Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 117. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 117. Ayet

    مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ ر۪يحٍ ف۪يهَا صِرٌّ اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَاَهْلَكَتْهُۜ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Meśelu mâ yunfikûne fî hâżihi-lhayâti-ddunyâ kemeśeli rîhin fîhâ sirrun asâbet harśe kavmin zalemû enfusehum feehleket(hu)(c) vemâ zalemehumu(A)llâhu velâkin enfusehum yazlimûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onların bu dünya hayatında harcadıklarının misali, kendilerine zulmeden halkın ekinine isabet edip onu helak eden kavurucu bir rüzgardır. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlar.


      Onların bu dünya hayatında harcadıklarının misali, kendilerine zulmeden halkın ekinine isabet edip onu helak eden kavurucu bir rüzgardır. Allah kafirlerin yaptıkları harcamaları halkın ekinini helak eden kavurucu bir rüzgara benzetmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bu benzetme, onların harcamaları ve yaptıkları her şeyi putlara tapmaları sebebiyle oluşuyordu. Zira onlar şöyle diyorlardı: "Bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye bunlara tapıyoruz". Onlar bu işlerin ve insanları Allah yolundan döndürmek için yaptıkları harcamaların ahirette fayda vereceğini ve kendilerini Allah'a yaklaştıracağını zannediyorlardı. Allah ise, bunların hiçbir fayda vermeyeceğini haber vermektedir; tıpkı ekinlere hücum eden soğuk ve kavurucu rüzgarın ekine fayda vermediği gibi. Halbuki onlar bu rüzgarda rahmet bulunduğunu ve onun ekinlerine faydalı olacak şeyleri taşıdığını, ürünlere iyi geleceğini zannediyorlardı. Ama bir de baktılar ki o rüzgar bir ateş getirmiş ve bütün ekinlerini yakmış. Aynen bunun gibi onlar yaptıkları işlerin ve dünyadaki harcamalarının da, ahirette kendilerini Allah'a yaklaştıracağını umuyorlardı. Fakat nasıl ki o rüzgar ekinlerini yakan bir afet olmuşsa, onların yaptıkları ve harcadıkları da o kavurucu rüzgar gibi kendileri için helak edici bir afet olacaktır. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      "es-Sır" kelimesi şiddetli soğuk demektir. Onun tiz ses olduğu da söylenmiştir. Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: "Karısı heyecanla bağırarak alnına vurdu; 'Benim gibi yaşlı ve kısır bir kadın ha!' dedi". İşte buradaki bağırmadan maksadın tiz ses olduğu söylenmiştir.

      Onların harcadıklarının misali. Bu mealdeki cümle hakkında şöyle de denilmiştir: Onlar harcamalarını, "Hak dine inanmayanlar servetlerini, insanları Allah'ın yolundan engellemek için harcarlar" mealindeki ayette ifade buyurulduğu gibi, insanları Allah'ın yolundan çevirmek ve Resulullah'ı öldürmek için yapıyorlardı. Yani ekin sahibi yaptığı harcamaya üzüldüğü gibi, onlar da yapmış oldukları bu harcamalara üzüntü duyacaklar. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlar. Daha önce de söylediğimiz gibi zulüm, bir şeyi ait olmadığı yere koymaktır. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, burada şöyle denilmektedir: Onlar kendilerini, olmamaları gereken yere koymuşlardı; yoksa kendilerini oraya Allah koymuş değildir, kendileri koymuşlardır. Çünkü onlar Allah'tan başkasına tapmışlar ve kendilerini sadece Allah'a teslim etmemişlerdi. Bu bakımdan onlar, kendilerini Allah'tan başkasına teslim ettikleri ve O'ndan başkasına taptıkları için kendilerine zulmetmiş ve kendilerini olmamaları gereken yere koymuşlardı. Çünkü kendilerini ait oldukları yere koymaları, sadece Allah'a teslim etmeleri ile mümkündü. Şöyle de denilmiştir: Onlar Allah'ı inkar etmeleri ve O'ndan başkasına tapmaları yoluyla Allah'a değil, sadece kendilerine zarar vermişlerdir; çünkü Allah'ın, onların ibadetlerine ihtiyacı yoktur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bu ayette kelimeler arasında yer değiştirme (takdim-tehir) vardır, aslı şudur: Allah her insanın yaratılışında, kendisine kulluk yapma özelliğini koymuştur, fakat insanlar bu özelliklerini Allah'tan başkasına kulluk yapmaya çevirmişlerdir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Meselu (مَثَلُ)

        İbn Fâris: Mim-se-lam (m-s-l) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyin ayağa kalkması, dikilmesi, bir şeyi başka bir şeye benzetmek, eşitlemek ve denk tutmak" olduğunu belirtir. Bilinmeyen veya soyut bir hakikati, bilinen somut bir durumla kıyaslayarak zihinde canlandırmaya etimolojik olarak "mesel" (örnek/misal) dendiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Mesel kavramını felsefi ve bilişsel bir araç olarak tahlil eder. Kuran'da "mesel" getirilmesinin basit bir hikaye anlatımı olmadığını; inkarcıların dünyadaki çabalarının (ve infaklarının) ahiretteki o korkunç hiçliğini ve anlamsızlığını insan aklına kavratabilmek için, o soyut ve eskatolojik gerçeğin doğrudan "tabiattaki yıkıcı bir sahneyle" (soğuk rüzgarla) çerçevelenmesi (bilişsel modelleme) olduğunu detaylandırır.

        Mâ (مَا)

        İbn Fâris: "O şey ki, her ne ki" anlamına gelen ism-i mevsul (ilgi zamiri) veya şart edatıdır. Eylemin kapsamını genelleştirir.

        Yunfikûne (يُنْفِقُونَ)

        İbn Fâris: Nun-fe-kaf (n-f-k) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyin tükenmesi, geçip gitmesi ve tünel/geçit" olduğunu belirtir. Malı elden çıkarmaya (infak) bu kökten isim verilir.

        Toshihiko Izutsu: İnfak eylemini Kuran'ın ahlak ve niyet felsefesi ekseninde inceler. İnfakın normalde övülen bir eylem olmasına rağmen, burada inkarcılar (kafirler) tarafından yapıldığında "ontolojik bir israf"a dönüştüğünü belirtir. İnkarcıların İslam'ı engellemek, prestij kazanmak veya gösteriş yapmak için "harcadıkları/infak ettikleri" o devasa servetlerin, ilahi merkezden kopuk oldukları için hiçbir ahlaki (ahirete dönük) karşılık üretmeyeceğini, sadece boşluğa savrulan bir enerji olduğunu semantik sınırlarıyla analiz eder.

        Fî (فِي)

        İbn Fâris: Zarfiyet (içindelik) bildiren harf-i cerdir. Eylemin gerçekleştiği o dar ve sınırlı uzamı gösterir.

        Hâzihi (هَٰذِهِ)

        İbn Fâris: Yakınlık bildiren ism-i işarettir (Bu / Şu).

        el-Hayâti (الْحَيَاةِ)

        İbn Fâris: Ha-ye-ye (h-y-y) kökünden geldiğini, asıl manasının "ölümün, sükunetin ve donukluğun tam zıttı olarak; hareket, dirilik, enerji ve can" olduğunu belirtir.

        ed-Dunyâ (الدُّنْيَا)

        İbn Fâris: Dal-nun-vav (d-n-v) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel manasının "uzaklığın zıttı olarak yakın olmak, mesafenin kısalması ve alçakta bulunmak" olduğunu belirtir. İsmi tafdil dişil kalıbında "en yakın, en alçaktaki, şu anki" manasına gelir.

        Toshihiko Izutsu: Dünya (ed-Dunyâ) kavramını "Ahiret" (sonraki/uzak boyut) kavramının dikotomisi (zıttı) olarak tahlil eder. İnkarcıların harcamalarının sadece bu "en yakın, en geçici ve en düşük" (dünya) boyuta hapsolduğunu; aşkın (müteâl) bir hedefleri olmadığı için, ektikleri tohumun bizzat bu kısa döngünün içinde filizlenip yine bu döngünün içinde paramparça olmaya mahkum olduğunu belirtir.

        Kemeseli (كَمَثَلِ)

        İbn Fâris: Teşbih (benzetme) edatı olan "kef" (gibi) ile "mesel" kelimesinin birleşimidir. "Tıpkı şunun örneği gibidir" manasıyla metaforik sahneyi başlatır.

        Rîhın (رِيحٍ)

        İbn Fâris: Ra-vav-ha (r-v-h) kökünden geldiğini, asıl manasının "hareket eden hava, nefes, esinti, koku ve genişlik" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kuran semantiğinde rüzgar kelimesinin kullanımındaki o ince teolojik farkı deşifre eder. Kuran'da rüzgar kelimesi çoğul (riyâh) kullanıldığında genellikle rahmet taşıyan, yağmur getiren müjdeleyici rüzgarları; ancak bu ayetteki gibi tekil (rîh) kullanıldığında ise daima azap, şiddet, kuru soğuk ve "yıkım getiren kasırgayı" temsil ettiğini detaylandırır.

        Fîhâ (فِيهَا)

        İbn Fâris: "Onun (o rüzgarın) içinde" manasına gelen zarf ve zamir birleşimidir.

        Sırrun (صِرٌّ)

        İbn Fâris: Sad-ra-ra (s-r-r) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "bir şeyi çok sıkı bağlamak, şiddetle sıkıştırmak ve birbirine sürtünen şeylerin çıkardığı gıcırtı/ses" olduğunu belirtir. Rüzgarın taşıdığı ve bitkileri adeta kavurup yakan, şiddetinden dolayı uğuldayan/ses çıkaran o dondurucu ve keskin soğuğa etimolojik olarak "sırr" denildiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: "Sırr" kelimesini doğadaki mutlak yıkım metaforu olarak inceler. Soğuğun (sırr) ekinleri dondurarak hücrelerini parçalaması ve onları un ufak etmesi gibi; kafirlerin o gösterişli harcamalarının da, gösteriş (riya) ve inançsızlık rüzgarının içindeki o gizli "ilahi ret" (sırr) ile vurularak manevi hücrelerinin parçalandığını, geriye hiçbir sevap/ürün kalmadığını analiz eder.

        Esâbet (أَصَابَتْ)

        İbn Fâris: Sad-vav-be (s-v-b) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir hedefe tam ve isabetli bir şekilde varmak, sapmamak, düz bir çizgide inmek ve yağmurun dosdoğru aşağı inmesi" olduğunu belirtir. Dişil mazi fiildir. Yıkımın rastgele değil, adeta hedeflenmiş bir şekilde o tarlayı (emekleri) bulduğunu ifade eder.

        Harse (حَرْثَ)

        İbn Fâris: Ha-ra-se (h-r-s) kökünden geldiğini, asıl manasının "toprağı sürmek, tohum atmak, çalışmak, ekin ekmek ve elde edilen kazanç" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Hars (ekin/tarla) kelimesini eylemsel bir metafor olarak tahlil eder. Hars'ın, inkarcıların bu dünyada büyük umutlarla, masraflarla ve beklentilerle ektikleri "ideallerini, siyasi yatırımlarını ve mallarını" temsil ettiğini belirtir. Tarlasında hasat bekleyen çiftçinin psikolojisi ile, gösteriş için infak edip prestij bekleyen kişinin psikolojisinin aynı olduğunu; dondurucu rüzgar vurduğunda yaşanan o ontolojik şokun ve iflasın da aynı dehşette olduğunu semantik olarak analiz eder.

        Kavmin (قَوْمٍ)

        İbn Fâris: Kaf-vav-mim (k-v-m) kökünden geldiğini, asıl manasının "dikilmek, ayağa kalkmak, istikrar ve bir hedef etrafında toplanmak" olduğunu belirtir. Aynı inanç veya soy etrafında "ayakta duran/hareket eden" insan topluluğuna kavim denir.

        Zalemû (ظَلَمُوا)

        İbn Fâris: Zı-lam-mim (z-l-m) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "bir şeyi kendi doğal, meşru ve hak ettiği yerin (merkezin) dışına koymak, noksanlaştırmak, hakkını kısmak ve karanlık (zulmet)" olduğunu belirtir. Mazi (geçmiş zaman) çoğul fiildir.

