Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 135. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 135. Ayet

    وَالَّذ۪ينَ اِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً اَوْ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللّٰهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْۖ وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ اِلَّا اللّٰهُۖ وَلَمْ يُصِرُّوا عَلٰى مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżîne iżâ fe’alû fâhişeten ev zalemû enfusehum żekerû(A)llâhe festaġferû liżunûbihim vemen yaġfiru-żżunûbe illa(A)llâhu velem yusirrû ‘alâ mâ fe’alû vehum ya’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      135. Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman Allah'ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.

      136. İşte onların yaptıklarının karşılığı rableri tarafından bir bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir. Onlar orada temelli kalacaklardır. Böyle amel edenlerin mükafatı ne güzeldir!


      Buradaki ilk ayette Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman, Allah'ı hatırladıklarını da hemen günahlarının bağışlanmasını isterler. Onlar söze şöyle devam ederler: Zaten günahları ... bile bile ısrar etmezler. Cenab-ı Hak, onların günah işledikleri yahut da kendilerine zulmettikleri zaman Allah'ı andıklarını haber vermektedir. Onların kendilerine kötülük etmelerinin hangi anlama geldiğini daha önce açıklamıştık. Onlar, ihlasla kendilerini Allah'a teslim etmemişlerdi. Zulüm, bir şeyi ait olmadığı yere koymaktır; buna göre onlar kendilerini Allah'a teslim etmedikleri zaman, öz varlıklarını ait olmadıkları yere koymuş olmaktadır. Bundan dolayı kendilerine kötülük etmiştirler.

      Allah'ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler. Yani onlar günahlarının bağışlanmasını isterler, günahları Allah'tan başka kimsenin bağışlayamayacağını da bilirler. Üstelik günah işlemekte de ısrar etmezler. Bir şeyde ısrar etmek onu yapmaya devam etmektir. Ayet-i kerime haber vermektedir ki onlara verilecek olan karşılık, ayetin sonunda belirtilen nimetler de dahil olmak üzere Rableri tarafından bağışlanmadır, içinden ırmaklar akan cennetlerdir ve orada onlar ebedi olarak kalacaklardır.

      Bu ayetler, daha önce müttakilerden olmasalar da kötülük ve ahlaksızlık yapan insanlar tövbe ettikleri zaman, cennetin kendileri için hazırlanan kişilerden olacaklarına dair görüşümüzü teyit etmektedir. Bunun bir örneği de Allah'ın, onların kötülüklerini görmezden geleceği, affedici ve bağışlayıcı olması itibariyle onları affedeceğidir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman. Bu ilahi beyan, zulmün çirkin bir iş yapmaktan farklı olduğu ihtimalini akla getirmektedir. Her ikisinden de aynı şeyin kastedilmiş olması ihtimali de vardır, çünkü asi olan her insan kendine zulmetmiştir anlamına gelir; her ikisi de insana zarar vermekte ve elde edeceği mükafatı azaltmaktadır. Çünkü o, yapmaması gerekeni yapmış, yapmaması gereken tercihi yapmıştır; bunların ikisi de kendisine kötülük etmiş manasına gelir. Allah'ın koyduğu sınırları aşanların veya aklın ve şeriatın kabul etmediğini yapmayı tercih edenlerin bu yaptıkları da çirkin bir fiildir. Bu da özellikleri anlatılan zulüm anlamına gelir, çünkü o, yapmaması gerekeni yapmış ve iradesini kendi lehinde olmayan bir fiile yöneltmiştir. Bu da hem aklın hem de dinin yasakladığı şeydir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Ayetteki zulüm ile çirkin fiilin (fahişe / fevahiş) farklı şeyler olması da muhtemeldir. Çünkü "zulm'' lafzı, Allah'ın emrine muhalif küçük büyük her şeyi içine alan bir isimdir. Bundan dolayıdır ki hayırlı işler yapan insanların en küçük hataları da zulüm olarak nitelemiştir. Nitekim Adem aleyhisselam ile Havva'ya cennetteki meyveyi yemeleri üzerine şöyle buyurulmuştur: "Zalimlerden olursunuz". Şirk konusunda da şöyle buyurulmuştur: ''.Allah zalimler topluluğunu doğru yola eriştirmez". Çirkin fiiller, az olsun, çok olsun çirkinliği açık ve belli olan günahlardır. Buna bağlı olarak eksik olana zulüm denilmiştir, şu ilahi beyanda olduğu gibi: "Bağların ikisi de yemişlerini verip hiçbir ürünü eksik bırakmamışlardı". Ayıp ve noksanlık, hazan çirkin olmakla da nitelenir, fakat onlar çok ve aleni olursa bu seviyeye gelir; bunun örneği de küçük hatalar anlamına gelen zellelerdir. Nitekim helal kılınan mubahlardaki temizlik niteliği ve o derecedeki benzerleri de böyle olur. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Bir de, terk edilip bağışlanma istemeyi gerektiren her büyük günahı belirlememize ihtiyaç yoktur. Cenab-ı Hakk'ın "Kıyamet gününde ona azabı kat kat verilecek" mealindeki ayetinde ve devamında, şirk, zina, adam öldürmek ve daha küçük günahları mağfiret edeceğini vad etmiş olması, bütün günahların tövbe etmekle bağışlanacağını gösterir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Çirkin Fiil

      Onlar çirkin bir şey yaptıkları zaman. Bu beyandaki çirkin şey ile aklın kötü ve çirkin saydığı fiilin kastedilmiş olması muhtemeldir. Başka alimler şöyle dediler: Haram kılınan ve yapılması yasaklanan her şey çirkindir. İlk görüş sanki maksada daha yakındır, çünkü bir şey kötü ve çirkin olmakta nihai sınıra varmazsa ona çirkin denilmez; nihai sınıra varınca çirkin denilir. Bir şeye temiz ( tayyib) denilmesi de böyledir; şey ancak helal olursa ve lezzette nihai sınıra ulaşırsa, ona temiz denir. Bunun yanında helal olan her şeye mutlak olarak temiz ( tayyib) denmesi söz konusu değildir. Benzer şekilde haram kılınan ve yasaklanan bütün fiillerin çirkin olduğu söylenemez; ancak kötü ve çirkin olmakta nihai sınıra ulaşırsa çirkin denir. Dolayısıyla haram kılınan ve yasaklanan her şey için bu niteliğin kullanılması doğru olmaz. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Temiz (tayyib) insan tabiatının temiz gördüğü şeydir; dolayısıyla bir şeyin temizliği insan tabiatının nihai sınırına ulaşırsa, o şey temizdir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Bile bile ısrar etmezler. Günah olduğunu bile bile onu yapmazlar, aksine ondan dönüş yaparlar. Günahından dönüş yapanlar için de ayette belirtilen karşılık verilecektir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        fâhişeten (فَاحِشَةً)

        Kelimenin kökü f-h-ş harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, f-h-ş kökünün temel anlamının sınırı aşmak, haddi geçmek ve ölçüsüz derecede çirkinleşmek olduğunu belirtir. Etimolojik olarak normalin ve kabul edilebilir olanın ötesine taşan her türlü söz veya eylemi ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi akıl ve şeriat açısından çirkinliği apaçık olan, aşırı kötülük barındıran eylemler olarak tanımlar. Bağlam içerisinde genellikle büyük günahlar ve özellikle cinsel ahlaksızlıklar için kullanılsa da, kelimenin özündeki "aşırılık" vurgusuna dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Cahiliye dönemi ile Kur'an'ın ahlak sistemi arasındaki anlamsal evrimini inceler. Cahiliye döneminde "fuhş" kelimesinin daha çok aşırı cimrilik veya sosyal ilişkilerde ölçüsüz kabalık gibi dünyevi bağlamlarda kullanıldığını, Kur'an'ın ise bu kelimeyi alarak ilahi sınırlara yönelik ağır bir tecavüz ve ahlaki bir çöküş eylemi olarak dini bir terminolojiye dönüştürdüğünü analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki kullanımını insan doğasının zaafları bağlamında okur. Müminlerin dahi zaman zaman "fâhişe" işleyebilecek kadar zayıf düşebileceğini; ancak onları farklı kılanın, eylemin çirkinliğini idrak edip geri dönme (tövbe) refleksleri olduğunu vurgular.

        zalemû (ظَلَمُوا)

        Kelimenin kökü z-l-m harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, z-l-m kökünün etimolojik olarak iki temel anlama dayandığını açıklar: Birincisi, ışığın yokluğu ve karanlık; ikincisi ise bir şeyi ait olduğu asıl yerden alıp yanlış bir yere koymaktır. Râgıb el-İsfahânî, "zulm" kavramını adaletin tam zıttı ve hakkın sınırlarından sapmak olarak tanımlar. Ayette geçen "kendi nefislerine zulmetmek" (zalemû enfusehum) ifadesini, kişinin günah işleyerek kendi ruhunu ilahi cezaya maruz bırakması, kendisini asıl faydadan mahrum ederek manevi bir karanlığa ve ziyana sürüklemesi olarak yorumlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "zulüm" kavramının inançsızlık ve isyanın en temel ontolojik ifadesi olduğunu söyler. Ancak bu ayetteki özgül bağlamında zulüm, inançsızlıktan ziyade, inanan bir insanın geçici bir irade kaybıyla kendi fıtratına (yaratılış gayesine) aykırı davranması ve kendi manevi bütünlüğüne zarar vermesi şeklindeki psikolojik ve ahlaki bir sapmayı ifade eder.

        żekerû (ذَكَرُوا)

        Kelimenin kökü z-k-r harflerinden gelir.

        İbn Fâris, z-k-r kökünün bir şeyi zihinde muhafaza etmek, hatırlamak veya dille telaffuz etmek anlamlarını taşıdığını belirtir. Etimolojik olarak unutkanlığın (nisyan) ve gafletin zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, eylemi bilginin kalbe veya dile getirilmesi olarak tanımlar. Ayetteki "Allah'ı hatırladılar/andılar" eyleminin, günah işleme anındaki geçici şuur kaybının ve gaflet perdesinin yırtılması anlamına geldiğini belirtir. Bu, pasif bir hatırlama değil, vicdanın şiddetli bir sarsıntıyla uyanışıdır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı din psikolojisi açısından değerlendirir. Günahın doğasında insanı sarhoş eden ve gerçekliği unutturan bir yapı olduğunu; "zikir" eyleminin ise tam bu noktada müminin kalbine düşen, onu günahın sarhoşluğundan uyandıran ve ilahi gözetim altında olduğu gerçeğiyle yüzleştiren ani ve kurtarıcı bir bilişsel aydınlanma olduğunu analiz eder.

        festaġferû (فَاسْتَغْفَرُوا)

        Kelimenin kökü g-f-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, g-f-r kökünün fiziksel temelinin bir şeyi örtmek, saklamak ve korumak olduğunu belirtir. Örneğin, başı darbelerden koruyan miğfere de aynı kökten "miğfer" denir. Etimolojik olarak "istiğfar", işlenen günahın üzerinin ilahi bir lütufla örtülmesini ve kişinin bu günahın yıkıcı sonuçlarından (cezadan) korunmasını talep etmektir. Râgıb el-İsfahânî, istiğfarın sadece dille söylenen bir af talebi olmadığını, aynı zamanda eylemsel olarak kişinin o günahı terk edip iyi amellere yönelerek o kötülüğü örtme çabasını içerdiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin başındaki "fe" (takibiye/hemen ardından) harfine dikkat çekerek bağlamsal bir analiz yapar. "Hatırladılar ve hemen bağışlanma dilediler" yapısının, müminin günah ile tövbe arasına zaman sokmayan, ahlaki bir teyakkuz hali içinde olduğunu gösterdiğini belirtir. İstiğfar, bozulan yaratıcı-kul ilişkisini acilen onarma refleksidir.

        yusirrû (يُصِرُّوا)

        Kelimenin kökü s-r-r harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, s-r-r kökünün temelinde bir şeyi sıkıca bağlamak, düğümlemek ve sebat etmek anlamlarının yattığını belirtir. Kesenin ağzını sıkıca bağlamak eylemi de bu kökten gelir. Etimolojik olarak "isrâr", kişinin bir eyleme veya düşünceye sıkı sıkıya tutunması, ondan vazgeçmemesi demektir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi inat etmek ve başlanan kötü bir işi terk etmeyi reddetmek olarak tanımlar. Ayette olumsuz formda "ısrar etmediler" şeklinde kullanılması, tövbenin samimiyetinin temel şartını ortaya koyar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve psikolojik derinliğini analiz eder. Ona göre mümin, günah işlememe konusunda melekler gibi kusursuz bir varlık değildir; onu farklı kılan şey günaha "düğüm atmaması", yani kötülükte kronikleşip inat etmemesidir. Israr eyleminin reddedilmesi, insanın anlık heva ve hevesiyle bilerek ve isteyerek yaratıcıya isyan etmesi arasındaki kalın ahlaki çizgiyi çizer.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X