Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 77. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 77. Ayet

    اِنَّ الَّذ۪ينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَاَيْمَانِهِمْ ثَمَناً قَل۪يلاً اُو۬لٰٓئِكَ لَا خَلَاقَ لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ وَلَا يَنْظُرُ اِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne-lleżîne yeşterûne bi’ahdi(A)llâhi veeymânihim śemenen kalîlen ulâ-ike lâ ḣalâka lehum fî-l-âḣirati velâ yukellimuhumu(A)llâhu velâ yenzuru ileyhim yevme-lkiyâmeti velâ yuzekkîhim velehum ‘ażâbun elîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle satanlara gelince, işte onların ahirette hiç nasipleri yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için elem veren bir azap vardır.

      Allah'a verdikleri sözü satanlar. Burada onların Allah'a verdikleri sözden maksat O'nun emir ve yasaklarıdır. Bu sözün, Tevrat'ta Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hakkındaki ahdi, yani onun nitelik ve özelliklerini gizlemeyeceklerine, aksine kendisini insanlara açıklayıp kendilerinin de ikrar edeceklerine dair söz vermeleri anlamında olması muhtemeldir. Yeminlerini de az bir bedelle satanlar. Yani onlar, Kitap'ta Hz. Peygamber'in (s.a.) nitelik ve özelliğine ilişkin bir beyanın bulunmadığını söyleyerek yalan yere yemin ettiler. Bunda, onların, menfaatlerini kaybetme korkusu etkili olmuştur. Bu cümle, onlar yalan yere yemin ederek batıl yollarla ve haksız yere insanların mallarını aldılar, anlamına da gelebilir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Bir müslümanın malını [haksız yere] almak için yemin eden kimse, Cenab-ı Hak kendisine kızgın olduğu halde O'na kavuşur". Sonra da Resulullah (s.a.) Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle satanlar mealindeki ayeti okumuştur. Bu ayette geçen sözleşme (ahit) ve yemin kelimeleri aynı anlama gelir. Aziz ve celil olan Allah'ın şu buyruğuna bakmaz mısın: "Antlaşma yaptığınız zaman Allah'a verdiğiniz sözü yerine getirin; Allah'ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın. Unutmayın ki yaptıklarınızı Allah bilmektedir". Buradaki "ahdullah" tamlaması, Allah'tan gelen ve insanların da kabul ettiği şeyler, Allah'ın onlara yüklediği hususlar anlamına gelir. "Eyman" da yapmış oldukları yeminlerdir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Onların ahirette hiç nasipleri yoktur. Yani onların kendileri için Allah katında hayırlar ve güzellikler bulunduğunu söyledikleri şeylerden hiçbiri ahirette yoktur. Nitekim "Dünyada da ahirette de onların amelleri boşa gitmiştir" buyurulmuştur.

      (Kıyamet günü) Allah onlarla konuşmayacak. Bu ayetin iki anlama ihtimali vardır. Ya, Allah bu sözle melekleri kastetmiştir; nitekim bazı ayetlerde meleklerin müminlere Allah'tan selam getirecekleri ifade edilmektedir: "O güzel son, babalarından, eşlerinden ve çocuklarından layık olanlarla birlikte girecekleri adn cennetleridir; melekler de 'Sabretmenize karşılık elde ettiğiniz esenlik daim olsun! Dünya yurdunun ardından ulaştığınız sonuç ne güzel oldu!' diyerek her kapıdan onların yanına girerler". "Onlar, meleklerin, 'Selam size; yaptıklarınıza karşılık girin cennete!' diyerek mutluluk içinde ruhlarını teslim alacağı kimselerdir". Melekler bu şekilde müminlerle konuştukları gibi onlarla konuşmayacaklar. Fakat Cenab-ı Hak, daha önce dostlarını kastederek yardımı kendi zatına izafe ettiğini belirttiğimiz gibi, burada da aynı şeyi yapmış, konuşmamayı kendi zatına nispet etmiştir. Yahut da aziz ve celil olan Allah'ın onlarla konuşması, melekleri onlarla konuşturmak suretiyle olacaktır, zira melekler O'nun elçileridir. Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: "Herhangi bir beşer ile Allah'ın konuşması ancak vahiy ile yahut perde arkasından ya da bir elçi gönderip, izni ile dilediğini vahyetmesi şeklinde olabilir. Muhakkak ki O çok yücedir, engin hikmet sahibidir". Burada Allah gönderdiği peygamberlerin yaptıkları konuşmaları kendi konuşması olarak göstermiştir. işte açıklamaya çalıştığımız ayet de böyledir. Diğer bir ihtimal de şudur: Aziz ve celil olan Allah, tıpkı dünyada Musa ile konuşarak ona ikramda bulunduğu gibi, müminlere de kendileriyle cennette konuşmak suretiyle ikramda bulunacaktır. Fakat müminlerle konuştuğu gibi onlarla konuşmayacaktır. Bu cümle, Onlara bakmayacak mealindeki ayette olduğu gibi kendilerine "Yıkılın karşımdan! Ve artık bana bir şey söylemeyin!" ifadesinden başka bir şey demeyecek ve merhametle konuşmayacaktır, anlamına da gelebilir.

      Onlara bakmayacak. Yani Allah müminlere rahmet nazarıyla baktığı gibi onlara rahmet nazarıyla bakmayacak.

      Onları temize çıkarmayacak. Yani onların yaptıkları iyiliklere sevap vermeyecek. Bu sözlerin, Cenab-ı Hakk'ın ebediyen iman etmeyeceklerini bildiği kişiler hakkında söylenmiş olması mümkündür. Onları temize çıkarmayacak, yani amellerini temize çıkarmayacak anlamına da gelir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        inne (إِنَّ)

        İbn Fâris: Arapçada cümleyi pekiştiren, şüpheyi ortadan kaldıran ve arkasından gelecek olan hükmün kesinliğini bildiren tekid edatıdır.

        ellezîne Yeşterûne (الَّذِينَ يَشْتَرُونَ)

        İbn Fâris: Şın-ra-ye (ş-r-y) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyi verip karşılığında başka bir şeyi almak, değiş-tokuş etmek ve ticaret yapmak" olduğunu belirtir. Bu kökün hem satmak hem de satın almak için (ezdâd/zıt anlamlılar) kullanılabileceğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: İştirâ (satın alma/değişme) eylemini varoluşsal bir "tercih" olarak tahlil eder. Buradaki kişilerin, kalıcı olanı (ilahi vaadi) verip karşılığında geçici olanı (dünyevi menfaati) "satın aldıklarını", yani takas ettiklerini detaylandırır.

        bi Ahdillâhi (بِعَهْدِ اللَّهِ)

        İbn Fâris: Ayn-he-dal (a-h-d) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyi korumak, gözetmek, bir sözün arkasında durmak ve emniyet altına almak" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Ahid (sözleşme) kavramını Kuran'ın ontolojik sadakat ağı olarak inceler. Allah'ın ahdinin, hem insanın fıtratındaki o ezeli sözleşmeyi hem de kutsal metinlerle (Tevrat, İncil, Kuran) sabitlenmiş olan teolojik sadakati ifade ettiğini semantik sınırlarıyla analiz eder.

        ve Eymânihim (وَأَيْمَانِهِمْ)

        İbn Fâris: Ye-mim-nun (y-m-n) kökünden geldiğini, asıl manasının "sağ taraf, bereket, güç ve yemin" olduğunu belirtir. Kişinin sözünü kuvvetlendirmek için yaptığı akitlere etimolojik olarak "eymân" (yeminler) denildiğini açıklar.

        Semenen Kalîlen (ثَمَنًا قَلِيلًا)

        İbn Fâris: Se-mim-nun (s-m-n) kökünden "bedel/değer" ve kaf-lam-lam (k-l-l) kökünden "azlık/yetersizlik" kelimeleridir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: "Az bir bedel" (semenen kalîlen) ifadesini, dünya menfaatinin (makam, para, statü) ahiret karşısındaki "değersizliği" olarak okur. Ayetin vurgusunun bedelin miktarından ziyade; ebedi olanı geçici bir menfaatle takas etmenin mantıksal ve ahlaki çöküşü (sefaleti) olduğunu analiz eder.

        Ulâike lâ Halâka Lehum (أُولَٰئِكَ لَا خَلَاقَ لَهُمْ)

        İbn Fâris: Ha-lam-kaf (h-l-k) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyi ölçüp biçmek, paylaştırmak ve takdir edilen nasip" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Halâk (nasip/pay) kavramını eskatolojik bir mülkiyet olarak tahlil eder. "Lâ halâka lehum" ifadesinin; bu kişilerin ahiretin o büyük ve ebedi nimetler sofrasında zerre kadar "hakkının, payının ve yerinin" kalmadığını, kendi elleriyle bu mülkiyeti dünyada tükettiklerini detaylandırır.

        fîl Âhirati (فِي الْآخِرَةِ)

        İbn Fâris: Hemze-hı-ra (e-h-r) kökünden gelen "sonraki, nihai ve son" yurdun ismidir.

        ve lâ Yukellimuhumullâhu (وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللَّهُ)

        İbn Fâris: Kef-lam-mim (k-l-m) kökünden türeyen "etki etmek/konuşmak" eyleminin Allah tarafından reddidir.

        Toshihiko Izutsu: Allah'ın onlarla konuşmamasını (tekellüm), mutlak bir "iletişim kopukluğu ve dışlanma" olarak tahlil eder. İlahi kelamın bir rahmet ve şeref olduğunu; bu dışlanmanın ise kulun ilahi muhataplıktan (vârislikten) bütünüyle azledilmesi manasına geldiğini semantik olarak analiz eder.

        ve lâ Yenzuru İleyhim (وَلَا يَنظُرُ إِلَيْهِمْ)

        İbn Fâris: Nun-zı-ra (n-z-r) kökünden geldiğini, asıl manasının "gözle görmek, bir şeyi düşünmek, merhametle yönelmek ve beklemek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Nazar (bakış) eyleminin Allah'a izafe edildiğinde "rahmet ve lütuf" manasına geldiğini; Allah'ın onlara "bakmamasının", onları mutlak bir terk edilmişlik ve mahrumiyet karanlığına mahkum etmesi olduğunu detaylandırır.

        Yevmel Kıyâmeti (يَوْمَ الْقِيَامَةِ)

        İbn Fâris: Kaf-vav-mim (k-v-m) kökünden gelen "ayağa kalkış, duruş ve büyük hesaplaşma" günüdür.

        ve lâ Yuzekkîhim (وَلَا يُزَكِّيهِمْ)

        İbn Fâris: Ze-kef-vav (z-k-v) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyin temizlenmesi, arınması, artması ve bereketlenmesi" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Tezkiyenin (arındırmanın) reddedilmesini, eskatolojik bir "karantina" olarak tahlil eder. Allah'ın onları "temize çıkarmamasının"; onların dünyadaki kirli niyet ve amelleriyle baş başa bırakılmaları, hiçbir ilahi lütufla aklanmamaları ve manevi kirlilikleri içinde ebediyen kalmaları manasına geldiğini analiz eder.

        ve Lehum Azâbun Elîm (وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ)

        İbn Fâris: Ayn-zel-be (a-z-b) kökünden "huzurdan mahrum bırakan acı" ve hemze-lam-mim (e-l-m) kökünden "şiddetli sızı" kelimeleridir.

        Toshihiko Izutsu: "Azâbun Elîm" (Acı verici azap) tamlamasını, sadece fiziksel bir ceza değil; ilahi rahmetten mahrum kalmanın, konuşulmamanın ve bakılmamanın yarattığı o muazzam "ruhi ve ontolojik ıstırabın" en son ve en şiddetli aşaması olarak semantik sınırlarıyla analiz eder. Sonu gelmeyen bu dışlanmışlık, en büyük acıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X