Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 64. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 64. Ayet

    قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ وَلَا نُشْرِكَ بِه۪ شَيْـٔاً وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً اَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul yâ ehle-lkitâbi te’âlev ilâ kelimetin sevâ-in beynenâ vebeynekum ellâ na’bude illa(A)llâhe velâ nuşrike bihi şey-en velâ yettaḣiże ba’dunâ ba’dan arbâben min dûni(A)llâh(i)(c) fe-in tevellev fekûlû-şhedû bi-ennâ muslimûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      De ki: 'Ey Ehl-i Kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin: Yalnız Allaha tapalım, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da içimizden bazıları diğer bazılarını rab edinmesin.' Eğer yine yüz çevirirlerse, 'Şahit olun ki biz Müslümanlarız' deyin.

      De ki: Ey Ehl-i Kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin. Yani ihlas ve tevhid kelimesi. Sizinle bizim aramızda müşterek olan. Yani benzer olan söz; bu söz sizinle bizim aramızda benzer hükme sahiptir; çünkü onlar göklerin ve yerin yaratıcısını kabul ediyorlardı. "Onlara, 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye soracak olsan, mutlaka 'Allah' diyeceklerdir. Yine onlar yaratıcılarının Allah olduğunu benimsiyorlardı: "Onları kim yarattı?, diye sorsan kuşkusuz 'Allah yarattı' diyecekler. Fakat içlerinden bazıları Allah'ı bırakıp putlara tapıyorlar ve "Biz onlara sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz" diyorlardı. Bazıları da Allah'a bir takım ortaklar nispet ediyorlar ve ibadet sırasında onları kendisine ortak kılıyorlardı. Resulullah (s.a.) onları ibadetlerinde, başkalarını kendilerine nimetler ihsan eden Allah'a ortak kılmamaya davet etti. Çünkü kulluk yalnız Allah'a yönelik olur; hepsinin, göklerin ve yerin yaratıcısı ve kendi Rableri olduğunu kabul ettikleri Allah'a. Bundan dolayı onlar kulluklarını, kendilerine nimetler ihsan edenden başkasına göstermemelidir, zira ibadet etmek nimetleri ihsan edene teşekkür etmek ve karşılık vermek demektir.

      Yalnız Allah'a tapalım, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da içimizden bazıları diğer bazılarını rab edinmesin. Zira tek bir varlığa yönelik kulluk, pek çok şeye kulluktan daha hafif ve daha kolaydır. Ayrıca size nimetler ihsan edene kulluk etmeniz hiçbir nimet vermeyene kulluktan daha iyidir. Çünkü birinin başka birine nimet vermesi, sonra da onun kalkıp nimet verene başkalarını ortak kılması aklen de zulüm ve haksızlıktır. Adalet sözlükte, bir şeyi ait olduğu yere koymak demektir. Kulluğu ve tevhidi sadece Allah'a tahsis etmek de budur. Müşterek olan anlamındaki "seva" sözcüğünün anlamı da budur. Onun, denk ve benzer olduğunu bütün delillerin bize gösterdiği bir kelime olması da caizdir.

      Eğer yine yüz çevirirlerse. Muhtemeldir ki burada maksat, onlar Allah'a itaatten, O'nun bir olduğunu kabul etmekten ve kulluğu sadece O'na tahsis etmekten yüz çevirirlerse şeklindeki anlamdır; o zaman onlara şunu söyleyin ... Başka bir ihtimal de şudur: Eğer yine yüz çevirirlerse. Yani onlar mubahele ve lanetleşmeden yüz çevirirlerse. Şahit olun ki biz Müslümanlarız, deyin. Yani biz kulluğu sadece Allah'a ait kılan ve teşekkürü sadece bize nimetler ihsan edene yapan insanlarız, deyin. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Eğer yine yüz çevirirlerse. Eğer onlara yaptığın aynı kelime üzerinde birleşmek davetinden yüz çevirirlerse, anlamına da gelir.

      Ey Ehl-i Kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin. Bu ilahi beyanla neyin kastedildiği konusunda farklı görüşler belirtilmiştir. Birincisi, ondan maksat adldir, ki o da kelime-i tevhiddir. Yardım ve sığınma isteği halinde gökleri ve yeri kimin yarattığı sorulduğunda, yaratma ve idare etmenin kendisine ait bulunan zatın bir olduğunu bütün dillerin kabul edip buna şehadet getirmekte ittifak etmesi, O'nun adl olduğunu gösterir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bu açıdan bakıldığında, ayet özellikle Ehl-i Kitab'ı kastetse de, bütün yaratılmışlara hitap etmiş olması daha uygundur. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      İkincisi, bir söze gelin mealindeki ifade, hak ve adil olduğu konusunda ortaklaşa kabul edilen söz anlamına gelir, ki O'ndan başkasına kulluk eden herkes kulluğu O'na yapmak gerektiğinden dolayı bunu gerçekleştirmektedir. Böylece Allah'tan başkasına kulluk yapan herkesin bunu, Allanın kulluk yapılmaya layık olmadığını bilerek yapmadığı gerçeğine varılır. Bu anlam da herkesi ayetin hitabına dahil etmeyi gerektirir.

      Üçüncüsü, bir söze gelin mealindeki ifade, onların kitaplarına göre de o sözün, peygamberlerinin kendilerine getirdiği ve kitaplarının söylediği adil bir söz olduğunu gösterir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris: Kaf-vav-lam (k-v-l) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir düşünceyi, niyeti veya vahyi sesli bir şekilde dile getirmek, beyan etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kavl (söyle/de) emir kipinin tebliğ bağlamındaki işlevini analiz eder. Peygamberin kendi şahsi fikrini değil, doğrudan ilahi iradenin fermanını karşı tarafa (Ehl-i Kitab'a) hiçbir değişiklik yapmadan, mutlak bir elçi sadakatiyle aktarmasını emreden kurucu bir "tebliğ" eylemi olduğunu detaylandırır.

        Yâ (يَا)

        İbn Fâris: Arapçada muhatabın dikkatini çekmek için kullanılan bir nida (seslenme) edatı olduğunu belirtir.

        Ehle (أَهْلَ)

        İbn Fâris: Hemze-he-lam (e-h-l) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeye, bir yere veya bir mekana organik olarak mensup olan, aralarında sıkı bir bağ veya ünsiyet bulunan topluluk" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Ehl kavramının Kuran'daki sosyolojik ve teolojik kullanımını tahlil eder. "Ehl-i Kitap" (Kitap Ehli) tamlamasının sıradan bir isimlendirme olmadığını; Yahudi ve Hristiyanların, ellerindeki o kutsal metinlere (Tevrat ve İncil'e) olan varoluşsal aidiyetlerini ve güya o metnin asıl "sahipleri/uzmanları" oldukları iddiasını ciddiye alan, onları tam da savundukları o ontolojik zemin üzerinden tartışmaya çağıran rasyonel bir hitap formu olduğunu detaylandırır.

        el-Kitâbi (الْكِتَابِ)

        İbn Fâris: Kef-te-be (k-t-b) kökünden geldiğini, asıl anlamının "nesneleri birbirine tutturmak, harfleri ve kelimeleri belirli bir anlam ifade edecek şekilde bir araya toplayıp dizmek/yazmak" olduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth: Kitap kavramının Geç Antik Çağ'daki polemiksel değerini inceler. Kuran'ın "Ehl-i Kitap" diyerek muhataplarını belirli bir vahiy geleneğinin (Tevrat ve İncil'in) varisleri olarak resmen onayladığını; bu hitabın onları müşriklerden (paganlardan) net bir şekilde ayırdığını ve aralarında teolojik bir diplomasi kurulabilmesi için asgari bir "ortak zemin" (kutsal metin inancı) inşa ettiğini analiz eder.

        Teâlev (تَعَالَوْا)

        İbn Fâris: Ayn-lam-vav (a-l-v) kökünden geldiğini, asıl anlamının "alçaklığın (süfli) zıttı olarak, yüksekte olmak, yukarı çıkmak ve yücelmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Gelin" (teâlev) çağrısındaki psikolojik ve ahlaki üstünlüğü analiz eder. Bu kelimenin sadece mekansal bir "bana doğru gelin" çağrısı olmadığını; muhatapları dogmaların, şirk koşan hurafelerin ve fanatik çekişmelerin o "alçak/karanlık" seviyesinden kurtulup, saf tevhidin aydınlık, yüksek ve eşitlikçi o "yüce" zeminine (yukarıya) doğru ontolojik bir adım atmaya davet ettiğini felsefi olarak tahlil eder.

        İlâ (إِلَىٰ)

        İbn Fâris: Yönelme ve hedef bildiren (e/a) edattır.

        Kelimetin (كَلِمَةٍ)

        İbn Fâris: Kef-lam-mim (k-l-m) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "yaralamak, bedende iz bırakmak" (kelm) olduğunu belirtir. Sözün (kelimenin) dinleyicinin kalbinde ve idrakinde derin bir iz (etki) bırakmasından dolayı bu etimolojik kökten türediğini açıklar.

        Arthur Jeffery: Kelime kavramının Hristiyanlık teolojisindeki (Logos) ağırlığını hatırlatır. Kuran'ın bu ayette, daha önce İsa için kullandığı "Allah'tan bir kelime" (Logos) formülünü adeta yapısöküme uğratarak; onları mitolojik bir şahsa (İsa'ya) değil, rasyonel, adil ve ortak bir "ilkeye/söze" (kelimeye) davet ettiğini filolojik bir diyalektik üzerinden kanıtlar.

        Sevâin (سَوَاءٍ)

        İbn Fâris: Sin-vav-ye (s-v-y) kökünden geldiğini, temel manasının "eğriliğin ve aşırılığın zıttı olan adalet, denklik, iki şeyin arasının düzlenmesi ve tam ortada bulunmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Sevâ kavramını teolojik bir diplomasi kavramı olarak inceler. "Ortak bir kelime" (kelimetin sevâin) tamlamasının; İslam'ın diğer dinlere kendi dogmasını dayatması değil, her iki dinin de köklerinde yatan (İbrahim'den gelen) o en adil, en mantıklı ve taraflar arasında hiyerarşi kurmayan "tam ortadaki dengeli ve pürüzsüz tevhid ilkesi" olduğunu detaylandırır.

        Beynenâ (بَيْنَنَا)

        İbn Fâris: Be-ye-nun (b-y-n) kökünden geldiğini, asıl manasının "iki nesnenin arası, ayrılık noktası veya mesafe" olduğunu belirtir.

        Ve Beynekum (وَبَيْنَكُمْ)

        İbn Fâris: "Ve sizin aranızda" manasına gelen zamir ve zarf birleşimidir. Kıyasın iki tarafını (Müslümanlar ve Ehl-i Kitap) muhatap kılar.

        Ellâ (أَلَّا)

        İbn Fâris: Olumsuzluk bildiren (en + lâ) "ki biz ... yapmayalım" edatıdır. Ortak ilkenin sınırlarını negatif bir yeminle (yapmama sözüyle) çizer.

        Na'bude (نَعْبُدَ)

        İbn Fâris: Ayn-be-dal (a-b-d) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel manasının "yumuşamak, direnci kırılmak, boyun eğmek ve itaatle alçalmak" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu: İbadet eyleminin Kuran sistemindeki kapsayıcılığını tahlil eder. "Sadece Allah'a kulluk/ibadet edelim" şartının, salt bir ritüel ittifakı (birlikte namaz kılmak) olmadığını; insanın kendi egosunu ve hür iradesini mutlak ve tek olan Yaratıcı otoritenin (Allah'ın) yasalarına kayıtsız şartsız ve bilinçli bir şekilde teslim etmesi şeklindeki o evrensel ontolojik duruş olduğunu semantik sınırlarıyla inceler.

        İllâllâhe (إِلَّا اللَّهَ)

        İbn Fâris: İstisna edatı (illâ) ve uluhiyetin özel isminin (Allah) birleşimidir. İbadetin yöneltileceği tek ve mutlak hedefi belirler.

        Ve Lâ Nuşrike (وَلَا نُشْرِكَ)

        İbn Fâris: Şın-ra-kef (ş-r-k) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir şeye ortak olmak, pay sahibi olmak, tekliği bozmak ve hisse vermek" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Şirk kavramının tevhid felsefesindeki yerini analiz eder. Şirkin sadece tahtadan putlara tapmak olmadığını; Allah'ın mutlak hakimiyetine, yaratıcılığına ve kanun koyuculuğuna başka kavramları, şahısları (İsa'yı veya Uzeyr'i) veya kendi nefsani çıkarlarını "ortak/paydaş" koşmak suretiyle varoluşsal tevhidi parçalamak olduğunu belirtir.

        Bihi (بِهِ)

        İbn Fâris: "O'na" (Allah'a) anlamına gelen harf-i cer ve zamirdir.

        Şey'en (شَيْئًا)

        İbn Fâris: Şın-ye-hemze (ş-y-e) kökünden geldiğini, "var olan, dilenen ve mevcudiyet kazanan herhangi bir nesne veya kavram" manasına geldiğini belirtir. İbarenin (hiçbir şeyi) mutlak bir kapsayıcılıkla bütün dünyevi, ruhani veya mitolojik varlıkları ortaklıktan men ettiğini açıklar.

        Ve Lâ Yettehıze (وَلَا يَتَّخِذَ)

        İbn Fâris: Hemze-hı-zel (e-h-z) kökünden türediğini, "bir şeyi eliyle tutmak, almak ve sahip olmak" (ahz) kökünden geldiğini belirtir. "İfti'al" (ittihaz) babında gelmesinin; bir şeyi kendi iradesiyle, bilinçli, kasıtlı ve sürekli olarak "edinmek, benimsemek ve kabul etmek" eylemini ifade ettiğini açıklar.

        Ba'dunâ (بَعْضُنَا)

        İbn Fâris: Be-ayn-dad (b-a-d) kökünden geldiğini, temel anlamının "bir bütünden ayrılan parça, bir kısmımız" olduğunu belirtir.

        Ba'dan (بَعْضًا)

        İbn Fâris: "Bir kısmını / diğerini" anlamında aynı kökün nesne halidir.

        Erbâben (أَرْبَابًا)

        İbn Fâris: Ra-be-be (r-b-b) kökünden gelen "Rab" kelimesinin çoğuludur. Temel manası "bir şeyi koruyan, besleyen, terbiye eden ve mutlak efendi olan" demektir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: İnsanların birbirini "Rabler" (Erbâb) edinmesini dönemin sosyolojisi ve ruhban sınıfı üzerinden tahlil eder. Kuran'ın burada kastettiği şeyin insanların birbirine tapınması değil; Hristiyan ve Yahudi din adamlarının (haham ve rahiplerin) Allah'ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal yapma yetkisini (yasama gücünü) kendilerinde görmeleri ve halkın da bu teolojik zorbalığa sorgusuz sualsiz boyun eğmesi olduğunu analiz eder. Kuran bu ortak ilkeyle, dini vesayeti ve ruhban hegemonyasını kökünden yıkmaktadır.

        Min Dûnillâhi (مِّن دُونِ اللَّهِ)

        İbn Fâris: Dal-vav-nun (d-v-n) kökünden geldiğini, asıl manasının "yakın, aşağı, alt, beride olan ve seviye olarak daha düşük" olduğunu belirtir. "Allah'ın astında, O'nu bırakıp, O'nun dışında" anlamına gelerek; insanların sahte otoriteleri Allah'ın o mutlak ve yüce (teâlev) makamının altına alternatif olarak koyma eğilimini dildeki mekan metaforuyla reddeder.

        Fe İn (فَإِن)

        İbn Fâris: "Eğer" manasına gelen şart edatıdır.

        Tevellev (تَوَلَّوْا)

        İbn Fâris: Vav-lam-ye (v-l-y) kökünden geldiğini, bu babdaki manasının "bedenen veya zihnen sırtını dönmek, yüz çevirmek ve haktan uzaklaşmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Yüz çevirme (tevelli) eylemini psikolojik bir reaksiyon olarak analiz eder. Ehl-i Kitab'ın bu kadar rasyonel, adil ve kendi peygamberlerinin de (İbrahim, Musa, İsa) getirdiği bu "ortak/eşitlikçi ilkeyi" reddetmelerinin; onların hakikati bilmemelerinden değil, kendi tarihsel egolarını, kilise/havra dogmalarını ve "seçilmiş kavim" kibirlerini tevhidin o evrensel adaletine feda etmek istememelerinden (kibirlerinden) kaynaklandığını detaylandırır.

        Fekûlû (فَقُولُوا)

        İbn Fâris: Kaf-vav-lam (k-v-l) "Öyleyse deyin ki" anlamında sonuç bildiren emir kipidir.

        Eşhedû (اشْهَدُوا)

        İbn Fâris: Şın-he-dal (ş-h-d) kökünden geldiğini, "bir olaya bizzat orada bulunarak gözleriyle tanık olmak ve o gerçeği başkalarının önünde kesin bir dille beyan etmek" manasına gelen emir kipi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Şahit olun" eylemini tarihi ve eskatolojik (ahiret odaklı) bir duruş olarak inceler. Müslümanların, yüz çeviren Ehl-i Kitab'a karşı bu ifadeyi kullanmalarının bir tehdit değil; "Siz bu rasyonel tevhid davetini reddedebilirsiniz, ancak bizim bu ilkeye (Allah'tan başkasına kul olmamaya) olan bağlılığımız tarih önünde, sizin önünüzde ve kıyamette mutlak bir kanıt (şahitlik) olarak kayıtlara geçmiştir" şeklindeki o sarsılmaz varoluşsal özgüven ilanı olduğunu tahlil eder.

        Bi Ennâ (بِأَنَّا)

        İbn Fâris: "Şüphesiz ki biz" manasında aidiyet ve kesinlik bildiren zamirdir.

        Muslimûn (مُسْلِمُونَ)

        İbn Fâris: Sin-lam-mim (s-l-m) kökünden türediğini, asıl manasının "barış, güvenlik ve bir güce karşı hiçbir direnç göstermeksizin kendini tamamen teslim etmek" olduğunu belirtir.

        Gabriel Said Reynolds: Müslim kavramının ayetin sonundaki teolojik/polemik vuruşunu analiz eder. Kuran'ın "Biz Müslümanlarız" deklarasyonunu; Ehl-i Kitab'ın tekelci (exclusivist) Yahudi veya Hristiyan kimliklerine karşı bir mezhep adı olarak değil, İbrahim'den beri süregelen "Allah'ın iradesine katıksız teslim olma" (submission) şeklindeki o evrensel ve en ilkel (orijinal) dini statünün yegane temsilcileri olduklarının ilanı olarak sunduğunu detaylandırır. Tevhide ortak arayanlar yüz çevirirken, onlar sadece teslim olmuşlardır (Müslim).

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X