مَا كَانَ اِبْرٰه۪يمُ يَهُودِياًّ وَلَا نَصْرَانِياًّ وَلٰكِنْ كَانَ حَن۪يفاً مُسْلِماًۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 67. Ayet
Daralt
X
-
66. İşte siz böylesiniz; hadi hakkında bilginiz olan konuda tartıştınız, fakat hiç bilgi sahibi olmadığınız bir konuda niçin tartışıyorsunuz! Oysa Allah bilir, siz bilmezsiniz.
67. "İbrahim ne yahudi ne hıristiyan idi; bilakis o, tek Allah'a inanıp boyun eğmiş birisiydi, müşriklerden de değildi."
İşte siz böylesiniz; hadi hakkında bilginiz olan konuda tartıştınız. Yani belirttiğimiz meseleleri... Bu ayet, dinde bir konunun bilgiye dayalı olarak tartışılabileceğine işaret etmektedir. Burada o insanların, bilgi sahibi olmadıkları bir konuyu tartışmalarını yasaklamaktadır. Nitekim peygamberler de kendi kavimleriyle tartışmışlardır. İbrahim aleyhisselam kavmi ile Allah hakkında tartışmıştır: "işte bunlar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz delillerimizdir". Hz. Mûsa (s.a.) da kavmiyle tartışmıştır. Din konusunda kavmi ile tartışmayan bir peygamber yoktur. İşte bu durum, dinde deliller bağlamında tartışmayı uygun bulmayan kimselerin bu iddialarının yanlış olduğunu göstermektedir.
İnsanın onun gibi bir şeyi yapmaktan aciz oluşu ve Allah sayesinde öğrendiklerini iddia ettikleri şeyle karşılık vermekten aciz oluşları da bu gerçeği teyit etmektedir.
Yorum
-
Mâ (مَا)
İbn Fâris: Arapçada olumsuzluk edatı (nefi) olduğunu belirtir. Kendisinden sonra gelen hükmü veya durumu tamamen reddeder.
Kâne (كَانَ)
İbn Fâris: Kef-vav-nun (k-v-n) kökünden geldiğini, "var olmak, meydana gelmek, bir durumda bulunmak" anlamındaki geçmiş zaman (mazi) fiili olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: "Kâne" fiilinin "mâ" edatıyla birleşmesini (mâ kâne) ontolojik bir imkansızlık beyanı olarak tahlil eder. Bu ifadenin sadece "böyle olmadı" demek olmadığını; "İbrahim'in Yahudi veya Hristiyan olmasının aklen, mantıken, tarihsel olarak ve fıtraten asla mümkün olamayacağını, bunun eşyanın tabiatına aykırı olduğunu" (müstahil) gösteren devasa bir reddiye formu olduğunu detaylandırır.
İbrâhîmu (إِبْرَاهِيمُ)
El-Cevâlîkî: Bu ismin kesinlikle Arapça kökenli olmadığını, muarreb (yabancı) olduğunu vurgular.
Arthur Jeffery: İbranice "Avraham" isminin, Süryanice üzerinden Arapçaya "İbrâhîm" olarak geçtiğini belirtir. İbrahim figürünün, Ortadoğu monoteizminin en tartışmasız (otorite kabul edilen) kurucu atası olduğunu; Kuran'ın bu yüzden tartışmayı "tarafların reddedemeyeceği" bu üst teolojik hakem üzerinden yürüttüğünü analiz eder.
Yahûdiyyen (يَهُودِيًّا)
İbn Fâris: He-vav-dal (h-v-d) kökünden türediğini, asıl manasının "bir şeye yönelmek, geri dönmek ve tövbe etmek" olduğunu belirtir. İsrailoğullarına "Yahudi" (hûd) denilmesinin, onların buzağıya tapma günahından sonra "Allah'a geri dönmelerinden/tövbe etmelerinden" kaynaklandığını etimolojik bir rivayet olarak açıklar. (İkinci bir görüş olarak Hz. Yakup'un büyük oğlu Yahuda'nın adından geldiğini de belirtir).
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Yahudi kelimesinin kronolojik (anakronik) absürtlüğünü inceler. Yahudilik kavramının, Hz. Musa'dan (veya Yakup'un oğlu Yahuda'dan) asırlar sonra teşekkül eden hukuki, tarihsel ve etnik bir isim olduğunu; dolayısıyla "İbrahim'in bir Yahudi olduğunun" iddia edilmesinin, tarih felsefesi açısından korkunç bir cehalet veya bağnaz bir dogma olduğunu Kuran'ın bu kelimeyle ifşa ettiğini tahlil eder.
Ve Lâ (وَلَا)
İbn Fâris: Olumsuzluk atıf edatıdır. Reddedilenin sadece Yahudilik olmadığını, diğer seçeneği de aynı şiddetle iptal ettiğini gösterir.
Nasrâniyyen (نَصْرَانِيًّا)
İbn Fâris: Nun-sad-ra (n-s-r) kökünden geldiğini, asıl manasının "yardım etmek, destek olmak" olduğunu belirtir. Hristiyanlara "Nasrani" denilmesinin, onların "Biz Allah'ın yardımcılarıyız (ensarullah)" demelerinden (52. ayete atıf) veya İsa'nın doğduğu kasaba olan "Nasıra"ya (Nazareth) nispet edilmelerinden kaynaklandığını açıklar.
Gabriel Said Reynolds: Nasrani kelimesinin tipolojik reddini tahlil eder. Hristiyanlık (Nasraniyet) kurumunun, İsa'nın çarmıha gerildiği (veya göğe alındığı) inancından, havarilerin yazılarından ve Pavlus'un doktrinlerinden çok sonra oluşan bir kilise kurumu (din) olduğunu; Kuran'ın "İbrahim Nasrani de değildi" diyerek, İbrahim'i bu sonradan üretilmiş teolojik/Hristolojik kavramların tamamen dışına ve üstüne yerleştirdiğini detaylandırır.
Ve Lâkin (وَلَٰكِن)
İbn Fâris: İstidrak (düzeltme/telafi) bağlacıdır. Önceki olumsuz iddiaları (ne Yahudiydi ne de Nasrani) tamamen yıktıktan sonra, yerini dolduracak olan o "asıl ve sağlam hakikati" başlatmak için kullanılır.
Kâne (كَانَ)
İbn Fâris: İdi/oldu (geçmiş zaman/durum fiili).
Hanîfen (حَنِيفًا)
İbn Fâris: Ha-nun-fe (h-n-f) kökünden geldiğini, bu kökün asıl ve fiziksel anlamının "doğruluktan (istikametten) sapmak, eğilmek ve bir tarafa meyil etmek" olduğunu belirtir. Ancak bu kelimenin teolojik terminolojide "zıddiyet" prensibiyle kullanıldığını; yani insanın şirkten, putperestlikten, yanlış inançlardan (Yahudileşmekten veya Hristiyanlaşmaktan) tamamen "yüz çevirip/eğilip", mutlak tevhide (hakka) doğru sarsılmaz bir "meyil" göstermesi eylemine "Hanîf" denildiğini etimolojik olarak açıklar. (Ayakları çarpık olana da ahnef denir).
Râgıb el-İsfahânî: Hanif kavramını kurumsal dinlerin ötesinde felsefi bir varoluş hali olarak inceler. Hanifliğin, şeriat kurallarına (Tevrat yasalarına) veya ruhban dogmalarına (İncil'e) hapsedilmiş bir mezhep olmadığını; insanın kendi fıtratına (saf aklına ve vicdanına) dayanarak tek bir Yaratıcıya yönelmesi, tüm batıl dinlerden "koparak" ontolojik bir tevhid inşa etmesi olduğunu detaylandırır. İbrahim bu saf/kurumlar üstü tevhidin (Hanifliğin) sembolüdür.
Arthur Jeffery: Hanif kelimesinin Arap Yarımadası'ndaki filolojik kökenlerini tartışır. Kelimenin köken olarak Süryanice "Hanpa" (Pagan/putperest/din dışı) kelimesinden geldiğini; ancak Kuran'ın bu kelimeyi alıp müthiş bir semantik devrimle tersyüz ettiğini, Yahudi veya Hristiyan olmayan "pagan" anlamını silerek, onu "gerçek ve saf monoteist (tevhid ehli)" anlamında yeni bir ahlaki zafere dönüştürdüğünü kanıtlarıyla sunar.
Muslimen (مُّسْلِمًا)
İbn Fâris: Sin-lam-mim (s-l-m) kökünden türediğini, asıl manasının "barış, güvenlik ve hiçbir direnç göstermeksizin kendini boyun eğerek tamamen teslim etmek" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu: Hanif ve Müslim ikilisinin (dikotomisinin) teolojik gücünü tahlil eder. Kuran'ın İbrahim'i bu iki sıfatla (Hanif ve Müslim) tanımlamasının; onun bir yandan tüm putlardan, kurumlardan ve sahte dinlerden bağımsızlaştığını (Hanif/kopuş), diğer yandan ise ortaya çıkan o varoluşsal boşluğu mutlak surette Allah'ın iradesine teslim olarak (Müslim/bağlanış) doldurduğunu semantik sınırlarıyla inceler. "Müslim" kelimesi burada bir mezhep (İslamiyet) değil, evrensel bir "teslimiyet eylemi"dir.
Ve Mâ (وَمَا)
İbn Fâris: Olumsuzluk edatı (Değildi/Olmadı).
Kâne (كَانَ)
İbn Fâris: İdi/durum fiili.
Minel-Muşrikîn (مِنَ الْمُشْرِكِينَ)
İbn Fâris: Şın-ra-kef (ş-r-k) kökünden türediğini, asıl anlamının "bir şeye ortak olmak, pay sahibi olmak, tekliği bozmak ve hisse vermek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Müşrik kavramını Kuran'ın polemik diyalektiği bağlamında analiz eder. İbrahim'in şirk ehli olmadığının vurgulanmasının; sadece dönemin Mekkeli müşriklerine ("Biz İbrahim'in yolundayız" diyen putperestlere) bir reddiye olmadığını; aynı zamanda Allah'a çocuk isnat eden Hristiyanlara ve "Uzeyr Allah'ın oğludur" diyen Yahudilere de yönelik çok sert bir teolojik sınır çizme (tashih) olduğunu detaylandırır. İbrahim hem onlardan (Yahudi ve Hristiyanlardan) beridir, hem de Mekkeli paganlardan (müşriklerden) ontolojik olarak tamamen yalıtılmış o saf/tek (Hanif) noktadadır.
Yorum
Yorum