وَدَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْۜ وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 69. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ali imran suresi 69. ayet, hüsran, ali imran 69, farkında olmama, ali imran suresi, saptırma, kitap, dalalet, nefis
-
Ehl-i Kitap'tan bir kısmı istediler ki sizi saptırsınlar. Oysa onlar ancak kendilerini saptırıyorlar da farkına varmıyorlar.
Ehl-i Kitap'tan bir kısmı istediler ki sizi saptırsınlar. Rivayet edildiğine göre müşrikler Ammar'ı ve Huzeyfe'yi yakalamışlar ve onlara "bizim dinimiz sizinkinden daha üstündür" hatta bütün dinlerden üstündür, demişlerdi. Ayet, bunun üzerine nazil olmuştur. Böyle bir şeyi ancak Ehl-i Kitab'ın reislerinden ve alimlerinden bazıları yapabilirdi. Cahiller ve ayak takımı kişiler ise böyle bir şeyi yapamazlardı. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İsterler ki sizi saptırsınlar, oysa onlar ancak kendilerini saptırıyorlar. Denilmiştir ki "idlal" birinin adını sanını silmektir. "İdlal" lafzının neye işaret ettiği konusunda bazı görüşler ileri sürülmüştür. Ehl-i Kitap onların adının ve sanının silinmesini ve adının bir daha anılmamasını istemiştir. Bu lafzın helak etmek anlamına geldiği de söylenmiştir. Şaşırtmak anlamına geldiği de söylenmiştir, yolunu kaybeden herkes şaşırmış demektir. Onlar ancak kendilerini saptırıyorlar. Yani onlar ancak kendilerini helak ediyorlar veya ancak kendilerinin adını sanını unutturuyorlar. Farkına varmıyorlar. Yani kendilerini helake attıklarının yahut şaşırdıklarının farkında değillerdir. Cezaların en can yakıcısının peşine düştüklerinin farkına varmıyorlar. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bu ayetin Abdullah b. Mesud hakkında nazil olduğu da söylenmiştir.
Yorumu Yorumla
-
Veddet (وَدَّتْ)
İbn Fâris: Vav-dal-dal (v-d-d) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir şeyi sevmek, ona karşı kalpte şiddetli bir meyil hissetmek ve o şeyin gerçekleşmesini içtenlikle temenni etmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Meveddet (vedd) eylemini salt bir düşünceden ayırır. Bu kelimenin, kalbin bir şeye tutkuyla bağlanması ve onu arzu etmesi olduğunu belirterek; ayetteki Ehl-i Kitab'ın (özellikle Yahudi din adamlarının) Müslümanları saptırma isteğinin sadece politik bir rekabet veya anlık bir heves olmadığını, aksine kalplerine yerleşmiş, sökülüp atılamaz, derin ve hastalıklı bir psikolojik "tutku/haset" olduğunu detaylandırır.
Tâifetun (طَّائِفَةٌ)
İbn Fâris: Tı-vav-fe (t-v-f) kökünden türediğini, asıl ve fiziksel manasının "bir şeyin etrafında dönmek, dolaşmak ve tavaf etmek" olduğunu belirtir. Büyük bir kütleden (toplumdan) ayrılıp, belirli bir amaç, lider veya ideoloji "etrafında kümelenen/hareket eden" o ayrılıkçı gruba (hizip) etimolojik olarak "tâife" denildiğini açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Tâife kelimesinin Kuran'ın sosyolojik adaletini (insafını) yansıtan kullanımını inceler. Kuran'ın "Ehl-i Kitap sizi saptırmak istiyor" diyerek bütün bir Yahudi veya Hristiyan toplumunu toptan suçlamak yerine, bilerek "bir tâife" (küçük, örgütlü bir grup) kelimesini seçmesini analiz eder. Bu ifadenin, Medine'deki o provokatif, fanatik ve dini siyaseten kullanan spesifik ruhban/lider zümresini işaret eden çok net ve adil bir sınırlandırma olduğunu tahlil eder.
Min (مِّنْ)
İbn Fâris: "-den/dan, içinden" anlamına gelen, bir bütünün içindeki parçayı (teb'iz/ayrılma) gösteren harf-i cerdir.
Ehli (أَهْلِ)
İbn Fâris: Hemze-he-lam (e-h-l) kökünden geldiğini, "bir mekana, kitaba veya gruba organik olarak mensup olanlar" manasını taşıdığını belirtir.
el-Kitâbi (الْكِتَابِ)
İbn Fâris: Kef-te-be (k-t-b) kökünden geldiğini, "harfleri bir araya getirip dizmek, yazmak" anlamına geldiğini belirtir.
Angelika Neuwirth: "Kitap Ehli" hitabının bu ayetteki paradoksal/ironik kullanımına dikkat çeker. Kendilerini ilahi vahyin (Tevrat'ın) tek meşru sahibi, varisi ve koruyucusu olarak gören bu "Ehl-i Kitab'ın", tam da o Kitab'ın asıl emri olan tevhidden insanları saptırmaya (yudıllûne) çalışmalarındaki o devasa teolojik ihaneti ve ontolojik çelişkiyi Kuran'ın bu tamlamayla ifşa ettiğini analiz eder.
Lev (لَوْ)
İbn Fâris: Arapçada "keşke" anlamına gelen, gerçekleşmesi istenen bir temenniyi veya gerçekleşmemiş bir şartı bildiren edattır.
Yudıllûnekum (يُضِلُّونَكُمْ)
İbn Fâris: Dat-lam-lam (d-l-l) kökünden geldiğini, asıl manasının "doğru yoldan çıkmak, şaşırmak, kaybolmak, hedefi ıskalamak ve helak olmak" olduğunu belirtir. Eylemin "if'al" babında (idal) gelmesinin, başkasını bilerek, kasten ve planlı bir şekilde o doğru yoldan (istikametten) koparmak/saptırmak olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu: Dalalet (saptırma) kavramının semantik serüvenini inceler. Çölde fiziksel olarak kaybolan ve ölümle burun buruna gelen Bedevinin durumunu anlatan bu kelimenin, Kuran tarafından "hakikatten (tevhidden) kopuş ve ontolojik yıkım" manasına yükseltildiğini belirtir. Fiilin müzari (geniş/şimdiki zaman) formunda olmasının, Yahudi din adamlarının Müslümanların inancını bozmak (şüpheye düşürmek) için yürüttükleri bu psikolojik harbin ve saptırma eyleminin sürekli, bitmek bilmez ve kesintisiz bir ajandaya dönüştüğünü tahlil eder.
Ve Mâ (وَمَا)
İbn Fâris: "Halbuki / Oysa" anlamı katan hal "vav"ı ile olumsuzluk bildiren "mâ" edatının birleşimidir. Kafirlerin beklentisi ile ortaya çıkan varoluşsal gerçeklik arasındaki o devasa tezadı başlatır.
Yudıllûne (يُضِلُّونَ)
İbn Fâris: Dat-lam-lam (d-l-l) kökünden gelen saptırma fiilidir (Oysa saptıramazlar).
İllâ (إِلَّا)
İbn Fâris: Hasr (sınırlandırma) ve istisna bildiren edattır (ancak/sadece).
Enfusehum (أَنفُسَهُمْ)
İbn Fâris: Nun-fe-sin (n-f-s) kökünden geldiğini, temel anlamının "can, ruh, soluk (nefes) ve bir varlığın bizzat kendi özü/zatı" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Nefis kavramını ahlaki bir bumerang etkisi üzerinden tahlil eder. Başkasını yoldan çıkarmaya çalışan inatçı aklın (tâifenin), kurduğu tuzaklarla aslında bizzat kendi fıtratını bozduğunu, vicdanını çürüttüğünü ve ilahi nizamdaki kendi ontolojik dengesini geri dönülmez şekilde yıktığını (kendini saptırdığını) detaylandırır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç: "Başkasını saptırmak isterken ancak kendi nefsini saptırmak" (mâ yudıllûne illâ enfusehum) ifadesindeki ironiyi Kuran'ın ahlak felsefesi ekseninde değerlendirir. Kötülüğün varlık sahnesindeki diyalektiğini; Ehl-i Kitab'ın zümresel kiniyle İslam cemaatini yıkmaya (şüpheye düşürmeye) çalışırken, aslında ilahi adalet terazisinde her an kendi ontolojik iflaslarını, günahlarını ve ebedi cehennemlerini inşa ettikleri gerçeğini sarsılmaz bir yasa olarak tahlil eder. Kötülük, eninde sonunda failini yutan bir girdaptır.
Ve Mâ Yeş'urûn (وَمَا يَشْعُرُونَ)
İbn Fâris: Şın-ayn-ra (ş-a-r) kökünden türediğini, asıl ve fiziksel manasının "kıl, tüy" olduğunu belirtir. Bedendeki bir kılın en ufak bir teması (rüzgarı bile) anında algılamasından yola çıkarak; "ince bir şeyi bilmek, görünmeyeni kıl payı farkla sezmek, derinlemesine ve hassas bir şekilde idrak etmek" eylemine etimolojik olarak "şuur" denildiğini açıklar.
Toshihiko Izutsu: Şuur kavramını sıradan bir bilme/öğrenme (ilim) eyleminden felsefi olarak ayırır. Şuurun, insanın varlıkla, hakikatle ve kendi iç dünyasıyla kurduğu o çok ince, ruhsal ve fıtri "farkındalık" bağı olduğunu belirtir. Kuran'ın bu saptırıcı taife için "Farkında değiller / hissetmiyorlar" (mâ yeş'urûn) diyerek; onların sadece akli melekelerini kaybetmediklerini, aynı zamanda "kendi nefislerini nasıl helak ettiklerine dair" o en asgari insani/vicdani hissi (ontolojik şuuru) bile tamamen yitirdiklerini ve mutlak bir ruhsal uyuşukluk/körlük içine düştüklerini semantik sınırlarıyla analiz eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla