اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 142. Ayet
Daralt
X
-
Yoksa, Allah içinizden cihad edenleri ortaya çıkarmadan ve sabredenleri belirlemeden cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz?
Yoksa siz cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz? Bu mealdeki cümleye, bilakis siz cennete gireceğinizi sanıyordunuz, diye anlam verilmiştir. Allah içinizden cihad edenleri ortaya çıkarmadan. Bu ifade iki şekilde açıklanmıştır. Allah içinizden cihad edenleri bilmemiştir, yani onlar cihad etmemiştir, diye anlam verilmiştir. Şöyle de denilmiştir: Buradaki "lemma" lafzı, "illa' anlamına gelir; buna göre ayetin anlamı şöyle olur: Allah sizden cihat edenlerin kimler olduğunu ortaya çıkarmadan onlar cennete giremez. Bu, aziz ve celil olan Allah'ın şu ayeti gibidir: "Hiç kimse yoktur ki başında bir gözetleyeni bulunmasın!" Buradaki "lemma" edatı şeddeli okunduğunda, başında mutlaka bir gözetleyeni vardır, anlamına gelir. Şeddesiz okunduğunda da baştaki "lam" te'kid lamı, "ma" da bağlaçtır; her nefsin başında bir gözetleyici olur, anlamına gelir.
Allah içinizden cihad edenleri ortaya çıkarmadan. Bu mealdeki cümle hakkında iki yorum yapılmıştır: Birincisi, ortaya çıkarmadı şeklindedir, bu da iki şekilde belli olur. Biri, Allah onların cihat etmeyeceklerini biliyordu. Nitekim insanlar şöyle der: Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz. Yani Allah'ın olmamasını dilediği şey olmaz. Diğeri de Allah her şeyi bilir, eğer sizden cihat edenler olsaydı, mutlaka onu da bilirdi, onu ancak olmadığı için bilmedi. Aziz ve celil olan Allah ''Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez" mealindeki beyanı da bunun gibidir. Yani onlara hiç kimse şefaat etmez.
İkincisi ayetteki "lemma ya'lem" lafzı, "illa' anlamına gelir. Aynen şeddeli olarak okunan "Onun başında mutlaka bir gözetleyeni vardır!" mealindeki ayette olduğu gibi. Buna göre ayetin anlamı şöyle olur: Siz cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz? Hayır, Allah sizin cihat ettiğinizi görmeden giremezsiniz. Yani cihat etmedikçe ve Allah da sizin cihat ettiğinizi ortaya çıkarmadıkça giremezsiniz. En doğrusunu bilen Allah'tır. Aziz ve celil olan Allah'ın Sizden sabredenleri belirlemeden, mealindeki buyruğu da böyledir. Yani Allah'ın sabredeceğini bildiği kişinin o halini ortaya çıkarmadan. Aynen "Allah, elbette doğru olanları ortaya çıkaracaktır; keza O, yalancıları da mutlaka ortaya çıkaracaktır" mealindeki ayet gibi. Yani Allah, doğru söyleyeceğini bilmiş olduğu kişileri mutlaka ortaya çıkaracak, yalan söyleyeceğini bilmiş olduğu kişileri de mutlaka ortaya çıkaracaktır. "İçinizden cihat edenleri ortaya çıkarmak için". Yani cihat eceklerini Allah'ın bilmiş olduğu mücahidleri ortaya çıkarmak için. "Gizliyi ve açığı bilendir" mealindeki ayet de böyledir. Yani gizli iken bilmiş olduğu şeyi açık iken de bilmesi için. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Yoksa, siz cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz? Yani onu sandınız, Allah içinizden cihat edenleri ortaya çıkarmadan, oraya gireceğinizi mi zannettiniz, demektir. Başka bir ayet-i kerimede de şöyle buyurmuştur: "Musibet sizin kendi başınıza gelince". Bu ifade, cihat etmeyenlere sizin başınıza geldiği zikredilen şey gelmedi, demektir.
Bu ayet, Allah'ın hitapta bulunduğu o kişilere, daha öncekilerin başlarına gelen musibetin onların da başına geleceğini söylemekte ve Allah'ın, ölmeden önce onların cihat edeceklerini bildiğini göstermektedir. Buna bağlı olarak bazı kişiler, aziz ve celil olan Allah'ın "Müminlerden bir kısmı Allah'a verdikleri sözü yerine getirdiler" mealindeki ayetini şöyle yorumladılar: Öncekilerin başına gelen musibet onların da başına geldiğinde, kendilerini cennete sokacağını Allah onlara vad etmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bu durumda ayetteki edatı anlamındadır, sondaki elif de bağlaçtır.
Şöyle de denilmiştir: Bu edatın şeddeli olarak "lemma" şeklinde olması muhtemeldir. Nitekim "Hiç kimse yoktur ki, başında bir gözetleyeni bulunmasın!" mealindeki ayette de şeddelidir ve "illa' anlamındadır. O takdirde burada gizlenmiş bir anlam vardır ve içinizden cihat edenleri Allah ortaya çıkarmadıkça cennete giremezsiniz, demektir.
Buradaki "ilim" kavramını az önce geçen ilk yorum sırasında açıklamış ve onun iki yorumu bulunduğunu söylemiştik. Birincisi, Allah onu bilmemiştir, halbuki; O her şeyi bilmektedir, şayet olsaydı onu da mutlaka bilirdi. İkincisi, onlar cihat etmediklerini bilecekler ve belirttiğimiz üzere onlar da cihat edeceklerdir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Yorum
-
hasibtum (حَسِبْتُمْ)
Kelimenin kökü h-s-b harflerinden oluşur.
İbn Fâris, h-s-b kökünün temelinde saymak, miktarını belirlemek, hesaplamak ve bir şey hakkında kanaat/zan beslemek anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik olarak zihinsel bir işlem, bir ölçüp biçme ve bunun sonucunda varılan bir varsayım halidir. Râgıb el-İsfahânî, "husbân" (hesaplama) ile "zann" (sanı/varsayım) arasındaki anlamsal ilişkiye dikkat çeker. Ona göre bu eylem, kişinin elindeki eksik veya yetersiz verilere dayanarak zihninde oluşturduğu, kesinliğe (yakîn) dayanmayan beklentileri ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın epistemolojisi (bilgi felsefesi) bağlamında okur. "Hasibtum" eylemi, inananların salt Müslüman kimliğine sahip olmayı veya sözlü bir inanç beyanını, otomatik bir kurtuluş ve ödül garantisi olarak gören "kognitif (bilişsel) yanılgısını" hedef alır. İnanç, sınanmamış bir varsayıma indirgenemez. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Medine döneminin sosyolojisi ve Uhud travması bağlamında analiz eder. Müslümanların Bedir'deki kesin zaferden sonra zihinlerinde "ilahi destekle sürekli ve bedelsiz kazanacaklarına" dair kurdukları yanlış "hesabın" ve kolaycı beklentinin Kur'an tarafından bu fiille deşifre edildiğini ve yıkıldığını vurgular.
el-cennete (الْجَنَّةَ)
Kelimenin kökü c-n-n harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, bu kökün özünde gizlilik, bir şeyin üzerinin kapanması ve gözden kaybolma anlamlarının yattığını açıklar. Sık ağaçları ve yoğun bitki örtüsüyle toprağı dışarıdan görünmeyecek şekilde örten bahçelere bu kökten hareketle "cennet" denilmiştir. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Sami dilleri havzasından geldiğini, Aramice ve Süryanice'deki dini literatürde de benzer fonetik (ganta/ganna) ve anlamsal formlarda eskatolojik (ahiret odaklı) bir ödül mekanını nitelemek için kullanıldığını belirtir. Kur'an, muhataplarının zihnindeki bu evrensel "kurtuluş bahçesi" imgesini alarak tevhidi bir yapıya oturtmuştur. Râgıb el-İsfahânî, bağlam içindeki analizinde, kelimenin sadece fiziki bir bahçeyi değil, dünyevi acıların, eksikliklerin ve sınavların tamamen bittiği kusursuz bir ontolojik varoluş alanını temsil ettiğini ifade eder. Bu ayette "cennet", müminlerin hiçbir bedel ödemeden, kolayca ve doğrudan girebileceklerini "zannettikleri" (hasibtum) nihai ve en değerli hedef olarak cümlenin merkezine yerleştirilmiştir.
câhedû (جَاهَدُوا)
Kelimenin kökü c-h-d harflerinden gelir.
