Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 95. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 95. Ayet

    قُلْ صَدَقَ اللّٰهُ فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul sadeka(A)llâh(u)(k) fettebi’û millete ibrâhîme hanîfen vemâ kâne mine-lmuşrikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      De ki: Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise, Hanif olan İbrahim'in dinine uyunuz. O müşriklerden değildi!

      Bu ayette ifade edilen şeyler daha önce açıklanmıştı.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris: Kaf-vav-lam (k-v-l) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir düşünceyi, niyeti veya vahyi sesli bir kelamla beyan etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kavl (söyle/de) emrinin tebliğ bağlamını inceler. Peygamberin kendi şahsi fikrini değil, kendisinden önceki bütün dini iddiaları çökertecek o kesin "ilahi tasdiki" doğrudan ilahi iradenin elçisi sıfatıyla tüm insanlığa ilan etmesi eylemi olduğunu detaylandırır.

        Sadaka (صَدَقَ)

        İbn Fâris: Sad-dal-kaf (s-d-k) kökünden geldiğini, asıl ve temel anlamının "bir şeyde gücün, sağlamlığın bulunması ve söylenen bir sözün dışarıdaki gerçekliğe (vâkıaya) tam, eksiksiz bir şekilde mutabık olması/uyması" olduğunu belirtir. Yalanın ve asılsızlığın (kizb) zıttıdır.

        Toshihiko Izutsu: Sıdk (doğruluk) kavramının Kuran ontolojisindeki yerini tahlil eder. "Allah doğru söyledi" (sadakallâhu) ifadesinin, O'nun sadece Kur'an'da veya Tevrat'ta geçen bir sözünün doğrulanması olmadığını; Allah'ın evrene koyduğu yasanın (sünnetullahın), koyduğu helallerin ve haramların (bir önceki ayetteki tartışma bağlamında) sarsılmaz, şaşmaz ve "hakikatin bizzat ta kendisi" olduğunu semantik sınırlarıyla inceler.

        Allâhu (اللَّهُ)

        El-Cevâlîkî: Lafzullah'ın (Allah isminin) etimolojik kökeni üzerinde durarak, bu ismin hiçbir kökten türetilmediğini (camid özel isim olduğunu) savunan görüşler ile "El-İlah" kelimesinden türediğini savunan görüşler arasındaki dilbilimsel ayrılıkları aktarır.

        Fettebiû (فَاتَّبِعُوا)

        İbn Fâris: Şartın cevabını/sonucunu bildiren "fe" (öyleyse/madem öyle) harfi ile te-be-ayn (t-b-a) kökünden gelen "ittiba edin/uyun" fiilinin birleşimidir. Kökün asıl ve fiziksel anlamının "birinin ardına düşmek, onun ayak izini sürmek ve peşinden gitmek" olduğunu belirtir. İfti'al babında kullanılarak, bu uymanın bilinçli, kasıtlı ve iradi bir tercih olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: İttiba eylemini felsefi bir sadakat olarak analiz eder. İbrahim'in milletine "uymanın" (ittiba), sadece soyut bir saygı duymak olmadığını; onun teolojik yürüyüşünü (tevhidini), ahlaki duruşunu ve ilahi iradeye boyun eğişini zihnen, bedenen ve hukuken mutlak bir "örnek model" olarak kabul edip o yoldan (izden) şaşmamak olduğunu detaylandırır.

        Millete (مِلَّةَ)

        İbn Fâris: Mim-lam-lam (m-l-l) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyin tekrar edilmesi, bir yolun üzerinde çokça yürünerek belirginleşmesi ve bir metnin dikte ettirilmesi" olduğunu belirtir. Üzerinde anlaşılan, tekrar edilen ve izlenen toplumsal inanç/yol mefhumuna etimolojik olarak "millet" denildiğini açıklar.

        Arthur Jeffery: Kelimenin Sami dillerindeki kökenini detaylandırır. Arapça kökenli gibi görünse de, bu kelimenin büyük ihtimalle Aramice/Süryanice "Melta" (söz, din, öğreti, logos) kelimesinden Arapçaya geçtiğini belirtir. Kuran'ın bu kelimeyi kullanarak belirli bir peygambere (İbrahim'e) nispet edilen "kurumsal inanç geleneğini ve o geleneğe tabi olan teolojik topluluğu" ifade ettiğini kanıtlarıyla sunar.

        Gabriel Said Reynolds: "Millet" ile "Din" kavramları arasındaki ince farkı polemiksel bağlamda tahlil eder. Dinin (örneğin İslam'ın) daha evrensel, bireysel ve ontolojik bir teslimiyet nizamı iken; Milletin (Millet-i İbrahim), spesifik bir tarihsel figürün (İbrahim'in) etrafında şekillenen, diğer grupların (Yahudi ve Hristiyanların) da sahiplenmeye çalıştığı o "kadim tarihsel kimlik ve aidiyet cemaati" olduğunu analiz eder. Kuran, bu aidiyetin tek meşru mirasçısı olarak Müslümanları gösterir.

        İbrâhîme (إِبْرَاهِيمَ)

        El-Cevâlîkî: Bu ismin kesinlikle Arapça kökenli olmadığını, muarreb (yabancı dilden Arapçaya geçmiş) bir özel isim olduğunu vurgular.

        Arthur Jeffery: Orijinalinin İbranice "Avraham" (ulusların babası) veya "Abram" (yüce baba) olduğunu; kelimenin Aramice ve Süryanice üzerinden "İbrâhîm" fonetiğiyle Arapçaya yerleştiğini belirtir.

        Angelika Neuwirth: İbrahim isminin Kuran'daki teolojik devrimini inceler. Yahudilerin onu "ilk Yahudi", Hristiyanların ise "ilk Hristiyan" olarak kendi tekellerine almalarına karşılık; Kuran'ın İbrahim'i bu kurumsal dinlerin (ve tahrifatların) çok öncesinde yaşamış olan o saf, evrensel ve "çatısız" tektanrıcılığın (hanifliğin) asıl kurucusu ve atası olarak konumlandırdığını tahlil eder.

        Hanîfen (حَنِيفًا)

        İbn Fâris: Ha-nun-fe (h-n-f) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel manasının "ayakların içe veya dışa dönük olması, bir yöne doğru meyletmek, eğilmek" olduğunu belirtir. Ancak dini terminolojide bu kökün tam zıt bir anlam kazanarak; "şirkin ve putperestliğin eğriliğinden/çarpıklığından yüz çevirip, dosdoğru olan tevhide (mutlak birliğe) meyletmek" manasına geldiğini etimolojik olarak açıklar.

        Arthur Jeffery: Hanif kelimesinin Arap lügatindeki sıradışı anlam evrimini filolojik arkeolojiyle inceler. Kelimenin aslen Süryanice "Hanpa" (pagan, putperest, Helenistik inançlara sahip kişi) manasına geldiğini; ancak İslam öncesi Arap Yarımadasında ve Kuran'da bu kelimenin muazzam bir devrim geçirerek, tam tersine "putperestlikten kopup saf tevhide yönelen, kilise veya havra kurumlarına bağlı olmayan bağımsız monoteist" anlamına kavuştuğunu detaylandırır.

        Toshihiko Izutsu: Hanif kelimesini Kuran ontolojisinde "şirkin dikotomisi (tam zıttı)" olarak felsefi bir çerçevede analiz eder. İbrahim'in hanif olmasının; o dönemki çok tanrıcılığın o karmaşık, parçalı ve sahte sisteminden bütünüyle iğrenerek sırtını dönen; hiçbir kurumsal aracıya (ruhban sınıfına) ihtiyaç duymadan doğrudan mutlak Yaratıcıya yönelen, dik duran, tavizsiz ve pürüzsüz "muvahhid" (tevhidi) duruşu temsil ettiğini semantik sınırlarıyla inceler.

        Ve Mâ (وَمَا)

        İbn Fâris: Atıf harfi (ve) ile nefy (mutlak olumsuzluk) bildiren "mâ" edatının birleşimidir (O, asla olmadı).

        Kâne (كَانَ)

        İbn Fâris: Kef-vav-nun (k-v-n) kökünden gelen "İdi / Oldu" anlamında geçmiş zaman ve durum/varoluş fiilidir. İbrahim'in tarihsel varoluşunu şirke kapatır.

        Minel (مِنَ)

        İbn Fâris: "-den / -dan / içinden" manasına gelen teb'iz (bir parçası olma) edatıdır.

        Muşrikîn (الْمُشْرِكِينَ)

        İbn Fâris: Şın-ra-kef (ş-r-k) kökünden geldiğini, asıl manasının "iki şeyin birbirine karışması, ortak olmak, pay sahibi olmak ve bir hakkı bölüşmek" olduğunu belirtir. Mutlak birliğe (tevhide) ait olan ilahi otoriteyi ve ibadeti, başka sahte varlıklarla "bölüşen/ortak koşanlara" (şirk ehline) ism-i fail çoğul kalıbıyla "müşrikîn" denildiğini açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: İbrahim'in "müşriklerden olmadığı" vurgusunu, ayetin indiği dönemin sosyo-politik polemikleri üzerinden okur. Mekke'deki putperest Arap kabilelerinin (müşriklerin) de Kabe'yi tavaf ederken "Biz İbrahim'in soyundan geliyoruz ve onun dinini (hanifliği) yaşıyoruz" diyerek Kabe'deki putları meşrulaştırmaya çalıştıklarını hatırlatır. Kuran'ın bu kapanış cümlesiyle o putperestlerin İbrahim ile olan bu sahte ve kirli teolojik bağlarını kökünden kopardığını; İbrahim'in, onların o yozlaşmış inanç sistemine (şirke) hiçbir zaman ait olmadığını ilan ederek devasa bir kimlik temizliği yaptığını analiz eder. Haniflik şirki, İbrahim de müşrikleri reddeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X