قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ سُنَنٌۙ فَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 137. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: sünnetullah, ibret, yalanlayanlar, ali imran 137, tarih, ali imran suresi 137. ayet, ali imran suresi, arz
-
Sizden önce nice uygulamalar geçmiştir. Yeryüzünde gezin de yalanlayanların sonunun ne olduğuna bir bakın.
Sizden önce nice uygulamalar geçmiştir. Bu anlamdaki beyanın çeşitli hükümlere ihtimali vardır. Bu hükümler iki şekilde olabilir. Biri onların lehine olmasıdır; bundan maksat itaat etmeleri ve hakka uymaları halinde kendilerine sevap verilmesidir. Diğeri de onların aleyhine olmasıdır, bundan da maksat Allah'ın emirlerine muhalefet ve isyan etmeleri halinde kendilerine azabın gelmesidir. Ayetteki "sünen" kelimesi ile şeriatın koyduğu hükümlerin kastedilmiş olması muhtemeldir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Yeryüzünde Dolaşma Emri
Yeryüzünde gezin! Peygamberleri yalanlayan ve kendilerine geleceği söylenen azabı yalan sayan insanların izlerini görmek için yeryüzünü dolaşın! Yahut başlarına gelenleri bilen kişilere sormanız ve onların da geçmiş ümmetlerin nasıl helak edildiklerini size haber vermeleri için dolaşın! Bu, aziz ve celil olan Allah'ın onlara ikazıdır: Eğer siz Hz. Peygamber'i yalanlarsanız, sizden öncekilerin başına gelen felaketler sizin de başınıza gelir. Fakat ona itaat ederseniz, onlara verilen sevap size de verilecektir. Yalanlamaları yüzünden onlara verilen cezadan ibret alın! Kur'an-ı Kerim'de yer alan bunun gibi ayetlerin anlamı şöyledir: "Eğer onlara soracak olursan sana haber verirler". Denilmiştir ki Yeryüzünde gezin! Yani Kur'an'da geçmiş ümmetler hakkında verilen haberleri düşünün, böylece sanki yeryüzünü dolaşmış olursunuz. Kur'an-ı Kerim'de yer alan bunun gibi ayetlerin anlamı şudur: "Eğer onlara soracak olursan sana haber verirler". Muhakkak ki Kur'an-ı Kerim'de sizden önceki ümmetlere dair haberler vardır; tasdik ve itaat ettiklerinde kendilerine verilen sevap hakkında, yalanladıklarında da onlara verilen ceza hakkında bilgiler mevcuttur. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Sizden önce nice uygulamalar geçmiştir. Bu ilahi beyanının, peygamberleri yalanlayan ve tasdik edenler hakkında gelmiş olması muhtemeldir. Bu durumda Yeryüzünde gezin! mealindeki cümlenin de, eğer yeryüzünü dolaşırsanız onların izlerini görürsünüz ve bu sayede her iki grubun akıbetini anlamış olursunuz, anlamına gelmesi muhtemeldir. Bunun, onların izleri konusunda düşünmeyi ve kendileriyle ilgili haberlere dair tefekkürde bulunmayı emretmesi anlamına da gelebilir. Bu sayede onlar, kendilerinin tabi tutulduğu imtihan yeni bir şey olmayıp eski ümmetlerde de mevcut olduğunu bilirler. Buradaki "sünen" kelimesi ile onlardan önce insanların imtihan edilmeleri için konulan hükümler de kastedilmiş olabilir. Böylece belaya uğratılma işinin, örneği daha önce görülmemiş bir uygulama olmadığını, bilakis önceki ümmetlerin hayatlarında uygulandığını bilirler! Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: "Ben peygamberler arasında benzeri gelip geçmemiş biri değilim". Başka bir ayette de şöyle buyurmuştur: "Muhammed yalnızca bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçti". En doğrusunu bilen Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
halet (خَلَتْ)
Kelimenin kökü h-l-v (veya h-l-y) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir yerin boşalması, tenhalaşması, bir şeyin geçip gitmesi ve vaktin dolması olduğunu belirtir. Etimolojik olarak mekânın sakinlerinden arınması ve bir tür ıssızlık halini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi zamanın geçmesi ve önceki nesillerin yaşam sürelerini doldurarak dünya sahnesini boşaltıp ahirete göçmeleri olarak tanımlar. O, kelimenin hem zamansal bir tükenişi hem de mekânsal bir terk edişi eşzamanlı olarak içerdiğini vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi bağlamına ve yarattığı psikolojik etkiye odaklanır. Metinde bu fiilin kullanılmasının, insan zihninde "terk edilmişlik, ıssızlık ve kaçınılmaz yok oluş" hissini canlandırdığını; güçlü medeniyetlerin bile tarih sahnesinden nasıl çekilip yerlerini devasa bir boşluğa (halâ) bıraktıklarını dramatik bir şekilde resmettiğini analiz eder.
sunenun (سُنَنٌ)
Kelimenin kökü s-n-n harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, s-n-n kökünün suyun pürüzsüz bir şekilde akması ve bir yolun düzgünce açılıp belirgin hale gelmesi anlamlarına dayandığını ifade eder. Kelimenin özünde "sürekli takip edilen, izi belli ve açık yol" fikri vardır. Râgıb el-İsfahânî, "sünnet" kelimesini bir toplumun veya kişinin sürekli takip ettiği gidişat, âdet ve yaşam biçimi olarak tanımlar. Ayetteki bağlamıyla bunun, Allah'ın toplumların yükseliş ve çöküşlerine dair koyduğu değişmez ilahi kanunlar (sünnetullah) olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, kavramın Cahiliye döneminden İslam'a geçişteki muazzam evrimini inceler. İslam öncesi Arap toplumunda "sünnet", ataların körü körüne takip edilen kutsal kabilevi gelenekleri iken; Kur'an bu kelimeyi almış, kabilevi bağlamından koparmış ve evrenin işleyişini belirleyen, mutlak, objektif ve evrensel tarih yasaları (ilahi değişmezlik) anlamında yeniden inşa etmiştir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kavram üzerinden Kur'an'ın bir "tarih felsefesi" sunduğunu belirtir. Ona göre bu kelime, toplumların helak olmasının veya ayakta kalmasının keyfi tanrısal müdahalelerle değil; ahlaki, sosyal ve ekonomik bir takım somut sosyolojik yasaların (sünnet) doğal bir sonucu olduğunu tesciller. Prof. Dr. Hidayet Aydar ise kelimenin tekil değil çoğul (sunen) gelmesine dikkat çeker. Farklı coğrafyalardaki farklı toplumların kendilerine has çeşitli tarihsel tecrübeler yaşadığını, ancak hepsinin sonucunun aynı ilahi kural setine bağlandığını analiz eder.
fesîrû (فَسِيرُوا)
Kelimenin kökü s-y-r harflerinden gelir.
İbn Fâris, s-y-r kökünün gündüz veya gece yürümek, hareket etmek, bir hedefe doğru yolda ilerlemek ve bir halden başka bir hale geçmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "seyr" eyleminin sadece fiziksel bir mekan değişikliği veya turistik bir gezi olmadığını; insanın gördüklerinden ibret almak, kalıntılar üzerinden geçmişle yüzleşmek amacıyla yaptığı şuurlu, analitik ve ders çıkarıcı bir yolculuk olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi İslam ahlakı ve bilgi felsefesi açısından değerlendirir. Ona göre bu emir, salt bedensel bir yürüyüşü değil; aklın, kalbin ve idrakin tarih içinde gezinmesini (seyr-i aklî) emreder. Kur'an, bu fiil ile müminleri kendi inançlarını doğrulayacak ampirik (deneyimsel) bir okuma yapmaya, tarihi kalıntıları birer ibret belgesi olarak okumaya davet eder.
el-ardı (الْأَرْضِ)
Kelimenin kökü e-r-d harflerinden oluşur.
İbn Fâris, e-r-d kökünün temelinde aşağıda olma, alçaklık, ayak basılan ve üzerinde durulan her şey anlamının yattığını açıklar. Göğün (sema) zıttı olarak insanın fiziksel varoluş zeminidir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki etimolojik kökenlerini izler ve bu kelimenin İbranice ("erets") ve Aramice/Süryanice ("ara" veya "ar'a") formlarıyla ortak bir kökenden geldiğini, bölgenin kadim dini metinlerinde de aynı kozmolojik mekan algısını ifade ettiğini belirtir. Angelika Neuwirth, kelimenin Kur'an'ın edebi kurgusu içindeki işlevini analiz eder. Neuwirth'e göre Kur'an'da yeryüzü (arz) sadece ölü bir toprak parçası veya coğrafi bir mekan değildir; aksine, önceki medeniyetlerin kalıntılarını, zaferlerini ve yıkımlarını sinesinde barındıran devasa bir "açık hava müzesi" ve insanın ahlaki sınavının sergilendiği aktif bir tiyatro sahnesi olarak konumlandırılır.
fenzurû (فَانظُرُوا)
Kelimenin kökü n-z-r harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, n-z-r kökünün gözle veya kalple bir şeye yönelmek, bir şeyi beklemek, incelemek ve üzerinde düşünmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nazar" ile basitçe görmek (rü'yet) arasında ayrım yapar. Nazar, sadece göz bebeğinin bir nesneyi algılaması değil; aklın ve basiretin devreye girerek o nesnenin arkasındaki sebep-sonuç ilişkisini, hakikati ve ibreti anlamak üzere derinlemesine tefekkür etmesidir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın epistemolojisindeki (bilgi kuramındaki) kritik rolüne dikkat çeker. "Nazar" eylemi, insanın duyusal verileri (harabeleri, doğayı, tarihi kalıntıları) kullanarak aklî ve ahlaki bir sonuca ulaşmasını sağlayan en temel araçtır. Kur'an, inancı kör bir taklit olmaktan çıkarıp, "nazar" fiiliyle doğrulanan aktif ve gözlemsel bir idrak sürecine dönüştürür.
âkıbetu (عَاقِبَةُ)
Kelimenin kökü a-k-b harflerinden gelir.
İbn Fâris, a-k-b kökünün fiziksel olarak ayak topuğu (ökçe) anlamına geldiğini; buradan türeyerek bir şeyin ardına düşmek, peşinden gelmek, takip etmek ve bir işin en son aşaması anlamlarını kazandığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi eylemlerin kaçınılmaz nihai sonucu, işlerin varıp dayandığı son nokta olarak tanımlar. O, iyi eylemlerin sonucunun "âkıbet", kötü eylemlerin sonucunun ise genellikle "ukûbet" (ceza) kelimesiyle ifade edildiğini; ancak bu ayette kötülük yapanların nihai kaderini belirten nötr bir "sonuç/akıbet" formunda kullanıldığını söyler. Toshihiko Izutsu, kavramın eskatolojik ve tarihsel bağlamını inceler. Ona göre Kur'an'da her ahlaki eylem zaman içinde mutlaka ontolojik bir iz bırakır; "âkıbet", hem dünyevi tarihsel çöküşü hem de uhrevi cezayı kapsayan, insanın kendi eylemleriyle adım adım inşa ettiği kaçınılmaz sondur.
el-mukezzibîn (الْمُكَذِّبِينَ)
Kelimenin kökü k-z-b harflerinden oluşur.
İbn Fâris, k-z-b kökünün doğru olanın (sıdk) zıttı olduğunu; gerçeği tersyüz etmek, bir haberi aslından saptırmak ve gerçekte olmayan bir şeyi varmış gibi sunmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "tekzîb" eyleminin sadece günlük dildeki basit bir yalan söylemek (kizb) olmadığını vurgular. "Mukezzib", peygamberlerin getirdiği hakikati, ilahi ayetleri ve tarihsel gerçekleri bilmesine rağmen, kibir veya çıkar uğruna bunu şiddetle, bilinçli ve sistematik bir şekilde reddeden, ona "yalan" diyen kişidir. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an semantiği içinde imanın (tasdik etmenin) tam ontolojik ve epistemolojik zıttı olarak konumlandırır. Bu, pasif bir inanmama hali değil; ilahi otoriteye karşı aktif bir isyan ve kibrin (istikbar) en belirgin dışavurumudur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi ayetin inzal olduğu dönemin tarihsel psikolojisi bağlamında analiz eder. Mekkeli müşriklerin veya diğer inkarcıların geçici olarak askeri veya ekonomik güç elde etmiş olabileceklerini, ancak hakikati "tekzib" etmelerinin, onları kaçınılmaz tarihsel yasaların (sünnetullah) karşısında nihai bir yenilgiye sürükleyeceğini; Kur'an'ın bu kelimeyle inananlara psikolojik bir üstünlük ve tarihsel bir perspektif kazandırdığını belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla