لَيْسَ لَكَ مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ اَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ اَوْ يُعَذِّبَهُمْ فَاِنَّهُمْ ظَالِمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 128. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ali imran suresi 128. ayet, ali imran suresi, bağışlama, irade, ali imran 128, zalimler, azap, zulüm, tevbe, emir, buyruk
-
(Resulum!) Bu işte senin yapacağın bir şey yok. Allah ya onların tövbelerini kabul eder veya onları cezalandırır. Çünkü onlar zalimlerdir.
Bu işte senin yapacağın bir şey yok. Sen ancak emre tabi bir kulsun; bu işte senin elinden gelen bir şey yoktur. Bu ancak eşi ve ortağı olmayana, tek ve kahhar olana ait bir husustur. Nitekim başka bir ayette şöyle buyurulmaktadır: "Onlar, 'bu işten bize ne?' diyorlar. De ki: İşin tamamı Allah'a aittir".
Allah ya onların tövbelerini kabul eder veya onları cezalandırır. Bu ilahi beyanda Hz. Peygamber'den söz veya fiil halinde bir dileğin geldiğine işaret vardır ki nazil olmuştur. Bu işte senin yapacağın bir şey yok. Allah ya onların tövbelerini kabul eder veya onları cezalandırır. Fakat biz yine de buradaki anlamı kavrayamıyoruz. Şu kadar var ki bir rivayette şöyle denilmiştir: Uhud günü Hz. Peygamber'in yüzü yaralanmış, dişleri kırılmıştı; bunun üzerine onlara beddua etmişti. İşte o zaman Bu işte senin yapacağın bir şey yok, mealindeki ayet geldi. Şöyle de denilmiştir: Bir grup müslüman savaşta mağlup olmuştu (cepheden dağılmıştı). Bu hal Hz. Peygamber'in çok ağırına gitmişti. Bunun üzerine Bu işte senin yapacağın bir şey yok mealindeki ayet nazil oldu ve bu ayetle Cenab-ı Hak, Hz. Peygamber'in onlara beddua etmekten vazgeçmesini emretmişti. Bu olayın iç yüzünü bilen Allah'tır.
Allah ya onların tövbelerini kabul eder veya onları cezalandırır. Bu ayet kafirler hakkında gelmişse sanki Resulullah onlardan tövbe etmelerini ve doğru yola gelmelerini istemiş ve onlara aşırı bir şefkat göstermiştir. Cenab-ı Hak ise şöyle buyurmuştur: Bu işte senin yapacağın bir şey yok. Allah ya onların tövbelerini kabul eder; böylece onları dinine götürür veya küfürleri sebebiyle onları cezalandırır, çünkü onlar zalimlerdir. Bu aynen şu ilahi beyandaki ifadeye benzemektedir: "Kuşkusuz sen istediğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğini hidayete erdirir ve hidayete erecek olanları en iyi O bilir". Ayet şayet müminler hakkında gelmişse, o zaman Allah ya onların tövbelerini kabul eder mealindeki cümle, işledikleri günahlar için yaptıkları tövbeleri kabul eder, veya onları cezalandırır anlamındaki cümle de onları bağışlamayıp günahları yüzünden kendilerine azap eder, manasına gelir. Bunların en doğrusunu bilen Allah'tır.
Bu işte senin yapacağın bir şey yok mealindeki ayet, içtihatla verilen hükme göre amel etmenin caiz olduğuna işaret etmektedir. Zira Resulullah kendisine yasak getirilinceye kadar emirle değil, içtihatla amel etmişti. Bu işte senin yapacağın bir şey yok mealindeki ilahi buyruğun, insanın üzerinde yaratılmış olduğu tabiatın eseri olarak halkın ıslahına uygun gördüğü hususu ve mutlak olarak buna göre alınması gereken tedbiri ifade etmesi de muhtemeldir. Kendisine şöyle denilmiştir: Her ne kadar sen bunu uygun görüyorsan da, bu işte senin yapacağın bir şey yoktur. Sana düşen onları affetmek ve kusurlarını görmemektir. Nasıl olduğunu en iyi bilen Allah'tır.
Tefsirini yapmakta olduğumuz ayetin, azarlanmayı ve yasaklanmayı ifade eden önceki ayetlerle hiçbir alakası olmayıp yeni bir konuya başlangıç olması da muhtemeldir. Bu durumda kendisine izin verilen ve emredilen her işe sarılması, müjde verilmeyen şeylere de nefsinin arzu duymaması ilkesini bütün hayatı boyunca koruması (ısmet) gerektiği ortaya çıkar. Hz. Peygamber her ne kadar yasak kılınan ve tehdidi gerektiren şeyleri yapmaktan korunmuş (ısmet) ise de, tehdit ve yasaklamanın ikisi de olabilen şeylerdir; zira bunda günahtan korunmuşluğunun (ısmet) derecesi ortaya çıkmaktadır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Anlaşılan şudur: Verilen emrin hemen arkasından hakkı kabullenmek ve boyun eğmek için helak veya hidayet çağrısının yapılması üzerine şöyle demiştir: Bu konuda herhangi birine işaret anlamında senin yapacağın bir şey yoktur, o ancak Allah'a aittir; insanların kendisine itaatleri veya itaatten uzak durmaları oranında onlara mükafat vermek veya azap etmek konusunda kararı O verir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Leyse (لَيْسَ)
İbn Fâris: Lam-ye-sin (l-y-s) kökünden geldiğini, asıl manasının "var olan bir durumu, niteliği veya hükmü mutlak surette olumsuzlamak, nefyetmek ve yok saymak" olduğunu belirtir. Kök itibarıyla varlığın zıttı olan "hiçlik/yokluk" durumunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: Nefiy (olumsuzluk) edatı olan "leyse"nin bu bağlamdaki felsefi ağırlığını inceler. Bu kelimenin sadece sıradan bir eylemi değil, bizzat muhatabın (Peygamber'in) o eylem üzerindeki "ontolojik yetkisini ve otoritesini" kökünden kazıyan, iptal eden ve sıfırlayan çok keskin bir teolojik sınırlandırma olduğunu detaylandırır.
Leke (لَكَ)
İbn Fâris: Aidiyet ve mülkiyet bildiren "lam" harf-i ceri ile muhatap zamirinin (kef / sen) birleşimidir. "Senin için / Sana ait" manasına gelir. "Leyse leke" tamlaması "Sana ait hiçbir yetki/pay yoktur" şeklinde mutlak bir mülkiyet reddidir.
Minel Emri (مِنَ الْأَمْرِ)
İbn Fâris: Kısmiyet/aidiyet bildiren "min" ( -den / -dan) harf-i ceri ve hemze-mim-ra (e-m-r) kökünden gelen ismin birleşimidir. Kökün asıl manasının "bir işin yapılmasını kesin bir şekilde istemek, durum, hadise ve buyruk" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu: "Emr" (iş/hüküm) kavramını Kuran'ın teolojik otorite hiyerarşisi üzerinden tahlil eder. Kuran'da "Emr" kelimesinin salt dünyevi bir mesele olmadığını; insanların nihai kaderini belirleme, onları bağışlama veya ebedi cezaya çarptırma şeklindeki o mutlak, aşkın ve ulaşılamaz "ilahi inisiyatif/karar mekanizması" olduğunu belirtir. Peygamberin dahi bu "emr" dairesinin dışında tutulması, İslam monoteizminin (tevhidin) şirke karşı ördüğü en aşılmaz ontolojik duvardır.
Şey'un (شَيْءٌ)
İbn Fâris: Şın-ye-hemze (ş-y-e) kökünden geldiğini, asıl manasının "dilemek, irade etmek ve varlığı mevcudiyet bulan, kastedilen her türlü nesne" olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Şey'un kelimesinin nekra (belirsiz) formda ve olumsuz bir cümlenin (leyse) içinde kullanılmasını teolojik bir "mutlak hiçlik" vurgusu olarak okur. Ayetin "Sana bu işten hiçbir şey yoktur" derken; Peygamber'in elçilik, komutanlık ve rehberlik vasıfları ne kadar yüce olursa olsun, insanların ahiret ve hidayet faturası kesilirken onun (Peygamber'in bile) zerre kadar, yüzde birlik (şey'en) bir "hüküm ortaklığına veya şefaat zorlamasına" sahip olmadığını ilan eden sarsıcı bir ilahi ikaz olduğunu analiz eder. Hüküm yüzde yüz Allah'a aittir.
Ev (أَوْ)
İbn Fâris: İki seçenekten veya iki durumdan birini bildiren, "veya, yahut, ya da" manalarına gelen atıf (bağlama) ve muhayyerlik harfidir.
Yetûbe (يَتُوبَ)
İbn Fâris: Te-vav-be (t-v-b) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir yoldan, bir eylemden veya bir durumdan gerisin geriye dönmek, rücu etmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Tevbe eyleminin Allah'a izafe edilmesini (O'nun tevbe etmesini/yetûbe) teolojik bir inayet olarak tahlil eder. Kulun tevbesinin günahtan itaate dönmek olduğunu, Allah'ın tevbesinin (dönüşünün) ise o kulun pişmanlığına karşılık olarak, gazabından rahmetine "dönmesi", kulunu şefkatle kuşatması ve bağışlaması olduğunu detaylandırır.
Aleyhim (عَلَيْهِمْ)
İbn Fâris: İstila, kuşatıcılık ve yönelme bildiren "alâ" harf-i ceri (üzerlerine) ile çoğul muhatap zamirinin (onlar) birleşimidir. İlahi rahmetin (veya azabın) onları çepeçevre sardığını gösterir.
Ev Yu'azzibehum (أَوْ يُعَذِّبَهُمْ)
İbn Fâris: Atıf harfi (ev) ve ayn-zel-be (a-z-b) kökünden gelen fiilin birleşimidir. Kökün asıl manasının "bir şeyi tatlılığından, rahatlığından ve asıl lezzetinden alıkoymak, ondan mahrum bırakmak" olduğunu belirtir. İnsanı varoluşsal huzurdan kesip kopardığı için eziyet vermeye etimolojik olarak "azab" denildiğini açıklar.
Angelika Neuwirth: "Bağışlama veya Azap etme" (Yetûbe aleyhim ev yu'azzibehum) ikilemini Geç Antik Çağ teolojisindeki mutlak egemenlik mefhumu üzerinden inceler. Kuran'ın, düşmanların akıbetini (Uhud'da Müslümanları öldürenlerin bile kaderini) Peygamber'in öfkesine veya intikam hissine bırakmadığını; o kanlı düşmanların bile ileride bağışlanma (tevbe) ihtimallerinin saklı tutulduğunu ve bu yetkinin salt ilahi makama ait kılındığını belirterek, Kuran'ın şahsi kini aşan evrensel bir adalet ve merhamet sistemi kurduğunu analiz eder.
Fe İnnehum (فَإِنَّهُمْ)
İbn Fâris: Gerekçe ve sebep bağlayan "fe" (çünkü, şu bir gerçek ki), tekit/kesinlik bildiren "inne" (şüphesiz) ve çoğul zamirin (hum) birleşimidir. Verilecek olan hükmün dayandığı mutlak sebebi başlatır.
Zâlimûn (ظَالِمُونَ)
İbn Fâris: Zı-lam-mim (z-l-m) kökünden geldiğini, asıl ve temel anlamının "bir şeyi kendi doğal, meşru ve hak ettiği yerin (merkezin) dışına koymak, noksanlaştırmak, hakkını kısmak ve karanlık (zulmet)" olduğunu belirtir. İsm-i failin çoğuludur.
Prof. Dr. Sadık Kılıç: Zulüm kavramını varoluşsal bir sapma ve ihlal olarak tahlil eder. Düşmanların "zalimler" (zâlimûn) olarak nitelendirilmesinin sebebinin sadece savaşta Müslümanlara fiziksel zarar vermeleri olmadığını; asıl zulümlerinin ilahi ayetleri inkar ederek evrenin ahlaki ve tevhidi nizamını bozmaları, kendi fıtratlarına tecavüz etmeleri ve "eşyayı varoluşsal merkezinden oynatmaları" (zulüm) olduğunu detaylandırır. Eğer Allah onlara azap edecekse (yu'azzibehum), bu keyfi bir intikam değil, onların ontolojik olarak "karanlığı/zulmü" bizzat kendi iradeleriyle seçmiş olmalarının adil bir faturasıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla