Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 113. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 113. Ayet

    لَيْسُوا سَوَٓاءًۜ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اُمَّةٌ قَٓائِمَةٌ يَتْلُونَ اٰيَاتِ اللّٰهِ اٰنَٓاءَ الَّيْلِ وَهُمْ يَسْجُدُونَ۠​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Leysû sevâ/(en)(k) min ehli-lkitâbi ummetun kâ-imetun yetlûne âyâti(A)llâhi ânâe-lleyli vehum yescudûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Hepsi bir değildir: Ehl-i Kitap'tan öyle bir topluluk var ki, geceleri ibadete durup Allah'ın ayetlerini okur, secdeye kapanırlar:


      Ehl-i Kitap

      Hepsi bir değildir: Ehl-i Kitap'tan öyle bir topluluk var ki, Allah'ın ayetlerini okur. Onlardan, yani Ehl-i Kitap'tan iman edenlerle iman etmeyenler eşit değildirler. Çünkü onlardan iman edenler, istikamet sahibi olmuştur. "Ummetun kaime" beyanının, adil ümmet anlamına geldiği söylenmiştir. Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: "Musa'nın kavminden hak yolu gösteren ve onun ışığında adil davranan bir topluluk da vardı". Şöyle de söylenmiştir: "Ummetun kaime" ifadesi, Allah'ın koyduğu sınırlara farzlara ve O'na itaate dikkat eden, ayrıca kitabını tahrif etmeyen anlamına gelir. Buna doğru yolda olanlar anlamı da verilmiştir, bunlardan maksat Ehl-i Kitap'tan iman edenlerdir. İbn Mesud'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onlar, geceleri Allah'ın ayetlerini okuyan istikamet sahibi bir topluluktur, mealindeki ayetten maksat, geceleri namaz kılan Muhammed ümmetidir; zira böyle bir özellik önceki ümmetlerde yoktu.

      Ayet-i kerimenin bu kısmı Hafsa'nın mushafında şöyledir: "İman etmiş kimse günaha batmış kimse gibi olur mu? Bunlar elbette eşit değildirler. İman edip dünya ve ahirete ilişkin yararlı işler yapanlara, yapmış olduklarına karşılık, hazır olarak onları bekleyen, huzur içinde kalacakları cennetler vardır. Günaha batanların varacakları yer ise ateştir.

      Onlar secdeye kapanırlar. Bu mealdeki ifade ile muhtemelen namaz kılanlar kastedilmiştir. Bu cümle ile boyun eğerler anlamı da kastedilmiş olabilir; zira secde boyun eğmektir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Leysû (لَيْسُوا)

        İbn Fâris: Lam-ye-sin (l-y-s) kökünden geldiğini, asıl ve tek manasının "var olan bir durumu, niteliği veya hükmü olumsuzlamak, nefyetmek ve yok saymak" olduğunu belirtir. Çoğul zamirle (onlar değillerdir) çekimlenerek, muhatap alınan kitlenin tamamını kapsayan mutlak bir yargıyı reddeder.

        Sevâen (سَوَاءً)

        İbn Fâris: Sin-vav-ye (s-v-y) kökünden geldiğini, asıl manasının "iki veya daha fazla şeyin her açıdan birbirine denk olması, eşitlik, düzlük, eğriliğin olmaması ve ortalamak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Müsavat (eşitlik) kavramını sosyolojik ve teolojik bir ayrıştırma üzerinden tahlil eder. "Onlar eşit/bir değillerdir" (leysû sevâen) ifadesinin; Kuran'ın Ehl-i Kitab'ı toptan mahkum eden, monolitik (tek tip) ve indirgemeci bir toptancılığı bizzat reddetmesi olduğunu belirtir. İyilerle kötüleri, isyankar çoğunluk ile itaatkar azınlığı aynı kefeye koymanın ilahi adalete aykırı olduğunu, bu yüzden aralarındaki ontolojik "denkliğin/eşitliğin" bıçak gibi kesilip atıldığını detaylandırır.

        Min (مِنْ)

        İbn Fâris: "-den / -dan, içinden" manasına gelen, teb'iziye (bir bütünden bir parçayı/azınlığı ayırma) bildiren harf-i cerdir.

        Ehli (أَهْلِ)

        İbn Fâris: Hemze-he-lam (e-h-l) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir mekana, bir inanca veya bir nesneye organik olarak mensup olan, aralarında aidiyet bağı bulunan kimseler" olduğunu belirtir.

        el-Kitâbi (الْكِتَابِ)

        İbn Fâris: Kef-te-be (k-t-b) kökünden geldiğini, "harfleri ve kelimeleri belirli bir anlam ifade edecek şekilde dizmek, yazmak" manasına geldiğini belirtir. İlahi vahyi (Tevrat ve İncil'i) ifade eder.

        Angelika Neuwirth: "Kitap Ehli" (Ahl al-Kitab) hitabını Geç Antik Çağ'ın dini kategorizasyonu bağlamında okur. Kuran'ın bu ayette, önceki ayetlerde çok sert eleştirdiği o "yozlaşmış Ehl-i Kitap çoğunluğunun" içinden, metnin (Kitabın) asıl ruhuna sadık kalan, otantik monoteizmi koruyan ve ahlaki erdemlerini yitirmeyen o "istisnai, dürüst ve dindar azınlığı" (Jewish/Christian righteous ones) ustalıkla ayırdığını ve onlara hak ettikleri teolojik saygınlığı geri verdiğini analiz eder.

        Ummetun (أُمَّةٌ)

        İbn Fâris: Hemze-mim-mim (e-m-m) kökünden geldiğini, asıl manasının "öne geçmek, yönelmek, asıl, kaynak ve bir hedefe doğru gitmek" olduğunu belirtir. İnsanların belirli bir inanç ve gaye etrafında birleştiği topluluklara bu kökten dolayı "ümmet" dendiğini açıklar.

        Arthur Jeffery: Ümmet kelimesinin kökenini inceler. İbranice "Ummah" veya Aramice "Umtha" kökünden geldiğini, Sami dillerinde "kavim/dini cemaat" anlamında ortak bir kelime olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Ümmet kelimesinin bu ayetteki kullanımını "nitelikli azınlık" bağlamında tahlil eder. Kuran'ın burada "ümmet" kelimesini milyonlarca kişiden oluşan devasa bir kitle için değil; çoğunluğun yozlaştığı bir ortamda kendi ahlaki duruşunu koruyan, organize olmuş, ilkeli ve saygıdeğer o "küçük ama nitelikli topluluk/fraksiyon" için kullandığını analiz eder. Ümmet, sayının çokluğu değil, kalitenin ve istikametin (yönelişin) adıdır.

        Kâimetun (قَائِمَةٌ)

        İbn Fâris: Kaf-vav-mim (k-v-m) kökünden geldiğini, asıl manasının "dikilmek, ayağa kalkmak, istikrar, bir şeyi korumak ve eğriliğin zıttı olarak dimdik durmak" olduğunu belirtir. İsm-i fail dişil formundadır.

        Toshihiko Izutsu: Kıyâm (ayakta durma / kâim olma) eylemini Kuran'ın ahlak felsefesinde ontolojik bir direniş olarak tahlil eder. Kâim bir ümmet olmanın, sadece fiziksel olarak namazda ayakta durmak olmadığını; asıl olarak, etraflarındaki o yozlaşmış, fasık ve inatçı çoğunluğun baskısına boyun eğmeden, hakikatin, adaletin ve tevhidin üzerinde "sarsılmadan, dimdik ve tavizsiz bir şekilde durabilme" (moral uprightness) iradesi olduğunu semantik sınırlarıyla inceler.

        Yetlûne (يَتْلُونَ)

        İbn Fâris: Te-lam-vav (t-l-v) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyin hemen ardına düşmek, izini sürmek, onu adım adım takip etmek" olduğunu belirtir. Yazılı bir metnin harflerini ve kelimelerini sırasıyla takip ederek okumaya etimolojik olarak "tilavet" denildiğini açıklar.

        Angelika Neuwirth: Tilavet eyleminin ritüelistik doğasını inceler. Bu azınlığın (kâim ümmetin) sadece içlerinden sessizce dua etmediklerini; ilahi kelamı (ayetleri) gece vakitlerinde, kendi kadim geleneklerine (mezmurlara/ilahlere) uygun olarak yüksek sesle, ezgili ve performansa dayalı bir şekilde "okuduklarını" (recitation/tilavet); Kuran'ın onların bu samimi ritüelini (liturgy) büyük bir teolojik takdirle onurlandırdığını belirtir.

        Âyâti (آيَاتِ)

        İbn Fâris: Hemze-ye-ye (e-y-y) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyin duraksadığı yer, apaçık işaret, iz, alamet ve hakikati gösteren delil" olduğunu belirtir.

        Allâhi (اللَّهِ)

        El-Cevâlîkî: Lafzullah'ın (Allah isminin) etimolojik kökeni üzerinde durarak, bu ismin hiçbir kökten türetilmediğini (camid özel isim olduğunu) savunan görüşler ile "El-İlah" kelimesinden türediğini savunan görüşler arasındaki dilbilimsel ayrılıkları aktarır.

        Ânâe (آنَاءَ)

        İbn Fâris: Hemze-nun-ye veya v (e-n-y/v) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyin vaktinin gelmesi, zamanın belli bir parçası, an, müddet ve saatler" olduğunu belirtir. "İny" veya "enâ" kelimesinin çoğuludur ve gecenin bölümlerini, saatlerini ifade eder.

        el-Leyli (اللَّيْلِ)

        İbn Fâris: Lam-ye-lam (l-y-l) kökünden geldiğini, asıl manasının "gündüzün zıttı olarak karanlığın çökmesi, etrafı sarması ve örtmesi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Gece (leyl) vaktinin ritüelistik ve psikolojik önemini tahlil eder. Tilavetin özellikle "gece saatlerinde" (ânâel leyl) yapılmasının vurgulanmasını; gecenin insanı gösterişten (riyadan), toplumsal baskıdan ve gündüzün dünyevi meşguliyetlerinden izole eden, kişinin yaratıcısıyla mutlak bir baş başa kalma (halvet) ve samimiyet hali olduğunu detaylandırır. Gerçek dindarlık, kimsenin görmediği o karanlıkta ortaya çıkandır.

        Ve Hum (وَهُمْ)

        İbn Fâris: Hal ve durum bildiren "ve" (şu halde iken) bağlacı ile çoğul muhatap zamirinin (onlar) birleşimidir. Eylemin gerçekleştiği o derin ruhsal durumu başlatır.

        Yescudûn (يَسْجُدُونَ)

        İbn Fâris: Sin-cim-dal (s-c-d) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "eğilmek, alçalmak, boyun eğmek ve tevazu göstermek" olduğunu belirtir. İnsanın alnını yere koyarak mutlak bir küçülme ve itaat göstermesine etimolojik olarak secde dendiğini açıklar. Müzari (şimdiki/geniş zaman) kipi, bu eylemin sürekliliğini gösterir.

        Toshihiko Izutsu: Secde eylemini Kuran ontolojisinde mutlak teslimiyetin sembolü olarak inceler. Gece vakti okunan ayetlerin ardından gelen bu "secde etme" (yescudûn) durumunun, sadece bedensel bir jimnastik veya şekilsel bir tapınma olmadığını; insanın ilahi kelamın azameti karşısında kendi varoluşsal hiçliğini, kibrinin kırılışını ve mutlak otoriteye (Allah'a) duyduğu derin saygı ve aşkı (haşyeti) bedeniyle onayladığı en uç "ontolojik boyun eğiş ve teslimiyet" olduğunu semantik sınırlarıyla analiz eder. Kuran, o Ehl-i Kitap azınlığının bu saf teslimiyetini bizzat tasdik etmektedir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X