Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 139. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 139. Ayet

    وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَنْتُمُ الْاَعْلَوْنَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ tehinû velâ tahzenû veentumu-l-a’levne in kuntum mu/minîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Gevşeklik göstermeyin, üzülmeyin; eğer inanmışsanız şüphesiz en üstün olan sizsiniz.


      Gevşeklik göstermeyin! Yani düşmanla savaşmakta zaaf göstermeyin! Başınıza gelen yaralanmalardan da üzülmeyin! Nitekim başka bir ayette şöyle buyurulmuştur: "Eğer siz (Uhud'ta) bir yara aldıysanız bilin ki o topluluk da benzeri bir yara almıştı". Gevşeklik göstermeyin! Bu beyanı, savaşta gevşeklik göstermeyin, çünkü siz Allah için çalışıyorsunuz, anlamına da gelebilir. Çünkü onlar şeytan adına çalışıyor fakat zaaf göstermiyorlardı.

      Üzülmeyin! Yani savaşta öldürülen kardeşlerinizin kaybına üzülmeyin! Bu beyanın, aldığınız yaralardan dolayı üzülmeyin, anlamına gelmesi de muhtemeldir; yani bu yaralar sizi düşmanla savaşmaktan alıkoymasın, size mükafat ve şehitlik verilecektir.

      Şüphesiz en üstün olan sizsiniz. Bu ilahi beyanın; ahirette en üstün siz olacaksınız anlamına geldiği söylenmiş, haklı delillerle en üstün siz olacaksınız denilmiş, zafer kazanarak siz üstün geleceksiniz, yani akıbet sizin olacaktır da denilmiştir. Bunun, eğer savaşta zaaf göstermezseniz, aziz ve celil olan Allah'a ve Resulü'ne asi olmazsanız zafer sizin olacaktır, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Şayet öldürülürseniz şehit olacağınız ve Allah katında sizin canlı, onların ise ölü olacaklarından dolayı en üstün siz olacaksınız, anlamına da gelebilir.

      Eğer inanmışsanız. Yani çünkü siz iman ettiniz. Bu cümle şart değil, haber anlamındadır. Nitekim şu ayet-i kerimede de aynı anlam söz konusudur: "O kadınlar Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorlarsa, Allah'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helal olmaz". Burada da, çünkü onlar Allah'a iman ediyorlar, anlamındadır. Eğer inanmışsanız mealindeki cümle, çünkü Allah'ın vadine ve verdiği habere inanmışsanız, anlamına da gelir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        tehinû (تَهِنُوا)

        Kelimenin kökü v-h-n harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, v-h-n kökünün temel anlamının güçsüzlük, zayıflık ve direncin kırılması olduğunu belirtir. Etimolojik olarak hem bedensel takatsizliği hem de ruhsal çöküntüyü kapsar. Râgıb el-İsfahânî, "vehn" kelimesini fiziksel yapıda, karakterde veya azimde meydana gelen noksanlık ve gevşeme olarak tanımlar. Ayetin Uhud Savaşı sonrası bağlamında bu kelime, ordunun yaşadığı askeri kayıplardan ziyade, müminlerin kalplerine düşebilecek psikolojik mağlubiyeti, motivasyon kaybını ve içsel çözülmeyi ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi işlevine odaklanarak, Kur'an'ın bu nehiy (yasaklama) fiili ile dışsal bir hezimetten önce insanın kendi içinde yaşadığı zihinsel teslimiyete müdahale ettiğini belirtir. Ona göre vehn, bedenin değil, iradenin savaş alanından çekilmesidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Medine döneminin askeri ve sosyo-politik psikolojisi üzerinden analiz eder. Müslümanların Uhud'da aldıkları ağır yaranın travmatik etkisini kırmak için Kur'an'ın "vehn" (gevşeme/yılgınlık) fiilini yasaklayarak, askeri bir krizin kalıcı bir inanç ve kimlik krizine dönüşmesini engellediğini vurgular.

        tahzenû (تَحْزَنُوا)

        Kelimenin kökü h-z-n harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, h-z-n kökünün fiziksel kökeninde sertlik, pürüzlülük ve engebeli, zorlu arazi anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik olarak, sert ve yorucu bir arazide yürümenin insana verdiği fizyolojik ağırlık, zamanla mecazi bir kayma yaşayarak insanın kalbinde hissettiği ağırlık, keder ve kasvet duygusuna (hüzün) dönüşmüştür. Râgıb el-İsfahânî, hüznü, sevincin (ferah) tam zıttı olarak, kaybedilen bir şeyden veya gerçekleşmeyen bir arzudan dolayı insanın içine çöken daralma hali olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, hüznü Kur'an'ın varoluşsal psikolojisi içinde değerlendirir. İzutsu'ya göre hüzün, insanı geçmişe hapseden, eylem gücünü felç eden pasif ve yıkıcı bir duygudur; ayette bu duygunun yasaklanması, müminin sürekli aktif, geleceğe dönük ve dinamik kalmasını sağlayan ilahi bir müdahaledir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, din psikolojisi bağlamında bu yasağı ele alır. Kayıplar (şehitler) karşısında üzülmenin insani bir refleks olduğunu, ancak "tahzenû" fiili ile yasaklanan şeyin anlık bir gözyaşı değil; kedere esir olmak, umutsuzluğa kapılmak ve ilahi takdire isyan noktasına varan kronik bir depresif tutum olduğunu analiz eder.

        el-a'levne (الْأَعْلَوْنَ)

        Kelimenin kökü a-l-v (veya a-l-y) harflerinden gelir.

        İbn Fâris, a-l-v kökünün temelinde yükseklik, üstünlük, bir şeyin fiziksel veya manevi olarak diğerinin üzerine çıkması anlamının bulunduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "uluv" kelimesinin makam, şeref ve güç bakımından zirvede olmayı tanımladığını belirtir. Burada "el-a'levne" (en üstün olanlar) formunda kullanılması, geçici askeri yenilgilere rağmen, ontolojik ve ahlaki üstünlüğün mutlak surette inananlarda olduğuna dair kesin bir ilahi tasdiktir. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Cahiliye döneminin "üstünlük" algısı ile karşılaştırır. İslam öncesi Arap toplumunda uluv; kabile nüfuzu, maddi zenginlik ve kaba kuvvetle ölçülürken, Kur'an bu kelimenin içini tamamen boşaltmış ve üstünlüğün yegane ölçütünü soyut, ideolojik ve ahlaki bir zemin olan inanca (iman) bağlamıştır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, metin içindeki gramatik ve anlamsal şarta dikkat çeker. Üstünlük vaadinin, ayetin devamındaki "eğer inanıyorsanız" (in kuntum mu'minîn) şartına bağlandığını; bunun, seçilmişlik hissine dayalı ırkçı veya kavmiyetçi bir üstünlük değil, inancın eyleme dönüştürülmesiyle elde edilen hak edilmiş bir paye olduğunu vurgular.

        mu'minîn (مُؤْمِنِينَ)

        Kelimenin kökü e-m-n harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, e-m-n kökünün temelinde güven vermek, korkudan emin olmak, huzur ve sükunet bulmak anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik özü, kaygı ve tehlikenin yokluğudur. Râgıb el-İsfahânî, iman kelimesini, kişinin tasdik ettiği şeye tam bir teslimiyetle bağlanması ve bunun sonucunda ruhunda mutlak bir güven (emniyet) hissetmesi olarak tanımlar. Ayetteki bağlamıyla mümin, dış koşullar ne kadar sarsıcı olursa olsun, Allah'ın vaadine duyduğu güven sayesinde kalbinde vehn (gevşeme) ve hüzün barındırmayan kişidir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki etimolojik köklerine inerek, kökün Aramice ve Süryanice'de de (amen/amin formunda) kesinlik, doğrulama ve mutlak güven ifade eden dini bir terim olarak kullanıldığını belirtir. Kur'an'ın bu evrensel kökü alarak kendi tevhidi kimliğinin merkezine yerleştirdiğini analiz eder. Toshihiko Izutsu, mümin kavramını Kur'an semantiğinde küfrün (inkar/nankörlük) ontolojik zıttı olarak inceler. İzutsu'ya göre iman, sadece zihinsel bir kabul değil; insanı korku ve umutsuzluktan kurtaran, geçici dünya olayları (savaş, ölüm, yenilgi) karşısında ona sarsılmaz bir dayanak noktası sunan aktif, dönüştürücü ve psikolojik bir zırhtır. Ayetin başındaki yılgınlık ve kederin panzehiri, kelimenin tam anlamıyla bu "emniyet" halidir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X