrılmaz bir diyalektik çift oluşturduğuna dikkat çeker. Ahiret, basitçe ölümden sonra başlayan soyut bir zaman dilimi değil; insanın dünyadaki seçimlerinin (sevab) kalıcı, şeffaf ve mutlak bir gerçeklikle somutlaştığı nihai varoluşsal düzlemdir. İnsan iradesinin (yurid) asıl yönelmesi gereken ufuk burasıdır.

        eş-şâkirîn (الشَّاكِرِينَ)

        Kelimenin kökü ş-k-r harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, ş-k-r kökünün temel anlamının bir nimeti bilmek, onu açıkça göstermek, değerini takdir etmek ve nankörlüğün zıttı bir tutum sergilemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şükrü nimeti kalp ile tasavvur etmek ve onu eylemle veya dille izhar etmek (açığa vurmak) olarak tanımlar. Bu bağlamda şükür, pasif bir teşekkür değil, inancın varoluşsal teyididir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı ayetin bütünsel psikolojisi ve kriz anları bağlamında değerlendirir. Ayette ölümü mutlak bir ilahi takdir olarak kabul eden ve sadece anlık dünya çıkarı yerine kalıcı ahiret ödülünü tercih eden dirayetli kişilerin "şükredenler" (şâkirîn) olarak isimlendirilmesinin kritik olduğunu belirtir. Bu bağlamda şükür; savaş, ölüm korkusu veya kriz anlarında ilahi ahde sadık kalarak inancı terk etmeme yetisi ve her türlü yılgınlığa karşı gösterilen aktif bir ahlaki direniştir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X