Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 61. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 61. Ayet

    فَمَنْ حَٓاجَّكَ ف۪يهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِب۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Femen hâcceke fîhi min ba’di mâ câeke mine-l’ilmi fekul te’âlev ned’u ebnâenâ veebnâekum venisâenâ venisâekum veenfusenâ veenfusekum śümme nebtehil fenec’al la’neta(A)llâhi ‘alâ-lkâżibîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Sana gelen bu bilgiden sonra her kim bu konuda seninle tartışmaya kalkışırsa, de ki: Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da Allah'ın laneti yalancıların üzerine olsun diye dua edelim.

      Sana gelen bu bilgiden sonra her kim bu konuda seninle tartışmaya kalkışırsa, de ki: Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı çağıralım. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem onları mubaheleye davet etmişti. Arapça'da mubahele, mulaane, yani lanetleşme demektir. Hz. Peygamber onları, ilahi lanetin yalancıların üzerine olması için dua etmeye davet etti. Onlar ise lanetin başlarına yağacağından korkarak buna yanaşmadılar. Onların buna yanaşmamaları, kendilerinin yalan söylediklerini bildiklerine işaret eder. Yine de inat ettiler, yanlışta direndiler ve hakkı kabul etmeye yanaşmadılar.

      Mubaheleye davet etmek, inat etmek ve direnmenin onlardan kaynaklandığını gösterir. Hıristiyanların bundan kaçınmaları da kendi inatçılıklarını bildiklerini ve vadolundukları lanetin üzerlerine yağmasından korktuklarını kanıtlar. Bununla birlikte onlar, inatçılığı alışkanlık haline getiren kişilerin çare bulmanın tükenmediği bilinsin diye yine de takındıkları inatçı tavır ve akılsızca hareketlerine devam ettiler. Malumdur ki mubaheleye davet, hakka davet işinin hemen başında yapılmaz, ancak delillerin ortaya konulması ve şüphelerin giderilmesinden sonra yapılır. Bu gerçek de, mesele bu aşamaya gelinceye kadar uzun tartışmaların yapıldığını gösterir. Asr-ı saadetteki savaş olayı da bu konumdadır: Peygamberliğin hemen başlangıcında, ilahi kelamın söz ve getirilen hakkın akıl ve insaf sahibi tarafından sözlü tebliğatla kabul edilmesi için gerekli şartların oluşma aşamasında savaş emri verilmemiştir; ancak insanların inatçılıkları ve akılsızca hareketleri iyice ortaya çıktıktan, hatta savaşa yeltenmelerinden, baskı ve işkence yollarına çokça başvurmalarından, bazılarını küfre zorlamalarından, şanı yüce olan Rabbin Resul'ünü öldürmeye kastederek, arkadaşlarını da vatanlarından kovup aralarından çıkarmak istedikleri anlaşıldıktan, hatta Peygamber'i mağaralara sığınmak zorunda bıraktıktan sonra verilmiştir. Cenab-ı Hak, delilleri açık hale gelsin ve mucizesi her açıdan belli olsun diye ancak ondan sonra savaşa izin vermiş ve fetih yollarını açmıştır.

      Bu ayet, tevhid ve risalet konusunda kafirlerle tartışmanın caiz olduğunu da gösterir. Ancak Cenab-ı Hakk'ın "Onlarla en güzel yöntemle tartış" ve "Artık onlar hakkında gerçeği açıklama dışında tartışmaya girme!" mealindeki buyruğuna uymak kaydıyla. O'nun için açık ve kapalı delillerin var olduğu bilinmekle birlikte, insanların anlayışlarının güç yetiremediği konulara dalıp onları kurcalamayı yasaklamıştır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Bu ayet aynı zamanda, yumuşaklıkla ve incelikle yapılmak kaydıyla iyiliği (ma'ruf) emredip kötülüğü (münker) yasaklamayı öğretmektedir. Böylece ayetten maksadın onların üzerinde bulundukları halin bozuk olduğunu göstermek, delil getirmek aşamasında kendisinin delillerini ortaya koymak, aklın taşıyabileceği ve anlayışların kavrayabileceği yollarla şüpheyi gidermek olduğu görülür. İnkarcı, eğer hakikati görür de görmezden gelirse, onu Allah'ın azabı ve başına gelecek kötü akıbetle tehdit eder ve korkutur. Şayet inkarcının büyüklük tasladığını görürse tabiatının kötülüğünü ve mayasının bozukluğunu anlamış olur. Bu defa eğitimin gerektirdiği dayak atma veya hapse atma yöntemiyle tedavi eder. Bunlar fayda verirse ne ala! Fayda vermezse, onun başkalarına zarar vermesinin önüne geçer ve yeryüzünü onun pisliğinden temizler. İşte kötülüğü engellemekte son çare, ve akılsızlara uygulanacak muamele bundan ibarettir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Ancak hayatın seyrinde bütün günah çeşitlerinin böyle bir sonuca varması ihtimali yoktur, bilakis bunun dışında onlardan çok daha büyükleri de vardır. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bundan dolayıdır ki hangi günahın cezaya ve azarlanmaya hamledilmesi gerektiğini anlamak için önce günahların miktar ve çeşitlerini bilmek gerekir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      Allah zalimleri sevmez. Çünkü O, zulmü sevmez.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Hâcceke (حَاجَّكَ)

        İbn Fâris: Ha-cim-cim (h-c-c) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir şeye yönelmek, kastetmek, bir iddiayı ispatlamak için delil (hüccet) getirmek ve tartışmada karşı tarafı alt etmeye çalışmak" olduğunu belirtir. Ayette eylemin "mufâale" (karşılıklı yapma) babında gelmesinin, tek taraflı bir itirazdan ziyade, iki tarafın da kendi delillerini (hüccetlerini) çarpıştırdığı yoğun ve polemikçi bir teolojik tartışma (mücâdele) manasını taşıdığını dilbilimsel olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Muhacce (delillerle çekişme) eylemini bilgi ve inanç ekseninde analiz eder. İsa'nın yaratılışı konusundaki bu tartışmanın sıradan bir fikir ayrılığı olmadığını; Hristiyan heyetinin kendi dogmalarını (İsa'nın ilahlığını) savunmak için ısrarla, diyalektik bir şekilde ve inatla Hz. Muhammed'in getirdiği ilahi tezleri çürütmeye (hâcce) çalışma eylemi olduğunu detaylandırır.

        el-Ilmi (الْعِلْمِ)

        İbn Fâris: Ayn-lam-mim (a-l-m) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyin izi, nişanı ve kendisiyle başka şeylerin bilindiği, meçhuliyetin ortadan kalktığı kesin alamet" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu: İlim kavramını Kuran'ın epistemolojisi (bilgi felsefesi) ekseninde inceler. Hz. Muhammed'e gelen bu "ilmin", rasyonel bir tümevarım veya felsefi bir çıkarım olmadığını; doğrudan ilahi kaynaktan (vahiyden) inen, her türlü zandan, tahminden ve Hristiyan mitolojisinden arınmış, ontolojik bir kesinlik taşıyan "mutlak ve sarsılmaz hakikat" (İsa'nın topraktan yaratıldığı gerçeği) olduğunu semantik sınırlarıyla tahlil eder.

        Teâlev (تَعَالَوْا)

        İbn Fâris: Ayn-lam-vav (a-l-v) kökünden geldiğini, asıl anlamının "alçaklığın (süfli) zıttı olarak, yüksekte olmak, yukarı çıkmak ve yücelmek" olduğunu belirtir. Emir kipi olan "teâlev" kelimesinin Arapçada "gelin" demek için kullanıldığını, ancak etimolojik olarak muhatabı "bulunduğu düşük seviyeden daha yüksek, şerefli ve ahlaki bir noktaya (yukarıya) doğru adım atmaya çağırmak" manasını barındırdığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: "Gelin" çağrısındaki (teâlev) psikolojik ve teolojik üstünlüğü analiz eder. Hz. Muhammed'in bu kelimeyle muhataplarını salt fiziksel olarak bir araya gelmeye değil; mantıksız inatlarını ve dogmalarını bırakıp, işi doğrudan "Yüce Olan'ın" (Allah'ın) hakemliğine bırakacakları o "yüksek ve adil" zemine davet ettiğini detaylandırır.

        Ned'u (نَدْعُ)

        İbn Fâris: Dal-ayn-vav (d-a-v) kökünden geldiğini, asıl manasının "birini sesli olarak çağırmak, nida etmek, birine isim vermek ve onu bir eyleme, yardıma veya meclise davet etmek" olduğunu belirtir.

        Ebnâenâ (أَبْنَاءَنَا)

        İbn Fâris: Be-nun-ye (b-n-y) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir şeyi üst üste koyarak inşa etmek, kurmak ve yükseltmek" (bina) olduğunu belirtir. Oğula "ibn/ebnâ" denilmesinin, babanın soyunu, ismini ve sosyal varlığını geleceğe doğru "inşa eden" sosyolojik ve biyolojik bir parça olmasından kaynaklandığını etimolojik olarak ifade eder.

        Enfusenâ (وَأَنفُسَنَا)

        İbn Fâris: Nun-fe-sin (n-f-s) kökünden geldiğini, temel anlamının "can, ruh, soluk (nefes) ve bir varlığın bizzat kendi özü (zatı)" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Kendimizi / kendi canlarımızı" kavramını sosyolojik ve varoluşsal bir aidiyet üzerinden tahlil eder. Nefis kelimesinin burada sadece bireyin kendi fiziksel bedenini değil; uğruna canını vereceği, kendisiyle ontolojik olarak eşdeğer gördüğü, en yakın ve en değerli şahısları (Ehl-i Beyt'i veya en yakın dava arkadaşlarını) temsil eden genişletilmiş bir "kimlik/öz" beyanı olduğunu detaylandırır.

        Nebtehil (نَبْتَهِلْ)

        İbn Fâris: Be-he-lam (b-h-l) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "bir şeyi kendi haline serbest bırakmak, bağını çözmek ve salıvermek" olduğunu belirtir. Hayvanın bağının çözülüp otlağa salınmasına "ibtehale" denildiğini hatırlatarak; dini terminolojideki "mubahale" (lanetleşme) eyleminin, kişinin kendisini veya karşı tarafı Allah'ın gazabıyla baş başa bırakması, koruma kalkanını (bağını) kaldırıp ilahi adaletin üzerine inmesi için "serbest bırakması" olduğunu etimolojik olarak açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: İbtihal eylemini teolojik bir meydan okuma olarak analiz eder. Tartışmanın (muhaccenin) tıkandığı, akli delillerin fayda vermediği ve inatlaşmanın zirveye çıktığı o noktada; her iki tarafın da "Kim yalancıysa Allah'ın laneti onun üzerine olsun" diyerek çok samimi, şiddetli ve dehşetli bir şekilde yalvarması eyleminin (ibtihal), meseleyi beşeri düzlemden çıkarıp doğrudan "ilahi bir kriz çözme mekanizmasına" havale etmek olduğunu detaylandırır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Nebtehil (mubahale) kavramını nüzul ortamının diplomatik ve sosyo-teolojik bağlamı üzerinden okur. Necran Hristiyanları heyetiyle yapılan müzakerelerde, Kuran'ın "mubahale" ritüelini önermesinin; Hz. Muhammed'in kendi davasına, getirdiği vahye ve İsa'nın yaratılış gerçeğine duyduğu o mutlak, sarsılmaz özgüvenin en somut göstergesi olduğunu belirtir. Kendi ailesini, kadınlarını ve çocuklarını ortaya koyarak bu ölümcül "lanetleşmeye" davet etmesinin, karşı tarafın psikolojik direncini kıran ve Hristiyan heyetini geri adım atmak (vergi ödemeyi kabul etmek) zorunda bırakan muazzam bir "meydan okuma" (challenge) olduğunu analiz eder.

        La'nete (لَّعْنَتَ)

        İbn Fâris: Lam-ayn-nun (l-a-n) kökünden geldiğini, asıl manasının "birini öfkeyle ve şiddetle kovmak, uzaklaştırmak ve sürüp çıkarmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Lanet kavramını ontolojik bir sürgün olarak tahlil eder. Lanetin, basit bir beddua veya küfür olmadığını; Allah'ın birine lanet etmesinin, o kişiyi ilahi merhametten, inayet çemberinden, rahmetten ve korumadan mutlak ve ebedi olarak "uzaklaştırması/kovması" olduğunu; bunun da varlığın (insanın) düşebileceği en korkunç metafiziksel çöküş olduğunu felsefi olarak detaylandırır.

        el-Kâzibîn (الْكَاذِبِينَ)

        İbn Fâris: Kef-zel-be (k-z-b) kökünden geldiğini, asıl ve temel anlamının "gerçeğe ve aslına uymayan söz söylemek, bir haberi olduğundan farklı aktarmak" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Kizb (yalan) kavramını Kuran'ın inanç ve küfür diyalektiğinde inceler. Mubahale (lanetleşme) bağlamındaki "yalancının" sadece günlük hayatta doğruyu söylemeyen kişi olmadığını; bile bile ilahi hakikatin (vahyin) zıddına bir din/dogma icat eden, Allah hakkında (O'nun bir oğlu olduğu şeklinde) ontolojik bir iftira üreten ve bu uydurmayı (kizb) inatla savunan teolojik bir "sahtekar/inkarcı" olduğunu semantik sınırlarıyla tahlil eder. Lanetin yöneltildiği hedef, işte bu bilinçli teolojik tahrifattır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X