İbn Fâris, c-h-d kökünün temel anlamının meşakkat, zorluk, takat ve insanın taşıyabileceği en ağır yükün altına girmesi olduğunu belirtir. Etimolojik olarak kişinin hem bedensel hem de ruhsal potansiyelinin son damlasına kadar tüketildiği, maksimum düzeyde bir enerji sarfiyatını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "mücahede" kavramını, insanın görünür düşmanlara, içsel dürtülerine (nefsine) veya şeytana karşı bütün gücünü kullanarak direnmesi, çabalaması ve yorgunluğa katlanması olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye dönemindeki askeri ve kültürel kullanımı ile Kur'an'daki anlamı arasındaki devasa evrime dikkat çeker. İslam öncesi dönemde kabileler arası yağma, intikam ve kaba kuvvet gösterisi olan savaş kültürü; "cihad" kavramı ile birlikte tamamen ahlaki, ilkeli, sınırları belirlenmiş ve yalnızca ilahi bir gaye (Allah yolunda) uğruna katlanılan asil bir "direniş ve çaba" felsefesine dönüştürülmüştür. Prof. Dr. Hidayet Aydar, Uhud bağlamında bu kelimenin sadece kılıç sallamak anlamında fiziksel bir çarpışmayı değil; yenilgi, kriz ve travma anında umutsuzluğa kapılmadan inancı ayakta tutabilmek için gösterilen olağanüstü toplumsal ve psikolojik direnci ifade ettiğini analiz eder.
es-sâbirîn (الصَّابِرِينَ)
Kelimenin kökü s-b-r harflerinden oluşur.
İbn Fâris, s-b-r kökünün fiziksel temelinde bir şeyi hapsetmek, tutmak, daraltmak ve sıkıca bağlamak anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik olarak dağılmayı ve çözülmeyi engelleyen bir kısıtlama eylemidir. Râgıb el-İsfahânî, "sabır" eylemini kişinin nefsini, hislerini ve tepkilerini aklın ve dinin belirlediği sınırlar içine hapsetmesi; panik, isyan veya çöküş yaşamaktan kendini alıkoyması olarak açıklar. Bu, pasif bir katlanma değil, aktif ve bilinçli bir içsel kontroldür. Toshihiko Izutsu, sabır kavramının bedevi Arap kültürü kökenlerini inceler. Çölün zorlu ikliminde açlığa, susuzluğa ve acıya karşı gösterilen fiziksel dayanıklılık (stoacılık), Kur'an tarafından manevi ve teolojik bir eksene çekilmiş; ilahi bir imtihan karşısında insanın iradesini merkeze alarak dağılmamasını sağlayan en üst düzey ahlaki erdeme dönüştürülmüştür. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetteki "câhedû" (çabalayanlar/direnenler) ile "sâbirîn" (sabredenler/diretici tutum sergileyenler) kelimeleri arasındaki edebi dengeye ve tamamlayıcılığa (tekâmül) vurgu yapar. Ona göre "mücahede", dışarıya dönük aktif ve yıpratıcı bir enerji harcamasıyken; "sabır", bu harcama sırasında ruhun parçalanmasını engelleyen içsel ve koruyucu bir güçtür. Kur'an, nihai ödül olan cennete ulaşmak için insanın bu iki ontolojik duruşu (dışsal efor ve içsel stabilite) aynı anda sergilemesi gerektiğini bu edebi simetri ile ortaya koyar. Prof. Dr. Sadık Kılıç ise bu kelimeyi din psikolojisi üzerinden analiz ederek, travmatik yenilgiler sonrasında sarsılan zihinleri ve kalpleri yeniden toparlayan, inanç krizini önleyen yegane psikolojik dayanağın sabır olduğunu ifade eder.
Yorum
Yorum