        Enfusehum (أَنْفُسَهُمْ)

        İbn Fâris: Nun-fe-sin (n-f-s) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir varlığın zatı, özü, kendi bedeni, nefesi ve canı" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kendine zulmetme (zalemû enfusehum) tamlamasını Kuran'ın adalet ve ceza ontolojisi üzerinden okur. Kuran'ın, ekinlerin (emeklerin) dondurucu bir rüzgarla yok edilmesini dışarıdan gelen keyfi, haksız veya intikamcı bir "ilahi darbe" olarak sunmadığını; bu yıkımın, o kişilerin kendi fıtratlarına, akıllarına ve ilahi ayetlere "ihanet etmelerinin (kendi özlerine karanlık sürmelerinin)" tıpkı bir tabiat yasası gibi kaçınılmaz ve adil bir sonucu olduğunu deşifre ettiğini tahlil eder. Kendi fıtratını bozan, kendi tarlasını yakmıştır.

        Fe Ehlekethu (فَأَهْلَكَتْهُ)

        İbn Fâris: Şartın/sebebin sonucunu bağlayan "fe" harfi, he-lam-kef (h-l-k) kökünden gelen "helak etmek, kökünü kazımak, paramparça edip yok etmek" fiili ve hedefe (ekine) dönen "hu" zamirinin birleşimidir. O dondurucu rüzgarın ekinin zerre kadar umut bırakmayacak şekilde kökünden imha ettiğini vurgular.

        Ve Mâ (وَمَا)

        İbn Fâris: Atıf harfi ve nefy (mutlak olumsuzluk) edatıdır. "Ve asla öyle olmadı, değildir" manası katar.

        Zalemehumu (ظَلَمَهُمُ)

        İbn Fâris: Z-l-m kökünden gelen "zulmetti" fiili ve "onlara" zamiridir.

        Allâhu (اللَّهُ)

        El-Cevâlîkî: Lafzullah'ın (Allah isminin) etimolojik kökenindeki Arapça dil tartışmalarını aktarır.

        Toshihiko Izutsu: "Allah onlara zulmetmedi" ibaresini teolojik tenzih bağlamında inceler. İnkarcıların emeklerinin sıfırlanmasının faturasının Allah'a (haşa O'nun adaletsizliğine) kesilemeyeceğini; Allah'ın evrene koyduğu fiziksel ve ahlaki sünnetullahın (yasaların) tıkır tıkır işlediğini, hakikati inkar edenin emeklerinin de bu yasalar gereği ontolojik bir boşluğa düşeceğini semantik sınırlarıyla analiz eder.

        Ve Lâkin (وَلَٰكِنْ)

        İbn Fâris: "Ancak, fakat, lakin" manalarına gelen, kendinden önceki olumsuz yargıyı (Allah'ın zulmetmediğini) tasdik edip asıl suçluyu göstermek için araya giren istidrak (düzeltme/pekiştirme) edatıdır.

        Enfusehum (أَنْفُسَهُمْ)

        İbn Fâris: "Bizzat kendi özlerine / kendi nefislerine."

        Yazlimûn (يَظْلِمُونَ)

        İbn Fâris: Zı-lam-mim (z-l-m) kökünden gelen "zulmediyorlar, karanlığa boğuyorlar, hakkı gasp ediyorlar" manasındaki müzari (şimdiki/geniş zaman) fiildir.

        Râgıb el-İsfahânî: Cümlenin sonundaki "yazlimûn" fiilinin müzari kalıbında (şimdiki zamanda) gelmesini psikolojik bir süreklilik olarak tahlil eder. O inkarcıların kendi varlıklarına (nefislerine) yaptıkları zulmün geçmişte kalmış tekil bir hata olmadığını; inatla, kibirle ve hakikati örtbas etme çabasıyla her nefes alışlarında, her infak edişlerinde kendi ontolojik yıkımlarını "sürekli olarak yeniden ve yeniden ürettiklerini" (yazlimûn) detaylandırır. Kendini imha, devam eden bir süreçtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X