وَسَارِعُٓوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُۙ اُعِدَّتْ لِلْمُتَّق۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 133. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: cennet, muttakiler, ali imran suresi 133. ayet, ali imran suresi, bağışlanma, ali imran 133, yarışma, takva, mağfiret, sema, arz
-
Rabbinizin mağfiretine mazhar olmak ve takva sahipleri için hazırlanmış olup gökler ve yer kadar geniş olan cennete girmek için yarışın!
Rabbinizin mağfiretine koşun! Bu ilahi buyruğun, "Kat kat faiz yemeyin" mealindeki ayetin bağlantısı olma ihtimali vardır. Yani kat kat faiz yeyip servetinizi çoğaltmış olursunuz. Buradaki ilahi beyanın asıl amacı şudur: Rabbinizin mağfiret vadettiği şeye koşun! O'nun davetini kabul edin ve onu tam bir vefa ile yerine getirin! Bu ayet, "Allah'tan sakının" anlamına gelen iki önceki ayetin bağlantısı olabilir. Yani faizi helal saymaktan sakının, çünkü haram kılınan bir şeyi helal sayan kimse küfre girer. Bunun hakikati de şudur: Rabbinizin tehdit ettiği cehennemden sakının! (Önceki ayette sözü edilen) itaatin aslı, kendisine itaat edilen varlığın her konudaki emirlerine uymaktır. Emrine ve Resul'une itaat eden kişiye, Allah rahmetle muamele eder. İtaatte yaratıklara rahmet vardır. Nitekim Resulullah şöyle buyurmuştur: "Birbirinize merhamet etmedikçe cennete giremezsiniz!" Yanındakiler "Hepimiz merhamet gösteriyoruz ey Allah'ın Resulu" dediler. Hz. Peygamber şu karşılığı verdi: "Bundan maksat, insanın kendi evladına merhamet etmesi değildir, herkese karşı merhametli olmasıdır". Burada Allah'a itaat edin mealindeki cümle, faizi haram kılması hükmüne itaat edin, demektir. Resul'e itaat edin anlamındaki cümle de, O'nun faizin haram kılındığını size tebliğ etmesine ve faiz almayı yasaklamasına itaat edin, demektir, rahmete erdirilmeniz için. Yani insanlara merhamet edin, faiz almayı terketmek suretiyle onlara karşı merhametli davranın ki, size de merhametle muamele edilsin, böylece cehennemden ve Allah'ın azabından kurtulmuş olursunuz.
Sonra Allah Teala Rabbinizin mağfiretine koşun buyurdu. Yani tövbe etmek, faizciliği helal saymaktan vazgeçmek ve faiz almayı terk etmekle Allah'ın mağfiretine koşun! Mağfiret, Allah'ın fiilidir; en doğrusunu bilen Allah'tır ya, ancak burada sanki şöyle demektedir: Rabbinizin mağfiretini kazandıracak şeyleri yapmakta acele edin! Mağfiret kelimesi, sözlükte örtmek demektir. Burada bu kelimenin iki anlamının bulunması ihtimali vardır. Biri, tövbe ederseniz Allah ahirette kusurlarınızın örtüsünü kaldırmaz, anlamına gelebilir. Diğeri de yaptığınız kötülükleri cennette size unutturacaktır, anlamına gelebilir, çünkü cennette kötülükleri hatırlamak bile, Allah'ın vermiş olduğu nimetlerden zevk almalarını engeller. Bundan dolayı aziz ve celil olan Allah onların üzülmemeleri için yaptıkları kötülükleri cennette kendilerine unutturacağını haber vermektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Göklerin ve Yerin Yaratılışı
Gökler ve yer kadar geniş olan cennet. Yani faizi helal saymaktan dolayı derhal tövbe ederek gökler ve yer kadar geniş olan cennete koşun! En doğrusunu bilen Allah'tır ya, burada örnek olarak göklerin ve yerin verilmesinden maksat, göklerin ve yerin kuruluş ve işleyişi ile başka yaratıkların aynı durumda olmadığını göstermektir. Nitekim aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: "Göklerin ve yerin yaratılması elbette ki insanların yaratılmasından daha büyük bir olaydır". Zira onlara göre gökler ve yer yaratılmışların en sağlam ve en güçlü olanıdır. Buna göre Cenab-ı Hak şöyle demektedir: Çok daha güçlü, kuvvetli ve zor olanı yoktan var etmeye kadir olan, daha küçüğünü yaratmaya elbette gücü yeter; ondan maksat da bu küçük alemdir. Aziz ve celil olan Allah gökleri ve yeri sert, kalın ve sağlam olmakla nitelemiştir. "Yedi gök" mealindeki ayette, sağlam olmak mealindeki beyan, onun sert ve kalın olduğuna işaret etmektedir. Aziz ve celil olan Allah sonra gökyüzünün kalın ve sert olmasına rağmen, insanların Allah'a çocuk ve ortak nispet etmeleri yüzünden neredeyse çatlayacak hale geldiğini haber vermektedir. Şöyle buyurmaktadır: "O sözlerinden dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecekti! Çünkü Rahman'a çocuk yakıştırıyorlar". Bunu da söyledikleri sözün çirkinliğini ve büyük vebalini bilsinler ve Allah hakkında O'na layık olmayan sözler sarfetmesinler diye belirtmektedir. Ayrıca gökler ve yer fani olmalarına rağmen, "Onlar o ateşte gökler ve yer durdukça ebedi kalacaklardır" mealindeki ayette, göklerle yerin, halkın kafasında yer tuttuğu şekilde yok olmalarının çok uzun devirler boyu sürecek olmakla nitelemiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Cennetin Alanı ve Büyüklüğü
Göklerle yerin yaratılışında sözünü ettiğimiz durumların mevcut olduğu düşünüldüğünde, sağlamlığı, kuvveti, sertliği, yoğunluğu ve genişliği açısından onun bu konumunun başka hiçbir yaratıkta olmadığı anlaşılır. Allah, cennetinin genişliğini ve büyüklüğünü göklerin ve yerin genişliğine ve büyüklüğüne benzetmektedir, çünkü her ne kadar onların bir sonu ve sınırı olsa da, insanların anlayışına nispetle sonu ve sınırı yoktur. Nitekim Cenab-ı Hak, cennet ve cehennem ehlini, gökler ve yer durdukça orada kalmakla nitelemiştir. Halbuki gökler ve yer fanidir, ebedi değillerdir; fakat insanların hayal dünyasında onların yok olması çok uzun devirler alacaktır. İşte ayetteki ifade de bunun gibidir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Bu ayet, cennetin her ne kadar zaman olarak sonu yoksa da, mekan ve alan olarak sonu olduğuna işaret etmektedir. Çünkü Allah Teala onun genişliğini zikretmektedir, bir şeyin genişliği varsa o genişliğin sonu da vardır. En doğrusunu bilen Allah'tır. Şayet genişlik açısından sonu olmasaydı, Cenab-ı Hak onu artırma gücüne sahip olmakla nitelenmezdi. Bu nitelikten yoksun bulunan varlıktan beklentiler kesilir ve ümitler son bulur. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Sonra, ahiret aleminde cennetten başka mekanlar vardır, bu da cennetin genişliğinin bir yerde son bulduğunu gösterir. Orada zamanın sonsuzluğu bakımından cennete benzeyen, fakat cennetten başka bir mekan daha vardır. Aynı zaman diliminde iki farklı şeyin varlığını herkes kabul eder, ancak onların tek bir mekanda olmaları mümkün değildir. Bundan dolayı her ne kadar orada zamanın son bulması söz konusu değilse de, alanının sınırı olması gerekmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Takvaya Ulaştıran Yollar
Takva sahipleri için hazırlanmış. İttika, Allah'ın bütün emirlerine ve yasaklarına itaat etmek ve bütün bunlarda O'na muhalefet etmeyi terk etmek demektir. Kişiyi takvaya götüren yollar üç türlüdür. Biri, Allah'ın büyüklüğünü, celalini ve yüceliğini hatırlamaktır; bu hatırlama insanı, O'nun emir ve yasaklarına muhalefet etmeyi engeller. Allah'ın azametini hatırlamak, kendisinin küçüklüğünü ve zilletini ortaya çıkarır ve bu da O'na muhalefet etmekten insanı alıkoyar. Diğeri, Allah'ın lütfunu ve ihsanını hatırlamaktır; bu da onun Allah'tan haya ederek yasakladığı şeyleri yapmasını engeller. Üçüncüsü de, emir ve yasaklarına muhalefet edildiği takdirde Allah'ın azabını ve intikamını hatırlamaktır; insan bu yolla da Allah'ın azabından ve intikamından sakınmaya çalışır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Takva sahipleri için hazırlanmış. Bu cümledeki takva sahipleri, daha sonra ayette tefsir edilmektedir. Bunun iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, hazırlanmış anlamındaki "uiddet" kelimesinden maksat, cennetin, ayetin devamında nitelikleri zikredilen kişiler için hazırlanmış olmasıdır. İkincisi, Takva sahipleri için hazırlanmış anlamındaki "uiddet" cümlesi ile, şirkten sakınanların kastedilmiş olmasıdır. Aziz ve celil olan Allah başka bir ayet-i kerimede; "Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır" buyurmaktadır. Sonra da onları övgüye değer bir takım fiillerle nitelemiştir. Ancak bu, söylenenlerin hepsini yapmanın şart olduğu, cennetin ancak onlar için hazırlandığı, o seviyeye ulaşamayanların cennetten mahrum bırakacağı anlamına gelmez. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Cennetlikler - Cennet Ehli
Eğer bu anlamların ilkini alırsak, o zaman sanki kendisi için cennetin hazırlandığı kişiye ait niteliklerin bir sonu olduğu anlaşılır. Her ne kadar o seviyeye ulaşamasalar da, bazı insanların onlara tabi olarak yahut Allah'ın ihsanı sayesinde veya kendileri hakkında şefaatten söz ettiği kişilerin arasına lütfedip katması ile, veyahut da her ne kadar kusurları bulunsa da itikat açısından müttakilere tabi olmaları ve onu kabul etmeleri sayesinde o niteliklere ortak olmaları mümkündür.
Sonuçları büyük olan önemli şeylerin sonunda, durumları düşük kişiler de ona ortak olarak zikredilebilir. Buna göre Firavunlara peygamberlerin gönderilmesi anlatılırken daha düşük seviyede olanlar da buna dahil edilmiştir. Benzer şekilde azametli insanlara hitap edilirken onlardan daha düşük olanların buna dahil edilmesi uygun bir durumdur: Buna göre üst konumda olanlar daha düşük konumdakileri de içine alır. İşte ilk yorum böyledir. Her türlü noksanlıklardan münezzeh olan Cenab-ı Hak da Kur'an-ı Kerim'de, küfürle inat ve direnmeyi şahıslarında toplayan kafirleri belirtmektedir. Bunun yanında Allah'tan bir lütuf olarak hayırlı işler yapan iman ehlini de belirtmektedir; ancak bunları hak ettikleri övgülerin en üstünü ile. Bunların ilki, hiç tahsis etmeksizin kendisine vad ve tehdidin yapıldığı kişilerin en üst düzeyde Allah'ın gazabına ortak oldukları, ancak vurgulu anlatmak ve detay vermek açısındandır. İlk yorum bunun örneğidir. Allah'ın cennet ehlini sabikün (önden gidenler) ve ashabu'l-yemin (amel defterleri sağdan verilenler) diye ikiye ayırması da bunu desteklemektedir. Sonra sözünü ettiği kişiler hakkında da şöyle buyurmuştur: "Bir başka grup iyi işe bir de kötü iş karıştırmıştır". Sonunda buna işaret eden şey de açıklanmıştır. Onlar, ahlaksızlık ve haksızlık yapanlar, fakat bu yaptıklarında ısrar etmeyenlerdir. Bu durum iki şekilde açıklanabilir: a) Birincisi, Cenab-ı Hak lütuf ve ihsanı ile o kişiyi, sonunda kendisinin razı olduğu şeyi yapmaya muvaffak kılıyor. Böylece, her ne kadar günah ve kusur işlemiş olsa da, Rabbinin büyüklüğüne inandığı, O'nun azametinden korktuğu, rahmetini umduğu ve sahibi olduğunu bildiği sınırsız cömertlik ve affını gönülden istediği için, hayatını o razı olduğu şeyle bitirmesini sağlıyor. İşte bu kişi, başlangıçta öndeki kervandan geri kalsa da, sonunda Allah onu o kervana dahil ediyor. En doğrusunu bilen Allah'tır.
b) Yahut Allah onu günahı ve aşırılığı sebebiyle cezalandırır, fakat cezanın sonunda kendini o karışık işlerden arındırır, böylece itikat açısından öndekilerin konumuna gelir ve oraya döner. Cennet bunları şahsında toplayan herkes için hazırlanmıştır, onun için de hazırlanmıştır. Cennet, Allah'ın üstün nitikliler ve daha düşük olanlar diye belirttiği bu kişiler için veya O'nun af ve merhametle muamele buyurduğu insanlar için hazırlanmıştır. Zira Allah mükafatı, hak etmenin değil, cömertlik ve lütfün yolu kılmıştır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Şirkten Sakınanlar
Ayetin ikinci manasını esas alırsak; her şeyden önce ayet bütün bu vasıfları kazanmayı özendirmek amacını taşımaktadır. Mutlak olarak cennet de şirkten sakınan müttakiler için hazırlanmış olur. Onun dereceleri ve ondaki faziletler ve mertebeler, insanın davranışlarında Allah'a muhalefetten sakınması ile ve Cenab-ı Hakk'a tevessül etmek ve O'nun özendirdiği şeylere koşması ile doğru orantılıdır. Allah'ın cennetteki derecelerin üstünlükleriyle ilgili vadleri de, bu esasa dayanır. Kafirler için hazırlanmış olan cehennemin farklı kuyuları bu esasa dayanır; cehennem ehli de davranışlarındaki muhalefet ve inadın farklılığına göre, orada farklı yerlerde bulunur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Büyük Günah İşleyenler
Takva sahipleri için hazırlanmış. Bu cümlenin aslı şudur: Takvadaki özellik dikkate alındığında, isyanı, küfre götürecek düzeye varmayan kimsenin bu hali onun takva sahibi diye isimlendirilmesine engel değildir. Cehennemin hususi ve umumi olarak hazırlandığını belirten ayetlere bakıldığında, o kişinin kafir diye isimlendirilmesi ihtimali yoktur. Bu durumda büyük günah işleyenlerin, cehennemin kendileri için hazırlandığı kişilere verilen [kafir] isminin dışında kalması gerektiği ortaya çıkmış, buna karşılık cennetin kendileri için hazırlandığı kişilere verilen [mümin} adının dışında kaldığı kanıtlanmamıştır.
Bu konuda kişinin kesin olarak cehennemde veya cennette olduğunu söylemek, çeşitli açılardan yanlış olur. Birincisi onun cennetten edildiğini söylemek problemli olduğu gibi, cehennemle kuşatıldığı da ifade edilemez, çünkü onun cehennem için hazırlanıp oraya konulduğu da zikredilmemiştir. Aksi takdirde kesin derecede sabit olan bir şahitliğin şüphe ile düşürülmesi ve sabit olmamış bir şahitliğin hayal yoluyla tasdik edilmesi durumu meydana gelir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İkincisi, bu durumda Allah Teala'nın af ve rahmet sıfatını düşürmesi söz konusudur. Çünkü büyük günah işleyenler için ilahi af ve rahmet devreye girmeyecekse Cenab-ı Hakk'ın af ve rahmetini hak etmeyen kafirler hakkında kullanması batıl olur. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Üçüncüsü, amelleri tartacak olan terazilerin kurulacağı amel defterlerinin okunacağı ayetlerde açıkça belirtilmesine rağmen, bu iddia terazileri kaldırmakta ve amellere karşılık vermeyi de inkar etmektedir. Ayrıca Allah Teala'yı nitelemekle emrolunduğumuz Kerim (cömert) ismine muhalefet etmek şüphesi de söz konusudur, üstelik kişiden yaptığı iyilikleri kabul edip kötülükleri silmekle ilgili çeşitli beyanlar da bulunmaktadır. Burada ise onların yeri değiştirilmektedir (iyilikleri silinip kötülükleri saklanmaktadır). En doğrusunu bilen Allah'tır.
Takvaya Ulaşma Yolları
Şunu da belirtmek gerekir ki takvaya ulaşmak için üç yoldan faydalanılabilir. Birincisi, insan Allah'ın şanını, azametini ve her durumda kendi üzerindeki güç ve kudretini hatırlamalıdır, kendisi bu yolla Allah'ın yüceliğini ve heybetini düşünerek O'na muhalefette bulunmaktan sakınır. İkincisi, Cenab-ı Hakk'ın, üzerindeki büyük ihsanını, verdiği nimetleri ve faydalanıp durduğu iyilikleri hatırlar; bunları düşünerek O'ndan haya eder ve kendisine muhalefet etmekten sakınır. Üçüncüsü, Allah Teala'ya muhalefet edenlere yönelik intikamını ve hazırlanmış olan azabını kendi nefsine hatırlatır; böylece kendine acıyarak O'na muhalefet etmekten sakınır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Hülasa, insan nereden geldiğini ve nereye gideceğini, dünyaya geldiği ilk günden öleceği güne kadar yaptığı bütün davranışlarını düşünür ve bunları sürekli gözünün önünde tutarsa onun takvaya varması kolaylaşır, çünkü bunlar insanın şehevi arzularını frenler, sonu gelmez hayal ve beklentilerinin önünü keser. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Ve Sâri'û (وَسَارِعُوا)
İbn Fâris: Sin-ra-ayn (s-r-a) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "yavaşlığın ve ağırlığın (but') tam zıttı olarak hızlanmak, çabuk davranmak, ivme kazanmak" olduğunu belirtir. Mufâ'ale babından (mushareket/ortaklık bildiren) emir kipiyle gelmesi; bu eylemin sadece tek başına bir hızlanma değil, adeta başkalarıyla "yarışırcasına, rekabet ve büyük bir coşku içinde şiddetle öne atılmak" manasına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: Musara'a (yarışma/hızlanma) eyleminin psikolojik dinamiğini tahlil eder. Bu hızın bedensel bir acelecilik veya panik hali olmadığını; zamanın kısalığı ve fırsatın kaçma ihtimali karşısında, insanın kalbinde duyduğu o muazzam "ontolojik şevk, tutku ve ahlaki heyecanla" ilahi hedefe doğru koşması olduğunu detaylandırır.
İlâ (إِلَىٰ)
İbn Fâris: Yönelme, istikamet ve son varış noktasını bildiren " -e doğru / -e" manasındaki harf-i cerdir. Yarışın (musara'a) başıboş bir eylem olmadığını, mutlak bir merkeze kilitlendiğini gösterir.
Mağfiretin (مَغْفِرَةٍ)
İbn Fâris: Ğayn-fe-ra (ğ-f-r) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel manasının "bir şeyin üzerini örtmek, onu kirlerden gizlemek ve korumak" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu: Mağfiret kavramını ontolojik bir ihtiyaç olarak inceler. Ayette cennetten bile önce "mağfirete (bağışlanmaya) koşun" denilmesinin; insanın fıtraten hata yapmaya meyilli, eksik ve günahkar doğasına sarsıcı bir atıf olduğunu belirtir. İnsanın o ebedi yurda (cennete) girebilmesi için önce kendi varoluşsal kirlerinden arınması, ilahi bir kalkanla (mağfiretle) "örtülmesi" gerektiğini; bu yüzden yarışın ilk hedefinin cennetin kendisi değil, o arınma makamı olduğunu semantik sınırlarıyla analiz eder.
Min Rabbikum (مِّن رَّبِّكُمْ)
İbn Fâris: Ra-be-be (r-b-b) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyi ilk halinden alıp, terbiye ederek, besleyerek, büyüterek ve gözeterek nihai kemaline (olgunluğuna) ulaştırmak ve o şeye malik olmak" olduğunu belirtir. Aidiyet zamiriyle (Rabbinizden) birleşmiştir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Mağfiretin "Rab" ismine izafe edilmesini pedagojik bir şefkat vurgusu olarak okur. Mutlak bağışlamanın, insanı yaratan, eğiten ve onun zayıflıklarını en iyi bilen "terbiye edici otoriteden" (Rabb'den) geldiğini; bunun salt bir yasal af değil, kulunu büyüten ve geliştiren ontolojik bir onarım süreci olduğunu tahlil eder.
Ve Cennetin (وَجَنَّةٍ)
İbn Fâris: Cim-nun-nun (c-n-n) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyin üzerini örtmek, gözden kaybetmek, gizlemek ve saklamak" olduğunu belirtir. Ağaçlarının sıklığından, yapraklarının çokluğundan dolayı toprağı "örterek görünmez kılan" o muazzam, yeşil ve gölgelik bahçelere etimolojik olarak "cennet" dendiğini açıklar.
Arthur Jeffery: Cennet kelimesinin filolojik kökenini inceler. Arapça (c-n-n) kök yapısına uygun olmakla birlikte; Kuran'ın ahiret yurdunu (Paradise) nitelemek için kullandığı bu eskatolojik terimin, dönemin Sami kültür havzasındaki Aramice ve Süryanice "Gannta / Ginnatha" (Aden Bahçesi) kullanımıyla paralel geliştiğini ve ilahi metnin bu evrensel/kadim tasavvuru kusursuz bir şekilde Arap lügatine mühürlediğini kanıtlarıyla sunar.
Arduhâ (عَرْضُهَا)
İbn Fâris: Ayn-ra-dad (a-r-d) kökünden geldiğini, asıl manasının "uzunluğun (tul) tam zıttı olarak bir şeyin eni, genişliği, yayılması ve kendini göstermesi" olduğunu belirtir.
Angelika Neuwirth: Cennetin "genişliğinin/eninin" (arduha) tasvir edilmesini, Geç Antik Çağ'ın kozmolojik retoriği üzerinden okur. Kuran'ın burada matematiksel veya geometrik bir alan hesabı yapmadığını; yeryüzünün darlığına, sınırlarına ve sıkışmışlığına karşılık, ahiret yurdunun insan aklının alamayacağı kadar devasa, mekânsal sınırları paramparça eden o "aşkın ve mutlak sonsuzluğunu" ifade etmek için bu ihtişamlı uzaysal metaforu kullandığını analiz eder.
es-Semâvâtu (السَّمَاوَاتُ)
İbn Fâris: Sin-mim-vav (s-m-v) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "yüksekte olmak, yücelmek, bir şeyin üstünde bulunmak, yükselmek" olduğunu belirtir.
Vel Ardu (وَالْأَرْضُ)
İbn Fâris: Hemze-ra-dad (e-r-d) kökünden geldiğini, asıl manasının "alçakta olan, ayak basılan zemin, döşek ve yeryüzü" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu: Gökler ve yer (semâvât ve ard) ikilemini Kuran'ın mekânsal bütünlük (meronimi) tasavvuru olarak tahlil eder. Cennetin büyüklüğünün "gökler ve yer kadar" olmasının; insanın idrak edebildiği bütün fiziksel evrenin, galaksilerin ve boyutların o eskatolojik bahçenin (cennetin) sadece "genişliğine" (enine) denk gelebileceğini, dolayısıyla cennetin mevcut kozmosu bütünüyle yutan ontolojik bir üst-boyut olduğunu semantik olarak inceler.
U'ıddet (أُعِدَّتْ)
İbn Fâris: Ayn-dal-dal (a-d-d) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyi saymak, miktarını belirlemek ve bir şeyi belirli bir an veya durum için önceden hazırlamak, donatmak" olduğunu belirtir. Edilgen (meçhul) dişil mazi fiil kalıbındadır (hazırlandı / hazır tutuldu).
Râgıb el-İsfahânî: İ'dâd (hazırlanma) eyleminin edilgen kalıpta (u'ıddet) kullanılmasını teolojik bir lütuf olarak tahlil eder. Cennetin, insanların dünyadaki ibadetleriyle "inşa ettikleri" bir mekan olmadığını; bizzat ilahi irade tarafından ezelde kurgulanmış, donatılmış ve sakinlerini beklemek üzere şimdiden "hazır kıta bekletilen" mutlak bir eskatolojik gerçeklik olduğunu detaylandırır.
Lil Muttekîn (لِلْمُتَّقِينَ)
İbn Fâris: Aidiyet/tahsis bildiren "lam" harf-i ceri (için) ve vav-kaf-ye (v-k-y) kökünden gelen ism-i fail çoğul kalıbının birleşimidir. Kökün asıl manasının "canlıyı dışarıdan gelecek tehlikeli ve acı verici bir şeye karşı korumak, araya bir engel/kalkan (vikaye) koymak ve şiddetle sakınmak" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu: Takva kavramını bu ayetin bağlamında Kuran ahlakının zirvesi olarak inceler. Gökler ve yer genişliğindeki o devasa cennetin; kılıçla savaşan kahramanlara veya sadece soyut bir inanca sahip olanlara değil, doğrudan "Muttakilere" tahsis edilmesinin altını çizer. Takvanın (önceki ayetlerdeki faiz yasağına atıfla); dünyevi sömürüden, kibirden ve fıtratı bozacak her türlü eylemden "kendini ilahi kurallarla koruyan, ahlaki bir kalkanla yaşayan" o uyanık ve erdemli zihin durumu (moral consciousness) olduğunu; cennetin de ancak bu ahlaki dikkati (takvayı) gösterenlere ait olabileceğini semantik sınırlarıyla analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla