بَلٰى مَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ وَاتَّقٰى فَاِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 76. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ali imran suresi, ali imran 76, dürüstlük, ahde vefa, takva, ali imran suresi 76. ayet, allah, sevgi
-
Hayır, öyle değil! Her kim ahdine vefa gösterir ve günah işlemekten sakınırsa, bilsin ki Allah o sakınanları sever.
Hayır öyle değil! Her kim ahdine vefa gösterirse mealindeki ayette geçen "bela'" lafzı, onların "Ümmilere yaptıklarımızdan dolayı bize bir vebal yoktur" sözlerini reddetmektedir. Yani hayır, bundan dolayı size vebal vardır, demektedir. Sonra da "Her kim ahdine vefa gösterir ve günah işlemekten sakınırsa, bilsin ki Allah o sakınanları sever" buyurarak başka bir cümle kurmaktadır. Yani Allah sizi değil, ama böyle insanları sever demektedir. "Hayır! Her kim ahde vefa gösterirse" cümlesi, emanetleri yerine getirme emrinin Tevrat'ta da yer aldığı, orada Resûlullah'ın (s.a.) niteliğinin açıklandığı, Allah'ın haramlarından, ahdini bozmak ve vefayı terk etmek suretiyle insanlara haksızlık etmekten sakınmak hükmünün de yer aldığı anlamına gelebilir; bunun yanında Allah'ı ve Resulünü tasdik edenler Hz. Peygamber'in (s.a.) nitelik ve özelliklerini gizlemeyenler; işte Allah bunları sevmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Belâ (بَلَىٰ)
İbn Fâris: Arapçada iptal ve ret bildiren bir edattır. Önceki olumsuz iddiayı veya soruyu kökünden yıkarak, tam tersi olan bir hakikati başlatmak için kullanılır.
Râgıb el-İsfahânî: Felsefi olarak kelimenin işlevini tahlil eder. Bu kelimenin basit bir "hayır" olmadığını; Ehl-i Kitab'ın kendi ahlaksızlıklarına ve hırsızlıklarına uydurdukları "Araplara/Ümmilere karşı bizim üzerimizde hiçbir sorumluluk yoktur" şeklindeki o ırkçı ve teolojik yalanı (75. ayetteki iddiayı) mutlak surette iptal eden, ilahi adaleti yeniden tesis eden çok sert bir ferman (ret) olduğunu belirtir.
Men (مَنْ)
İbn Fâris: "Kim, her kim ki" anlamına gelen, genel ve kapsayıcı bir şart ism-i mevsulüdür.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Bu edatın Kuran'ın evrensel ahlak felsefesindeki yerini inceler. Sorumluluğu ve ilahi sevgiyi belirli bir ırktan, kabileden veya mezhepten (Yahudilik/Hristiyanlık) alıp, doğrudan evrensel ve bağımsız bir bireye (her kime) bağlamasının; dindeki tekelci/zümresel zihniyeti yıkan çok büyük bir sosyo-teolojik eşitlik (adalet) ilanı olduğunu analiz eder.
Evfâ (أَوْفَىٰ)
İbn Fâris: Vav-fe-ye (v-f-y) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyi hiçbir eksik bırakmadan, tam, sağlam ve kusursuz olarak yerine getirmek, miadını doldurmak ve tamamlamak" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu: Vefa (evfâ) eyleminin Kuran ahlakındaki anlamsal dönüşümünü inceler. İslam öncesi Arap kabile kültüründeki "müttefik kabileye verilen söze körü körüne sadakat" kavramının, Kuran tarafından yatay (toplumsal) düzlemden alınarak dikey (insan-Allah arası) bir ontolojik boyuta taşındığını ve kişinin ahlaki varoluşunun pratik (eylemsel) ispatı haline getirildiğini semantik sınırlarıyla tahlil eder.
Bi Ahdihî (بِعَهْدِهِ)
İbn Fâris: Ayn-he-dal (a-h-d) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "bir şeyi korumak, gözetmek, zaman zaman yoklamak ve onun unutulmasına, bozulmasına engel olmak" olduğunu belirtir. Verilen söze veya anlaşmaya "ahd" denilmesinin, kişinin o sözü sürekli hatırda tutup sadakatle korumasından kaynaklandığını etimolojik olarak açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: Ahd kavramını üçlü bir kategoride (Allah'ın kula ahdi, kulun Allah'a ahdi ve insanın insana ahdi) felsefi olarak analiz eder. Ehl-i Kitab'ın "Ümmilere (Araplara) karşı sorumluluğumuz yok" diyerek insanlara karşı olan ahidlerini (sözleşmelerini, ticari dürüstlüklerini) bozmalarının basit bir ekonomik suç olmadığını; bunun aslında doğrudan Allah'a verdikleri o ontolojik tevhid ve mutlak adalet ahdini (fıtrat sözleşmesini) kökünden bozmak manasına geldiğini detaylandırır.
Vettekâ (وَاتَّقَىٰ)
İbn Fâris: Vav-kaf-ye (v-k-y) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyi dışarıdan gelecek her türlü zarara, acıya ve bozulmaya karşı korumak, kalkan olmak ve sakınmak" (vikaye) olduğunu belirtir. Eylemin "ifti'al" babında gelmesi, kişinin kendi bilincini (nefsini) bu koruma kalkanının içine almasını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: İttika eylemini, ahlaki bir teyakkuz (uyanıklık) hali olarak tahlil eder. "Vefa" eyleminden hemen sonra zikredilmesinin; kişinin verdiği sözü ve emaneti tutmasının ancak içsel bir "sakınma ve fıtratı koruma" (ittika) mekanizmasıyla ayakta kalabileceğini, nefsin kışkırtmalarına veya (bir önceki ayetteki gibi) ırkçı arzulara karşı kurulan en aşılmaz barikatın bu teolojik otokontrol (takva) olduğunu detaylandırır.
Fe İnnallâhe (فَإِنَّ اللَّهَ)
İbn Fâris: Şartın cevabını bağlayan ve sebep bildiren "fe" (o halde/şüphesiz ki) edatı, kesinlik bildiren "inne" (muhakkak) edatı ve uluhiyetin isminden oluşur.
Yuhibbu (يُحِبُّ)
İbn Fâris: Ha-be-be (h-b-b) kökünden geldiğini, asıl ve değişmez manasının "sabit olmak, tutunmak, yerleşmek ve kalbin bir şeye şiddetle meyil edip bağlanması" olduğunu belirtir. Suyun içinde kabarcıkların sabit durmasına veya devenin yere çöküp yerleşmesine de bu kökten isim verildiğini hatırlatır.
Toshihiko Izutsu: Kuran'da ilahi sevginin (muhabbetin) ahlaki ve eylemsel doğasını felsefi olarak analiz eder. Kuran sisteminde Allah'ın sevgisinin (yuhibbu), Hristiyan teolojisindeki gibi karşılıksız, pasif ve günahkarları da kapsayan mutlak/koşulsuz bir "Tanrı sevgisi" (Agape) olmadığını belirtir. Aksine Kuran ahlakında ilahi sevgi, doğrudan insanın eylemlerine (vefa ve takvaya) bağlı dinamik bir liyakat, bir hak ediş ve sarsılmaz bir adalet mekanizmasıdır. Sevgi, ontolojik olarak ahlakı üretene bahşedilir.
el-Muttekîn (الْمُتَّقِينَ)
İbn Fâris: Vav-kaf-ye (v-k-y) kökünden gelen "takva/sakınma" fiilinin ism-i fail çoğuludur. İlahi sınırlara riayet edip kötülükten korunanları ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Takva ehli (muttekî) sıfatını ayetin polemik bağlamıyla birlikte okur. Yahudilerin "Biz, sadece İbrahim soyundan geldiğimiz için Allah'ın seçkin ve sevgili (ahbab) kullarıyız" şeklindeki ırkçı ve dogmatik iddialarına karşı; Kuran'ın bu kapanış cümlesiyle muazzam bir ahlaki devrim yaptığını belirtir. Kuran, Allah'ın sevgisinin kan bağına, özel bir ruhban statüsüne veya seçilmiş kabile olmaya değil; yeryüzünde sadece ve sadece dürüstlüğe (vefaya) ve evrensel ahlaki sorumluluğa sahip olan tüm "muttekîlere" ait olduğunu ilan ederek teolojik hegemonyayı (dini tekelciliği) yerle bir etmektedir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla