Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 134. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 134. Ayet

    اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżîne yunfikûne fî-sserrâ-i ve-ddarrâ-i velkâzimîne-lġayza vel’âfîne ‘ani-nnâs(i)(k) va(A)llâhu yuhibbu-lmuhsinîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlar (takva sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah işini güzel yapanları sever!


      İnfak Etmek

      Denildi ki "serra" kelimesi rahatlık anlamına, "dara" da zorluk manasına gelir. Serranın bolluk, darra'nın da darlık anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu da aynı manaya gelir. Serra için, çocuklar ve benzerleri gibi kendisi için harcama yapılması kişiye kolay gelen şeydir de denilmiştir, böylesine harcama yapmak insan için kolaydır, fakat yabancıya infak etmek, kişiye zor gelir. Birinci yoruma göre bolluk ve genişlik halinde infak etmek, insana darlık ve fakirlik halinde infak etmekten daha rahat ve daha kolay gelir. Her türlü durumda, yani bolluk ve darda infak ettiği zamandır ki kişi bu övgüye hak kazanır. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Bu işin insana kolay gelmesinin iki sebebi vardır. Birincisi, kendi elinde olan malın, hakikatte Allah'a ait olduğunu bilmesidir; dolayısıyla onu harcadığında sadece bir elden alıp öbür ele vermiş olmaktadır; sanki o mal Allah'ın elindedir.

      İkincisi, Rabbinin cömertliğini ve kudretini bilmesidir; öyle ki kendi ihtiyacının karşılanması ve menfaatinin elde edilmesi daima O'nun cömertliğinin garantisi altındadır. İnsan Allah'ın cömertliğini, ve bundan fazlasıyla faydalanmasını bilmek vasıtasıyla aslında bundan faydalanan kimsenin hiç bir mala sahip olmadığı ve mülkün sahibi dilediği zaman ihsanı bundan mahrum bırakabileceği bilgisine ulaşır. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Onlar bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar. Bu mealdeki ayetin, onları sevindirdiği ve zarara soktuğu halde veya kolaylık ve güçlük halinde, yahut da bela ve nimet halinde anlamlarına gelmesi de muhtemeldir.

      Sonra, bütün bu hallerde harcama yapmanın insana kolaylaştırılmasının sebebi -bu işin her ne kadar takvayı kolaylaştırdığını zikretmiş ise de- üç şekilde açıklanabilir. Birincisi, senin elinde bulunan malın, onu senin eline verene ait olduğunu kabul etmendir. O, mal hakkında ve onu koruman konusunda seni imtihan etmektedir. Sen onu başkasına harcadığın zaman, koruma külfeti ve malın hakkını gözetme sorumluluğu senden kalkmaktadır. Hakikatte senin elinde iken kendine sağladığı fayda yok olmamaktadır. Zira infaktan sonra o mal, daha önce senin elinin, kendi elinde bulunduğu varlığın elindedir, o da, Allah Teala'dır. Ancak onun faydasına sahip olacağın için sanki senin elinden yine de gitmemektedir, sadece, az önce söylemiş olduğum o malın sorumluluğu senden düşmektedir. Zira şahsen malından faydalanmayan mal sahiplerinin var olduğu bilinmektedir. Bunun yanında mal sahibi olmadığı halde ondan faydalanan kimselerin bulunduğu da bilinmektedir. Fakat malın, rızası uğrunda harcandığı Allah Teala nezdinde değişen bir şey yoktur. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      İkincisi, elindeki malda Allah'ı tercih edene Allah'ın da cömert davranacağını, tükenmez hazinelerinden kendisine bol bol ihsan etme gücüne sahip olduğunu ve bunun O'na güç gelmediğini kalbinin hissetmesidir. Kesin bir şekilde inanıp bilmelisin ki Cenab-ı Hakk'ın, daha önce sahip olmadığın şeylere seni sahip kılması ile sana verdiği ve sahip kıldığı şey konusundaki kudreti aynıdır ve bunlar O'nun için kolay şeylerdir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Üçüncüsü, kulun doğuştan sahip kılındığı yaratılışı ve kendisine verilen şeyler fiilen içinde bulunduğu vakte bağlı değildir. Bunlar ahiret için hazırlanması, onunla ebedi hayatını ve hiç tükenmeyecek olan menfaatleri kazanması içindir. O, malı infak etmekle sanki bir şeyi değerinin kat kat fazla fiyatıyla satmış olmakta yahut onu harcamakla köleliğini esaretten kurtarmakta, yahut meşgul olacağı işi önceden iş yerine göndermekte veya ihtiyaç vaktinde kullanmak üzere bir şeyi evinde hazırlamış olmaktadır. Böylesi, insan tabiatına en uygun ve akılla en barışık şeydir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Öfkelerini yenerler. Resulullah'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Gereğini yapmaya muktedir olduğu halde öfkesini yenen kimsenin kalbini Cenab-ı Hak güven ve iman duygusuyla doldurur". Öfke üzüntü ile kızgınlık arasında gidip gelen bir duygudur. Kendisinden yukarıda olana karşı üzüntü, aşağıda olana da kızgınlık halini ifade eder. Aziz ve celil olan Allah, üzüntü ve öfkelerini yenmeleri sebebiyle onları övmektedir.

      İnsanları affederler. Yani kendilerine haksızlık yapan insanları affederler. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah, kendisine haksızlık eden kişiyi affeden insanın izzet ve şerefini artırır". Kendisine haksızlık yapan kişiyi affeden, bununla iyilik yapmış olmaktadır. Nitekim falanca şöyle iyilik yaptı, fılanca iyilik yapmadı denilir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Allah işini güzel yapanları sever. Buradaki ihsan kelimesi iki anlama gelir. Birincisi, ilim ve marifet, ikincisi de, kendisine borç ve üzerine görev olmayan bir iyilik yapan, onu ancak lütuf olarak yerine getiren anlamına gelebilir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Mürtekib-i Kebire

      Burada Allah Teala, güzel işler yapanları zikretmekte ve onları sevdiğini söylemektedir. Az önce geçen Rabbinizin mağfiretine mazhar olmak için hazırlanmış olup gökler ve yer kadar geniş olan cennete girmek için yarışın! mealindeki ayette yer alan müttakiler için hazırlanmıştır, anlamındaki ifadeyle Allah, cennetin müttakiler için hazırlandığını haber vermiş, cehennemin de kafirler için hazırlandığını beyan etmiştir.

      Bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Müttaki olmayan kişiler için cennet değil, cehennem hazırlanmıştır. Bu, Hariciler'in ve yoldan çıkmışların görüşüdür. Başka bir grup şöyle demiştir: Allah, cehennemin kafirler için hazırlandığını haber vermiştir; öyle ise büyük günah işleyen kişi cehennemin kendileri için hazırlandığı kafirlerden değildir, cennetin kendileri için hazırlandığı müminlerdendir. Bazıları ise şöyle bir fikir beyan etmiştir: Allah cehennemin kafirler için, cennetin de müttakiler için hazırlandığını haber vermiştir. Müttakileri, kendisine isyandan sakınanlar, emrine ve yasağına aykırı davranmayı terk edenler diye nitelemiştir. Günahı bulunan insanlar, aziz ve celil olan Allah'ın mutlak olarak ifade buyurduğu müttakiler için hazırlanmıştır hükmünün kapsamına girmezler, fakat kafirler için hazırlanmıştır hükmüne de dahil olmazlar. Onlar için cehennemde ayn bir yer vardır. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Bize gelince şöyle deriz: Günah işleyen müminlerin, şu genişlikte olan cennet mealindeki ayetin ve müttakiler için hazırlanmıştır mealindeki ilahi beyanın kapsamına girmeleri ümit edilir. Bunun delili de şu mealdeki ayet-i kerimedir: "Bir başka grup iyi işe bir de kötü iş karıştırmış olarak günahlarını itiraf etmişlerdir. Umulur ki Allah onların tövbesini kabul eder". Cenab-ı Hak burada onların iyi işe kötü işi karıştırdıklarını söylemektedir. Sonra da umulur ki Allah onların tövbesini kabul eder, buyurarak tövbelerini kabul edeceğini vadetmektedir. Buradaki "umulur ki" anlamına gelen lafız, Allah hakkında kullanılınca gereklilik ifade eder. İkincisi, Allah Tealanın; "İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz" mealindeki ayetinde, Onların güzel işlerini kabul edeceğini, kötü işlerini de görmezden geleceğini haber vermektedir. Kötü işlerini görmezden gelince onların kötü amelleri kalmamaktadır; dolayısıyla onlar da müttakiler için hazırlanmıştır mealindeki ilahi beyanın hükmüne dahil olurlar. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yunfikûne (يُنْفِقُونَ)

        Kelimenin kökü n-f-k harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, n-f-k kökünün tükenmek, geçip gitmek, yitip kaybolmak veya bir geçit/tünel anlamına geldiğini belirtir. Ona göre "infak" eylemi, kişinin malını elden çıkarması, harcaması ve malın bu yolla eksilmesi temel anlamına dayanır. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi servetin dağıtılması ve harcanması olarak tanımlar. O, kelimenin kökensel olarak malın tükenmesini ifade etse de, dini bağlamda bunun şuurlu, amaca yönelik ve olumlu bir eksilme, yani faydalı bir harcama olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin etimolojik ve anlamsal evrimini Cahiliye dönemi ile İslam dönemi arasında karşılaştırmalı olarak inceler. Toshihiko Izutsu'ya göre Cahiliye Arap toplumunda mal harcamak, kabile içi prestij kazanmak ve gösteriş (mürüvvet) amacıyla yapılırken, Kur'an bu eylemi "infak" kavramı altında yeniden inşa etmiş, kişisel gösterişten arındırarak tamamen Allah rızası için ve toplumun zayıf kesimlerini desteklemek amacıyla yapılan diğerkâm bir eyleme dönüştürmüştür. Prof. Dr. Mustafa Öztürk ise kelimeyi Medine döneminin sosyo-ekonomik bağlamı içinde değerlendirir. Kur'an'ın bu eylemi sıradan bir harcama olmaktan çıkarıp, yeni kurulan toplumsal yapıyı ayakta tutan, kurumsallaşmış bir mali fedakarlık ve dayanışma mekanizması olarak konumlandırdığını analiz eder.

        es-serrâi (السَّرَّاءِ)

        Kelimenin kökü s-r-r harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde neşe, sevinç ve içte gizli tutulan şey (sır) anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik olarak insanın iç dünyasında hissettiği, kalbini ferahlatan bir duygu durumunu ifade eder. Bu bağlamda kelime, insana neşe veren bolluk, rahatlık ve genişlik zamanlarına işaret eder. Râgıb el-İsfahânî, "serrâ" kelimesini insan ruhunu sevindiren, ona haz veren her türlü durum olarak tanımlar; bunun içine maddi zenginlik, fiziksel sağlık, güvenlik ve genel yaşam konforu girer. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin metin içindeki edebi ve psikolojik işlevine odaklanır. Etimolojik anlamının ötesinde, bu kelimenin zıt anlamlısı ile birlikte kullanılarak insanın değişken maddi koşulları karşısında psikolojik bir denge durumu çizdiğini, bolluk ve neşe anlarının müminin ahlaki sorumluluklarını yerine getirmesinde bir rehavet sebebi olmadığını belirtir.

        ed-darrâi (وَالضَّرَّاءِ)

        Kelimenin kökü d-r-r harflerinden gelir.

        İbn Fâris, d-r-r kökünün zarar, ziyan, sıkıntı ve darlık anlamlarına geldiğini, kavramsal olarak faydanın (nef) tam zıttı bir durumu ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "darrâ" kelimesinin insanın bedenine, malına veya ruhuna acı veren, onu darlığa düşüren her türlü olumsuz durumu kapsadığını belirtir; yoksulluk, hastalık ve kayıplar bu kapsama dâhildir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin "serrâ" kelimesi ile oluşturduğu "tıbâk" (zıtlık) sanatını analiz eder. İki kelimenin yan yana gelmesinin, etimolojik zıtlıklarının ötesinde, müminin mali ve ahlaki tutarlılığını vurguladığını söyler; kişi darlık ve zarar içindeyken bile infak eylemini kesmez, bu da inancın dış koşullara bağımlı olmayan sarsılmaz yapısını gösterir.

        el-kâzımîne (وَالْكَاظِمِينَ)

        Kelimenin kökü k-z-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, k-z-m kökünün fiziksel kökenine inerek, bunun su veya süt dolu bir kırbanın (deri tulumun) ağzının sıkıca bağlanıp içindekinin dışarı sızmasının engellenmesi anlamına geldiğini belirtir. Kelime mecazi olarak, insanın içindeki öfke ve şiddet duygusunu, tıpkı ağzı bağlanan bir tulum gibi sıkıca bağlaması ve dışa vurumunu engellemesi anlamını kazanmıştır. Râgıb el-İsfahânî, eylemi kişinin nefesini tutması veya öfkesini yutması olarak tanımlar. Bu, bilinçli ve zorlu bir içsel kısıtlamadır; kişi öfkelenmek için haklı sebeplere sahip olsa bile bu potansiyel enerjiyi eyleme dönüştürmemektedir. Toshihiko Izutsu, kelimeyi İslam'ın ahlaki devrimi bağlamında inceler. Cahiliye dönemi Araplarında ani, yıkıcı ve intikamcı öfke patlamaları (cehl) bir güç gösterisi olarak yüceltilirken, Kur'an "kazm" eylemi ile bu yıkıcı dürtülerin akıl ve irade ile kontrol altına alınmasını (hilm) en üstün erdemlerden biri olarak konumlandırmıştır.

        el-gayza (الْغَيْظَ)

        Kelimenin kökü g-y-z harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, kökün anlamını insanın içini kaplayan şiddetli, yakıcı ve ezici bir öfke duygusu olarak tanımlar. Râgıb el-İsfahânî, "gayz" ile sıradan öfke anlamına gelen "gadab" kelimeleri arasında çok hassas bir etimolojik ve anlamsal ayrım yapar. Ona göre "gayz", engellenme veya haksızlık karşısında insanın kanının kaynaması, fizyolojik ve psikolojik olarak hararetlenmesidir; ancak "gadab" kelimesinin aksine "gayz" mutlaka intikam alma arzusu içermez. Kişi içinde çok şiddetli bir gayz hissedebilir ama bu, eyleme dökülmeyen bir duygu olarak kalabilir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimeyi İslam psikolojisi ve ahlak felsefesi açısından değerlendirir. İnsanın doğası gereği "gayz" hissetmesinin son derece doğal ve gayri ihtiyari bir durum olduğunu; Kur'an'ın bu duyguyu yok saymadığını veya tamamen silinmesini emretmediğini, aksine bu şiddetli duygunun varlığını kabul edip, ahlaki başarının bu duyguyu iradeyle yönetmekte (kâzımîn) yattığını analiz eder.

        el-âfîne (وَالْعَافِينَ)

        Kelimenin kökü a-f-v harflerinden gelir.

        İbn Fâris, a-f-v kökünün temelinde bir şeyi silmek, yok etmek, izini gidermek, kendi haline bırakmak ve fazlalık anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik olarak "afv", işlenen bir suçun veya kabahatin izlerinin tamamen silinmesi, olmamış gibi üzerine sünger çekilmesi demektir. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı hukuki ve ahlaki boyutta ele alarak, kişinin cezalandırma gücü ve hakkı elinde olduğu halde, cezayı kasten ve kendi iradesiyle düşürmesi, hakkından vazgeçmesi olarak tanımlar. Bu durum, öfkeyi yutmaktan çok daha aktif bir eylemdir. Toshihiko Izutsu, "afv" eylemini Kur'an ahlak sistemindeki gelişimsel bir aşama olarak okur. Kişi önce öfkesini yutarak (kazm) kendini kontrol eder, ardından "afv" ile karşı tarafa duyulan içsel kırgınlığı ve ceza verme hakkını da tamamen silerek toplumsal uyumu yeniden tesis eden aktif bir ahlaki iyileştirme gerçekleştirir.

        en-nâsi (النَّاسِ)

        Kelimenin kökü n-v-s veya e-n-s harflerinden türetilmiştir.

        İbn Fâris, kelimenin kökeni hakkında iki farklı etimolojik yaklaşımı aktarır: Ya hareketlilik, gidip gelme anlamındaki "nevese" kökünden gelir ya da ünsiyet, aşinalık, sosyalleşme anlamındaki "enese" kökünden. Dilbilimciler genellikle insanın sosyal ve bir arada yaşamaya yatkın doğası sebebiyle "üns" kökünü tercih ederler. Râgıb el-İsfahânî de "enese/ünsiyet" kökünü benimser; insanın tek başına yaşayamayan, başkalarıyla bağ kurarak, onlara alışarak ve sosyalleşerek var olabilen bir canlı olduğunu, kelimenin bu psikolojik ve sosyolojik gerçeği yansıttığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin burada belirli bir kalıpla (belirli harfi tarif ile) kullanılmasının, af ve hoşgörü eyleminin sınırlarını belirlediğine dikkat çeker. Buna göre bağışlayıcılık sadece kişinin kendi kabilesine, ailesine veya dindaşlarına yönelik dar bir ahlaki kural değil, "en-nâs" (bütün insanlar) ifadesiyle tüm insanlığı kapsayan evrensel bir ahlaki ilke olarak sunulmuştur.

        yuhıbbu (يُحِبُّ)

        Kelimenin kökü h-b-b harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, h-b-b kökünün temel anlamının sevgi, bağlılık, bir şeyi aziz ve değerli tutmak olduğunu belirtir. İçsel bir yönelimi ve kalbin bir şeye tutunmasını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, sevgiyi (muhabbet), ruhun iyi, güzel ve faydalı gördüğü şeye doğru çekilmesi ve ona meyil etmesi olarak tanımlar. Bu kelime yaratıcıya (Allah'a) atfedildiğinde ise, insanın hissettiği gibi duygusal bir meyil değil; Allah'ın kulundan razı olması, ona lütufta bulunması, onu ödüllendirmesi ve onu ahlaki olarak yüksek bir mertebeye yerleştirmesi anlamını taşır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki ilahi sevgi kavramını anlamsal bir alan (semantik alan) içinde analiz eder. İlahi sevginin koşulsuz olmadığını, insanın ahlaki eylemleriyle doğrudan bağlantılı olduğunu söyler; Allah'ın sevgisi, insanın iyilik üretme kapasitesine verilen dinamik ve karşılıklı bir onaydır.

        el-muhsinîn (الْمُحْسِنِينَ)

        Kelimenin kökü h-s-n harflerinden gelir.

        İbn Fâris, h-s-n kökünün güzellik, iyilik ve estetik/ahlaki kusursuzluk anlamlarına geldiğini, çirkinliğin (kubh) ve kötülüğün tam zıttı olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "ihsan" kavramını iki boyutta inceler: Birincisi, kişinin yaptığı bir işi en güzel, en eksiksiz ve en mükemmel şekilde yapması; ikincisi ise başkalarına karşılıksız iyilikte bulunmasıdır. O, "ihsan"ı adaletin bir üst mertebesi olarak konumlandırır; adalet hakkı olanı almak ve hakkı olanı vermek iken, ihsan hakkından daha azını almak ve vermesi gerekenden çok daha fazlasını kendi isteğiyle vermektir. Toshihiko Izutsu, "ihsan"ı Kur'an'ın etik sisteminin mutlak zirvesi olarak tanımlar. "Muhsin", iyiliği o kadar içselleştirmiştir ki, zorlukta infak etmek, öfkeyi yutmak ve affetmek onun için zorlanarak yapılan görevler olmaktan çıkmış, varlığından kendiliğinden taşan bir güzellik haline gelmiştir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kavramı toplumsal uyum bağlamında ele alır ve ihsanı, toplumsal yaraları saran, insanlar arası ilişkilerdeki çatışmaları sıfırlayan ve bir toplumu bir arada tutan en yüksek diğerkâmlık (özgecilik) ve ahlaki fedakarlık formu olarak değerlendirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X