Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 72. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 72. Ayet

    وَقَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اٰمِنُوا بِالَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُٓوا اٰخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekâlet tâ-ifetun min ehli-lkitâbi âminû billeżî unzile ‘alâ-lleżîne âmenû veche-nnehâri vekfurû âḣirahu le’allehum yerci’ûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ehl-i Kitap'tan bir grup şöyle dedi: Gün başlarken müminlere indirilmiş olana iman edip günün sonunda inkar edin. Belki onlar da dinlerinden dönerler.

      Ehl-i Kitap'tan bir grup şöyle dedi: Gün başlarken müminlere indirilmiş olana iman edip günün sonunda inkar edin. Bu ilahi beyan, farklı şekillerde yorumlanmıştır. Gün başlarken müminlere indirilmiş olana iman edin. Denilmiştir ki bu ayet bizatihi gündüzü değil, Hz. Muhammed'in (s.a.) ilk dönemini kastetmektedir. Rivayet edildiğine göre onlar birbirlerine Muhammed (s.a.) bizim kıblemize -Beytu'l-Makdis'e- yönelerek namaz kılıyor, dolayısıyla siz de ona iman edin, diyorlardı. Günün sonunda inkar edin, yani son zamanında, bununla da namazda Beytu'l-Haram'a, yani Kabe'ye dönmesini kastediyorlardı. Yani kıblesini, Kabe'ye dönerek namaz kılmasını inkar edin, diyorlardı. Şöyle de söylenmiştir: Onlar birbirlerine diyorlardı ki İşinin başında Muhammed'e iman edin, ta ki bütün Araplar da ona inansın. Sonra işinin nihayetinde onu inkar edin. Araplar bize: 'neden inkar ettiniz ve onun dininden döndünüz?' diye sorsunlar da biz de onlara şunu diyelim: Biz Tevrat'ta son peygamberin nitelikleri ve özelliklerini gördük, onun bu adam olduğunu zannettik ve kendisine iman ettik. Fakat sonra baktık, bu nitelik ve özelliğin kendisine uymadığını anladık, bu yüzden onun dininden döndük ve kendisini inkar ettik. Böylece diğer insanlar da onun dininden dönerler. İşte Gün başlarken müminlere indirilmiş olana iman edip günün sonunda inkar edin. Belki onlar da dinlerinden dönerler mealindeki beyanın anlamı budur.

      Şöyle de denilmiştir: Yahudilerin ileri gelenleri, ayak takımına dediler ki: Gün başlarken, yani gün doğunca, sabah namazı vaktinde Muhammed'e (s.a.) ve Kur'an'a iman edin, ikindi vaktinde de inkar edin. Diğer insanların da inkar etmeleri için şöyle deyin: Kıblenin Beytu'l-Makdis olması hak idi, haktan sonra bu sapıklık neyin nesidir? Aslında biz bu olayın nasıl olduğunu bilmiyoruz. Fakat bu ayet de Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamberliğine işaret etmektedir. Daha önce de zikrettiğimiz gibi, Resûlullah burada da onların sakladıkları ve içlerinde gizledikleri şeylerden haber vermektedir. Bu da ancak Cenab-ı Hakk'ın O'na bildirmesi ile mümkün olmuştur.

      Gün başlarken müminlere indirilmiş olana iman edip günün sonunda inkar edin mealindeki ayet şu anlama da gelebilir: Onlara İslamı kabul ettiğinizi ve kendisine uyduğunuzu söyleyin, fakat hakikatte iman etmeyin. "Kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın" mealindeki ayet de bu fikri desteklemektedir. Yani zahiren iman edin, fakat hakikatte kendi dininize uyanlardan başka kimseye inanmayın.

      Ehl-i Kitap'tan bir grup 'müminlere indirilene iman edin' dedi, mealindeki ayetin iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, gerçek anlamındaki gündüzdür. Sonra bu da iki şekilde yorumlanabilir. Biri, özel olarak kıble meselesidir. Söz konusu Ehl-i Kitap tartıştıkları konularda iki kıbleden birine uyduklarını, diğerinin de hak olduğunu bilseler de kabul etmediklerini kastediyorlardı; bunu da zayıf kişilerin aklını karıştırmak için bir dinden başka bir dine, bir mezhepten başka bir mezhebe geçmenin gerekli olmadığını göstermek için yapıyorlardı. İkincisinde sabit kalmak garantisi olmadığı için ilk dine ve ilk mezhebe mensup olana uymayı daha uygun görüyorlardı. Bu, Cenab-ı Hakk'ın "insanlardan bir kısım sefihler, 'onları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden vazgeçiren nedir?' diyeceklerdir" mealindeki ayette ifade buyurduğu gibidir. Böylelikle bir kısım sefihler, şeriatların birbirini neshetmesinin caiz olduğunu inkar ediyorlardı. Zira nesih olayı, ibadetlerin farklılığı anlamında değildir, vakitlerin farklılığı anlamına da gelmez. Bu anlam yürürlüktedir. Fakat nesih, ancak her türlü halin değişimi için söz konusudur. İbadetlerde çeşitli faydalar vardır. İnsanları kul edinen yüce varlık her zaman aslah (en uygun) olanı bilendir ve seçim hakkı ona aittir.

      İkincisi, gün başlarken indirilen ayetlerde, muhtemelen onların peygamberlerinin ve kitaplarının getirmiş olduğu hidayetin ve ilahi beyanın açıklaması yapılmakta idi. Yahut ilk atalarının hakka uymalarının ve dini bağlılıkları konusunun açıklaması yer alıyordu. Ehl-i Kitap alimleri, atalarının bu özelliğini kendi kavimlerine göstermek için kendilerinin de bağlı olduklarını söyledikleri bu hakka iman etmelerini emrettiler. Atalarının dinini değiştirip tahrif ettiklerini haber veren ayetler ise, kendileri öyle oldukları için değil, her iki durum da onları taklit etmelerini sağlamak içindir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Gerçek şudur ki Kur'an geçmişlerinin halini onlar olmaksızın bilince, sonrakilerin hali de ona bağlıdır demektir. Bilginin kendisine bağlı bulunduğu varlık, onları her iki durumu da tasdike mecbur kılmıştır. Kur'an'ın, onların kitaplarını tasdik ettiği belirtilmiştir. Bu durumda onların, kendi peygamberlerinin kitaplarını Kur'an'la karşılaştırmaları gerekir. Ta ki bu karşılaştırma sayesinde, kendileri gerçeği ortaya koyan bir hakem olsun. Hz. Peygamber'in ve getirdiği Kur'an'ın kendi kitaplarındaki bilgileri tasdik etmesine rağmen Ehl-i Kitab'ın kendi kitaplarını inkar eden ve peygamberlerini yalanlayan inkarcılara yardımcı olmaları sebebiyle gerçeğe karşı direndikleri artık ortaya çıkmıştır. İşte bunlar Resûlullah'a (s.a.) karşı cephe almışlardır. Artık düşünen kimse, Ehl-i Kitab'ın zulüm ve kıskançlık sebebiyle inadını düşünsün dursun!

      Tefsirini yapmakta olduğumuz ayetin başka bir yorumu da şöyledir: Onlar hakkında ayette geçen günün başı ve sonu ifadeleri ile gerçek anlamda gündüzün aydınlığı kastedilmemiştir. Buna göre de iki husus ortaya çıkar. Birincisi, Hz. Peygamber başlangıçta onları tevhide ve önceki kitaplara iman etmeye davet etmişti. Onlar da zaten Hz. Peygamber'in gelişinden önce bunu söylüyorlar ve buna inanıyorlardı. Fakat sonra onların kitaplarını tahrif ettikleri, kibre kapılarak ve hasetlerine yenilerek inatçılık yaptıkları, iktidarlarını ve cimrilikleri yüzünden varlıklarını kaybetmekten korktukları anlaşılınca ve bir de atalarının gizlemiş olduğu daha pek çok şeyi Kur'an ortaya koyunca bu sefer onu inkar ettiler. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      İkincisi, onların durdukları yer ve hakkı kabul etmeye olan aşırı istekleri görülsün diye, imana dair bir terim olarak bizzat imamları tarafından kullanılmış olması da mümkündür. Sonra da bu durumu, ikinci hamleye bir vasıta yaptılar ve inkara saptılar. Şöyle ki, Muhammed'in (s.a.) hak yolda olduğunu zannederek kendisine boyun eğdiklerini, fakat (kendilerine göre) batıl yolda olduğu ortaya çıkınca döndüklerini söylediler. İşte Cenab-ı Hak, kendilerinin lehine delil olduğunu zannettikleri şeyin aleyhlerine delil olduğu bilinsin diye, Ehl-i Kitab'ın gizlemiş oldukları hallerini elçisine haber verdi.

      Hülasa edecek olursak, Ehl-i Kitap'tan bir grubun bu sözü niçin ve hangi amaçla söylediklerini bilemiyoruz. Ancak onların bunu kendi aralarında sır olarak tuttukları açıktır. Allah da elçisi Hz. Muhammed (s.a.) için bir delil olsun ve onlar için de Resûlü'nün -salavatların en üstünü üzerine olsun- durumu hakkında her türlü tahrifin yasak kılındığı bilinsin diye örtülerini kaldırarak sırlarını Nebi'sine bildirdi. Böylece onlar, gerçek niyetlerini gizlemekle istedikleri kişiler nezdinde rezil oldular ve otoriteleri de kayboldu. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Kâlet (وَقَالَتْ)

        İbn Fâris: Kaf-vav-lam (k-v-l) kökünden geldiğini, asıl ve temel anlamının "bir düşünceyi, niyeti veya planı sesli bir kelamla beyan etmek" olduğunu belirtir.

        Tâifetun (طَّائِفَةٌ)

        İbn Fâris: Tı-vav-fe (t-v-f) kökünden türediğini, asıl ve fiziksel manasının "bir şeyin etrafında dönmek, tavaf etmek ve dolaşmak" olduğunu belirtir. Bütün bir toplumdan (kütleden) ayrılarak kendi içinde organize olan, belirli bir çıkar, fikir veya lider "etrafında kümelenen" o kapalı grupta (fraksiyon/şebeke) etimolojik olarak "tâife" denildiğini açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Tâife kelimesinin Kuran'daki adalet (insaf) ilkesini yansıtan sosyolojik kullanımını inceler. Kuran'ın "Ehl-i Kitap şöyle dedi" diyerek bütün bir Yahudi toplumunu toptan suçlamak yerine, bilerek "bir tâife" kelimesini seçmesini analiz eder. Bu ifadenin, Medine'deki avam (halk) kitlesini değil; politik provokasyonlar tasarlayan, inancı bir savaş aracı olarak kullanan o spesifik, fanatik ve örgütlü "din adamları şebekesini" (zümreyi) işaret eden çok net bir sınırlandırma olduğunu tahlil eder.

        Min (مِّنْ)

        İbn Fâris: "-den/dan, içinden" anlamına gelen, bir bütünün içindeki parçayı (teb'iz/ayrılma) gösteren harf-i cerdir.

        Ehli (أَهْلِ)

        İbn Fâris: Hemze-he-lam (e-h-l) kökünden geldiğini, "bir mekana, kitaba veya gruba organik olarak mensup olanlar" manasını taşıdığını belirtir.

        el-Kitâbi (الْكِتَابِ)

        İbn Fâris: Kef-te-be (k-t-b) kökünden geldiğini, asıl anlamının "harfleri ve kelimeleri belirli bir anlam ifade edecek şekilde bir araya toplayıp dizmek/yazmak" olduğunu belirtir.

        Âminû (آمِنُوا)

        İbn Fâris: Hemze-mim-nun (e-m-n) kökünden geldiğini, asıl manasının "korkunun ve paniğin tam zıttı olarak güvenmek, kalbin sükunet bulması ve emniyet içinde olmak" olduğunu belirtir. Ayetteki "if'al" babından gelen emir kipi (iman edin), eylemi dışa vurmayı ifade eder.

        Toshihiko Izutsu: İman kavramının bu ayetteki araçsallaştırılmış (münafıkça) kullanımını felsefi olarak tahlil eder. Kuran'ın ahlak sisteminde iman, varoluşsal bir sığınma ve hakikate mutlak teslimiyet iken; bu "tâifenin" kendi yandaşlarına "İman edin (inanmış gibi yapın)" şeklinde emir vermesinin, kutsal ve ontolojik bir eylemi sıradan bir istihbarat taktiğine, bir sızma (infiltrasyon) aracına dönüştürmek şeklindeki o devasa teolojik yozlaşmayı semantik sınırlarıyla inceler.

        Billezî (بِالَّذِي)

        İbn Fâris: Harf-i cer (bi) ve ism-i mevsulün (ellezî) birleşimidir. İmanın (veya yalan söylemenin) hedefini belirtir (O şeye ki...).

        Unzile (أُنزِلَ)

        İbn Fâris: Nun-ze-lam (n-z-l) kökünden geldiğini, asıl manasının "yüksek bir yerden aşağıya inmek, düşmek veya konaklamak" olduğunu belirtir. Meçhul (edilgen) fiil formundaki "unzile" (indirildi) kelimesi, Kur'an'ın kaynağının ilahi/yüce (yukarı) bir otorite olduğunu dildeki uzamsal algıyla ifade eder.

        Alâ (عَلَىٰ)

        İbn Fâris: İstila ve üstünlük bildiren "üzerine" anlamındaki Arapça harf-i cerdir. Vahyin iniş yönünü ve kuşatıcılığını gösterir.

        Ellezîne (الَّذِينَ)

        İbn Fâris: Çoğul ism-i mevsuldür (O kimseler).

        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris: Hemze-mim-nun (e-m-n) kökünden gelen "iman ettiler" anlamındaki fiildir. Yukarıdaki "iman etmiş gibi yapın" (âminû) sahteliğinin aksine, burada İslam toplumunun o gerçek ve sarsılmaz aidiyetini (müminleri) ifade eder.

        Veche (وَجْهَ)

        İbn Fâris: Vav-cim-he (v-c-h) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyin en ön tarafı, karşıya bakan kısmı, görünen yüzü ve başlangıcı" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Günün yüzü" (vechen-nehâri) tamlamasını zaman bağlamında mecazi bir metafor olarak değerlendirir. Günün en taze, ışığın ilk patladığı, hareketin başladığı ve herkes tarafından açıkça görünen o sabah vaktine, "günün yüzü" (başlangıcı) dendiğini; bu zaman zarfının seçilmesinin, operasyonun (inanmış gibi yapmanın) toplum içinde en dikkat çekici ve alenî şekilde sahnelenmesini amaçladığını detaylandırır.

        en-Nahâri (النَّهَارِ)

        İbn Fâris: Nun-he-ra (n-h-r) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "suyun toprağı yararak genişçe akması (nehir), karanlığın yarılıp ışığın ortalığa yayılması" olduğunu belirtir. Gündüze (nehâr) bu ismin verilmesi, karanlığı yarıp aydınlığa geniş bir alan açmasından dolayıdır.

        Vekfurû (وَاكْفُرُوا)

        İbn Fâris: Kef-fe-ra (k-f-r) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, karanlıkta bırakmak" olduğunu belirtir. "İnkar edin" anlamında emir kipidir.

        Râgıb el-İsfahânî: Küfür eyleminin bu bağlamdaki psikolojik şiddetini analiz eder. İnanmış gibi göründükten hemen sonra verilen bu "İnkar edin (ekfurû)" emrinin, sadece teolojik bir fikir değişikliği olmadığını; Kur'an'ın üstünü kasten örterek, yeni Müslüman olmuş kişilerin zihinlerinde "Demek ki bu dinde yanlış bir şey gördüler ki hemen geri döndüler" şeklinde bir algı oluşturmayı (şüphe ekmeyi) hedefleyen aktif ve şeytani bir psikolojik savaş manevrası olduğunu tahlil eder.

        Âhirahu (آخِرَهُ)

        İbn Fâris: Hemze-hı-ra (e-h-r) kökünden geldiğini, temel anlamının "öne geçmenin (vech) tam zıttı olarak, geride kalmak, sona bırakılmak ve bir şeyin en son noktası" olduğunu belirtir. Günün bitimi (akşam vakti) kastedilir.

        Leallehum (لَعَلَّهُمْ)

        İbn Fâris: Arapçada beklenti, ümit veya korku (teracci/teşvük) bildiren, "umulur ki, belki" anlamına gelen edat ve çoğul zamirinin birleşimidir. Gizli operasyonun (nifakın) nihai amacını ve beklentisini başlatır.

        Yerci'ûn (يَرْجِعُونَ)

        İbn Fâris: Ra-cim-ayn (r-c-a) kökünden geldiğini, asıl manasının "ilk var olunan yere, asıl duruma veya başlangıç noktasına geri dönmek" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Rücu (geri dönme) kavramını Kuran'ın inanç ve ahlak felsefesindeki zıddiyeti üzerinden inceler. Normalde Kuran sisteminde "rücu", insanın günahlarından arınıp mutlak kaynağa (Allah'a) geri dönmesi (tövbe) olarak yüceltilirken; burada Yahudi din adamlarının planındaki "rücu"nun, Müslümanları hakikatten (tevhidden) koparıp eski putperest karanlığa veya şüpheye (ilk cahiliye durumuna) "geri döndürmek" şeklindeki o yıkıcı ve ontolojik bir çöküş eylemi olduğunu semantik sınırlarıyla analiz eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Bu planı Medine döneminin sosyo-politik gerçekliği içinde detaylandırır. Bir grup Ehl-i Kitab'ın yürüttüğü bu "sabah iman edip akşam dinden çıkma" eyleminin, İslam'ın o sarsılmaz ve kararlı büyümesini durdurmak için tasarlanmış bir "itibarsızlaştırma operasyonu" olduğunu; yeni müminlerin psikolojisini çökertip onları eski inançlarına döndürmeyi (yerci'ûn) hedefleyen çok sofistike bir teolojik/psikolojik algı yönetimi (manipülasyon) olduğunu tahlil eder. Kuran bu ayetle gizli planı deşifre ederek çökertecektir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X