Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 129. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 129. Ayet

    وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veli(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(c) yaġfiru limen yeşâu veyu’ażżibu men yeşâ(u)(c) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Dilediğini bağışlar dilediğine azap eder. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.


      Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Burada, az önce "Bu işte senin yapacağın bir şey yok" mealindeki ayetle ilgili söylediğimiz şeye delil vardır. Emir vermek, ancak göklerde ve yerde ne varsa kendisine ait olan Allah'a ait bir haktır. Dilediğini bağışlayacak, dilediğine de azap edecek olan O'dur.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Lillâhi (وَلِلَّهِ)

        İbn Fâris: Atıf harfi (ve), aidiyet, mülkiyet ve tahsis bildiren "lam" harf-i ceri ile uluhiyet isminin birleşimidir. Mülkiyetin, hakimliğin ve yegane söz hakkının mutlak manada (istisnasız olarak) kime ait olduğunu gösterir.

        El-Cevâlîkî: Lafzullah'ın (Allah isminin) kökeni hakkındaki tartışmaları aktararak, bu ismin hiçbir dilden ödünç alınmamış ve türetilmemiş (camid) bir kelime olarak doğrudan mutlak yaratıcıya işaret eden yegane has isim olduğunu belirten görüşleri detaylandırır.

        Mâ (مَا)

        İbn Fâris: "O şey ki, şu şeyler" anlamına gelen ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır. Gramer yapısı gereği hem şuurlu varlıkları (insan/melek) hem de cansız bütün nesneleri ve durumları kapsayan genel bir kuşatıcılık (şümul) ifade eder.

        Fîs Semâvâti (فِي السَّمَاوَاتِ)

        İbn Fâris: İçindelik (zarfiyet) edatı olan "fî" ile sin-mim-vav (s-m-v) kökünden gelen çoğul ismin birleşimidir. Kökün asıl ve fiziksel anlamının "yüksekte olmak, yücelmek, bir şeyin üstünde bulunmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Semâvât (gökler) kelimesini astronomik bir tavanın ötesinde; ilahi iradenin, melekut aleminin ve fizik ötesi (metafizik) hiyerarşinin bulunduğu o "aşkın ve erişilmez nizam" olarak felsefi sınırlarıyla tahlil eder.

        Ve Mâ Fîl Ardı (وَمَا فِي الْأَرْضِ)

        İbn Fâris: Atıf, ism-i mevsul ve zarf edatlarının ardından gelen hemze-ra-dad (e-r-d) köküdür. Asıl manasının "alçakta olan, ayak basılan zemin, döşek ve yeryüzü" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu: "Göklerdeki ve yerdeki her şey" (mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı) tamlamasını Kuran'ın kozmolojik ontolojisi ekseninde inceler. Bu ikilemin sıradan bir mekânsal liste olmadığını; evrendeki görünen/görünmeyen, yüce/alçak bütün katmanları kapsayan devasa bir meronimi (bütünün zıtlıklarla ifadesi) olduğunu belirtir. Kuran bu ifadeyle, evrendeki hiçbir zerrenin O'nun (Allah'ın) yargı, bağışlama veya cezalandırma otoritesinden bağımsız özerk bir alanda olmadığını semantik olarak mühürler.

        Yağfiru (يَغْفِرُ)

        İbn Fâris: Ğayn-fe-ra (ğ-f-r) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel manasının "bir şeyin üzerini örtmek, onu kirlerden gizlemek ve korumak" olduğunu belirtir. Savaşta askerin başını darbelere karşı koruyan "miğfere" de bu kökten dolayı (miğfer) isim verildiğini açıklar. Müzari (şimdiki/geniş zaman) fiildir.

        Râgıb el-İsfahânî: Mağfiret eylemini ontolojik bir arınma ve koruma kalkanı olarak tahlil eder. İlahi bağışlamanın (yağfiru), kulun işlediği kusuru sadece görmezden gelmek olmadığını; o günahın kulun ruhunda ve ahiretinde açacağı o yıkıcı yarayı, azabı bir miğfer gibi "örterek engellemesi, kişiyi kendi günahının sonucundan koruması" olduğunu detaylandırır.

        Limen (لِمَنْ)

        İbn Fâris: Tahsis ve aidiyet bildiren "lam" harf-i ceri (için) ve akıl sahibi varlıkları niteleyen "men" (kimse/kişi) ilgi zamirinin birleşimidir.

        Yeşâu (يَشَاءُ)

        İbn Fâris: Şın-ye-hemze (ş-y-e) kökünden geldiğini, asıl manasının "dilemek, irade etmek ve bir şeyin var olmasını kastedip seçmek" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Meşiet (dileme/irade) kavramını ilahi özgürlük ekseninde inceler. Bağışlama eyleminin "dilediği kimse için" (limen yeşâu) şartına bağlanmasının; mutlak otoritenin (Allah'ın) hiçbir beşeri baskıya, soy bağına veya Ehl-i Kitab'ın kendi kendilerine atfettikleri "seçilmişlik" inancına tabi olmadığını, yegane inisiyatifin şartsız ve pazarlıksız bir şekilde ilahi iradenin tekelinde olduğunu analiz eder.

        Ve Yu'azzibu (وَيُعَذِّبُ)

        İbn Fâris: Atıf harfi (ve) ile ayn-zel-be (a-z-b) kökünden gelen fiilin birleşimidir. Kökün asıl manasının "bir şeyi tatlılığından, rahatlığından, asıl sükunetinden alıkoymak ve ondan mahrum bırakmak" olduğunu belirtir. Tef'il babındaki (yu'azzibu) fiil, bu mahrum bırakma ve eziyet etme eyleminin ağırlığını gösterir.

        Angelika Neuwirth: Bağışlama ve azap etme (yağfiru / yu'azzibu) ikilemini Geç Antik Çağ'ın egemenlik ve teoloji söylemi üzerinden okur. Kuran'ın bu iki mutlak eskatolojik yetkiyi peş peşe ve sadece Allah'a ait kılarak; dönemin Hristiyanlığındaki kilise (ruhban) aracılığıyla günah çıkarma/bağışlama geleneğini kökünden reddettiğini, yargı erkinin hiçbir şekilde paylaşılamaz devasa bir teolojik tekel olduğunu deşifre ettiğini tahlil eder.

        Men (مَنْ)

        İbn Fâris: Akıl sahibi varlıklar (insanlar/cinler/melekler) için kullanılan, "o kimse ki" manasındaki ism-i mevsuldür.

        Yeşâu (يَشَاءُ)

        İbn Fâris: Ş-y-e kökünden gelen "diler/irade eder" fiilinin tekrarıdır. Azabın da bağışlamanın da aynı serbesti ve ilahi seçim (meşiet) düzleminde olduğunu vurgular.

        Vallâhu (وَاللَّهُ)

        İbn Fâris: Başlangıç/atıf harfi (ve) ve Lafzullah. Cümlenin nihai hüküm cümlesine geçtiğini belirtir.

        Ğafûrun (غَفُورٌ)

        İbn Fâris: Ğayn-fe-ra (ğ-f-r) kökünden gelen, mübalağa (abartı, yoğunluk ve süreklilik) bildiren fa'ûl kalıbındaki ism-i faildir. Sıradan bir örtmeyi değil, günahların sayısına veya büyüklüğüne bakmaksızın "çokça örten, sürekli bağışlayan" manasını taşır.

        Râgıb el-İsfahânî: Ğafûr isminin ayetin sonundaki kullanımını felsefi bir umut ilkesi olarak inceler. Ayetin ortasında geçen "Yağfiru" (bağışlar) kelimesinin bir anlık fiil (eylem) olmasına karşın; ayet biterken zikredilen "Ğafûr" kelimesinin ilahi zatın ayrılmaz, kalıcı ve tükenmez bir "sıfatı/karakteristiği" olduğunu detaylandırır. Eylem geçici olabilir, ancak O'nun örtücü (bağışlayıcı) doğası ebedidir.

        Rahîmun (رَحِيمٌ)

        İbn Fâris: Ra-ha-mim (r-h-m) kökünden geldiğini, asıl ve biyolojik manasının "annenin karnında bebeği saran, onu dış etkenlerden koruyan, besleyen şefkatli yatak/kap (rahim)" olduğunu belirtir. Buradan hareketle varlıklara duyulan derin şefkat ve esirgemeye "rahmet" denildiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu: Ğafûr ve Rahîm isimlerinin peş peşe (dikotomi şeklinde) gelmesini ontolojik bir iyileşme (şifa) süreci olarak tahlil eder. İlahi adaletin; önce kulun o keskin ceza korkusunu ve manevi kirini Ğafûr ismiyle (örtücü kalkanla) temizlediğini; ardından da o korkudan kurtulmuş, çıplak kalmış ruhu Rahîm ismiyle (hususi, özel ve sıcak bir şefkatle) sarmalayarak varoluşsal olarak tedavi ettiğini semantik sınırlarıyla analiz eder. Kuran'ın azap tehdidinden hemen sonra bu iki isimle kapanması, ilahi merhametin nihai yargıdaki üstünlüğünün (gazabı geçmesinin) en net beyanıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X