وَمَا يَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَلَنْ يُكْفَرُوهُۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 115. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ali imran suresi, ali imran 115, nankörlük görmeme, takva, mükafat, ali imran suresi 115. ayet, allah, ilim, bilgi, küfür, kafir, örtmek, gizlemek, nankörlük, inkar, münkir, gavur
-
Ne hayır yaparlarsa bilsinler ki karşılıksız bırakılmayacaklardır. Allah kötülükten sakınanları bilir.
Ne hayır yaparlarsa bilsinler ki karşılıksız bırakılmayacaklardır. Yani yaptıkları reddedilmeyecek, bilakis kabul edilecek, hatta ahirette kendilerine onun mükafatı verilecektir. Allah nasıl reddeder ki O, az iyiliğe çok mükafat veren, en küçük bir hayrı bile kabul edip ona bol mükafat lütfedendir. "Felen yükferuh" ifadesi Hafsa'nın mushafında "felen yutrekuh" şeklindedir. Yani onlar, az olsa bile yaptıklarının mükafatı kendilerine verilmeden bırakılmazlar. Nitekim başka bir ayette şöyle buyurulmuştur: "Kim zerre kadar bir iyilik yaparsa, Allah onu katlar". En doğrusunu bilen Allah'tır ya, burada kastedilen, yukarıda zikri geçenler olmalıdır. Başka bir ayette de; ''Allah amellerinizin karşılığını asla eksiltmeyecektir" buyurulmaktadır. Bu ayete, size haksızlık yapılmayacaktır anlamı verildiği gibi, mükafatınız asla eksiltilmeyecektir anlamı da verilmiştir. Karşılıksız bırakılmayacaklardır. Yani onların yaptıkları kaybedilmeyecek, bilakis kendilerine teşekkür edilecek, yani Allah katında yaptıkları kaybedilmeyecektir, anlamı da verilmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Allah kötülükten sakınanları bilir. Bu beyanın anlamı açıktır.
Yorumu Yorumla
-
Ve Mâ (وَمَا)
İbn Fâris: Atıf/başlangıç harfi olan "ve" ile "her ne, her o şey ki" manasına gelen, genellik ve kapsayıcılık (şümul) bildiren ism-i mevsul/şart edatı "mâ" kelimelerinin birleşimidir. Yapılan eylemin sınırlarını tamamen genişletir.
Yef'alû (يَفْعَلُوا)
İbn Fâris: Fe-ayn-lam (f-a-l) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir işi kasten, bilinçli olarak, tasarlayarak veya fiziki bir çabayla ortaya koymak, yapmak" olduğunu belirtir. Müzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul kalıbındadır.
Min Hayrin (مِنْ خَيْرٍ)
İbn Fâris: Teb'iziye veya beyan bildiren "min" ( -den/ -dan) harf-i ceri ile hı-ye-ra (h-y-r) kökünden gelen ismin birleşimidir. Kökün asıl manasının "bir şeye meyletmek, onu diğerlerine tercih etmek, mutlak fayda ve iyilik" olduğunu belirtir. Nekra (belirsiz/tenvinli) formda "hayrin" olarak gelmesi, miktarından bağımsız olarak "herhangi bir zerrecik iyiliği" dahi kapsadığını gösterir.
Toshihiko Izutsu: Hayır kavramını Kuran'ın ahlak ontolojisinde tahlil eder. Bu ayetteki "hayrın", sadece ritüelistik bir dini eylem (namaz/oruç) olmadığını; o övülen azınlığın insanlığa, topluma veya adalete dair ürettiği evrensel, ahlaki ve fıtrata uygun her türlü "faydalı/iyi ameli" kapsayan muazzam bir değer sistemi (value system) olduğunu semantik sınırlarıyla analiz eder.
Fe Len (فَلَن)
İbn Fâris: Şartın cevabını ve mutlak sonucunu bağlayan "fe" harfi ile, Arapçada gelecekteki bir eylemin gerçekleşme ihtimalini ebediyen ve kökünden ortadan kaldıran "len" (asla, katiyen) mutlak olumsuzluk edatının birleşimidir.
Yukferûhu (يُكْفَرُوهُ)
İbn Fâris: Kef-fe-ra (k-f-r) kökünden geldiğini, asıl ve değişmez anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, karanlıkta bırakmak ve hakikatin/nimetin üstünü kapatmak" olduğunu belirtir. Edilgen (meçhul) çoğul fiil (yukferû) ve o iyiliğe dönen zamirle (hu) birleşmiştir.
Râgıb el-İsfahânî: Küfür kavramının bu ayetteki (edilgen) kullanımını "küfran/nankörlük" zıddiyeti üzerinden tahlil eder. "Len yukferûhu" (O asla örtbas edilmeyecek/nankörlüğe uğratılmayacak) ifadesinin; insanın yaptığı bir iyiliğin değerinin düşürülmemesi, silinmemesi, iptal edilmemesi ve o eylemin mutlak surette ilahi sicilde "açık/belirgin" tutulması (örtülmemesi) olduğunu detaylandırır.
Toshihiko Izutsu: "Küfür/Örtme" eylemini ontolojik adalet ilkesi üzerinden inceler. İnsanın dünyevi zayıflığıyla Allah'a nankörlük edip O'nun ayetlerinin "üstünü örtebileceğini" (küfür); ancak mutlak adalet sahibi olan ilahi otoritenin (Allah'ın), o salih azınlığın (Ehl-i Kitab'ın dindarlarının) yaptığı en ufak bir iyiliğe dahi asla "küfretmeyeceğini" (onu zayi etmeyeceğini, örtbas etmeyeceğini, karşılıksız bırakmayacağını) bildiren devasa bir ahlaki garanti olduğunu semantik olarak analiz eder. Allah iyiliğe karşı nankör (kâfir) değildir.
Vallâhu (وَاللَّهُ)
El-Cevâlîkî: Lafzullah'ın (Allah isminin) etimolojik kökeni üzerindeki lügat tartışmalarını özetler. Kelimenin hiçbir kökten türetilmediğini (camid özel isim olduğunu) savunan görüşler ile "El-İlah" kelimesinden türediğini savunan görüşler arasındaki ayrılıkları aktarır.
Alîmun (عَلِيمٌ)
İbn Fâris: Ayn-lam-mim (a-l-m) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyin izini, alametini takip ederek onun hakikatini kusursuz ve mutlak şekilde bilmek, kavramak" olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: "Alîm" (mutlak bilen) isminin cümlenin sonundaki psikolojik güvence işlevini tahlil eder. İyiliği yapan o Ehl-i Kitap azınlığının, kendi fanatik din adamları veya toplumları tarafından dışlansalar, aforoz edilseler veya yaptıkları eylemlerin üstü örtülmeye çalışılsa bile; Allah'ın onların niyetlerini ve amellerini "en ince detayına kadar bildiğini" (Alîm), dolayısıyla beşeri takdirin/nankörlüğün hiçbir öneminin kalmadığını analiz eder.
Bil Muttekîn (بِالْمُتَّقِينَ)
İbn Fâris: Vav-kaf-ye (v-k-y) kökünden geldiğini, asıl manasının "canlıyı dışarıdan gelecek acı veren veya tehlikeli bir şeye karşı korumak, araya bir engel/kalkan (vikaye) koymak ve sakınmak" olduğunu belirtir. İfti'al babında, ism-i failin çoğulu olarak "sakınanlar, kalkan edinenler" manasına gelir.
Râgıb el-İsfahânî: Takva kavramını korku kelimesinden ayırarak felsefi bir boyuta taşır. Takvanın ilkel bir korku değil, mutlak otoriteye (Allah'a) duyulan derin saygı sebebiyle; insanın kendi iradesiyle O'nun koyduğu evrensel sınırları çiğnemekten titizlikle "sakınması" (korunması) eylemi olduğunu detaylandırır.
Toshihiko Izutsu: Takva kavramını Kuran'ın ahlaki hiyerarşisinde en tepe noktaya yerleştirerek inceler. Ehl-i Kitab'ın o övülen azınlığının (geceleri secde eden, iyiliği emreden o grubun) ayetin sonunda Kuran'ın kendi inananlarına (Müslümanlara) verdiği o en büyük ve prestijli unvan olan "Muttakiler" (el-Muttekîn) ordusuna dahil edilmesinin; İslam'ın inanç ve erdemleri tekelleştirmeyen, liyakati (eylemi) baz alan o evrensel ve kucaklayıcı ahlak felsefesinin en büyük ispatı olduğunu semantik sınırlarıyla analiz eder. Hakkıyla iman eden ve iyilik yapan herkes, hangi tarihsel gruptan gelirse gelsin ontolojik olarak "Muttaki"dir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla