Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 59. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 59. Ayet

    اِنَّ مَثَلَ ع۪يسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَۜ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne meśele ‘îsâ ‘inda(A)llâhi kemeśeli âdem(e)(s) ḣalekahu min turâbin śümme kâle lehu kun feyekûn(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah nezdinde İsa'nın durumu Adem'in durumu gibidir. Onu topraktan var etti; sonra ona "ol" dedi ve oluverdi.

      Allah nezdinde İsa'nın durumu Adem'in durumu gibidir. Onu topraktan var etti. Bu ilahi beyanda sözü edilen kıssa hakkında şöyle denilmiştir: Necran halkından bir grup Hıristiyan, Resulullah'a (s.a.) gelmiş ve şöyle demişlerdi: Tanrımız (sahibuna) Meryem oğlu İsa'ya (a.s.) hakaret ediyor ve onun kul olduğunu söylüyormuşsun. Halbuki O, ölüleri diriltiyor, anadan doğma körleri ve cüzzamlıları iyileştiriyor, çamurdan kuş yaratıyordu. Allah'ın yarattığı onun gibi bir kulu bize göster de, onun yaptığını yapsın!

      Hıristiyanlar gerçekte hem Müşebbihe'den hem de Kaderiye'den sayılır. Onları teşbih inancına yalnızca Hz. İbrahim'in (s.a.) "Benim Rabbim hayat veren ve öldürendir" mealindeki sözüne, Hz. İsa'nın (s.a.) "Size çamurdan kuş biçiminde bir şey yapar ona üflerim, Allah'ın izni ile derhal kuş oluverir" mealindeki sözünü uyarlayarak varmışlardır. Buna dayanarak onlar İsa'nın da Rab ve tanrı olduğunu zannettiler. Çünkü İbrahim aleyhisselam, öldüren ve diriltenin Rabbi olduğunu söylemişti. Onlar da bunun için Hz. İsa'ya tanrı dediler. Onlar İsa'nın yeyip içtiğini ve uyku uyuduğunu görüyorlardı. Aziz ve celil olan Allah'ı da böyle tanımasalardı İsa'yı ona benzetmezlerdi. Ancak Allah bu iddialardan çok yücedir.

      Kaderiye'ye gelince, onlar kullara ait fiiller Allah'ın yaratmasıyla meydana geldiğini kabul etmiyorlar, özellikle bu fiillerin sadece insanlar tarafından yaratıldığı görüşünü ileri sürüyorlardı. Hıristiyanlar Hz. İsa'yı da aynı durumda görünce O'nun da Rab olduğunu zannettiler, çünkü bunu yapan başka birilerini görmüyorlardı. Şayet onlar Allah'ı hakkıyla bilmiş olsalardı, İsa'nın o çamurdan yapılmış kuşa sadece şekil verdiğini ve benzerlerini herkesin yapmasının imkan dahilinde bulunduğunu da bilirlerdi. Diriltmek ise sadece aziz ve celil olan Allah'a ait olup onu Hz. İsanın elinde icra etmiş ve ortaya koymuştur. Hz. İsa ise sadece çamura kuş şeklini vermiştir. Anadan doğma körleri ve cüzzamlıları iyileştirmek meselesi de böyledir; bunların hepsi aziz ve celil olan Allah tarafından gerçekleştirilmiştir, ancak peygamberliğine alamet olsun diye İsanın ellerinde ortaya çıkarmıştır. Çünkü onlar iki sebepten dolayı İsanın rab olduğunu iddia ediyorlardı; biri babasız olması, diğeri de gösterdiği mucizeler.

      Allah nezdinde İsa'nın durumu Adem'in durumu gibidir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bu ilahi beyanın iki anlamının bulunması ihtimali vardır. Birincisi, aziz ve celil olan Allah Adem'i yaratmak için topraktan bir insan şekli yaptı, sonra ona ruh verdi. Topraktan oluşmuş bir şekli var oldu diye Ademin kendiliğinden hayat bulduğunu söylemek caiz değildir. Öyleyse İsa çamurdan bir kuş şekli yaptı diye, Cenab-ı Hak kendisine can vermediği halde İsa'nın şekil vermesi ile kuşun canlandığını söylemeniz nasıl mümkün olur? En doğrusunu bilen Allah'tır.

      İkincisi, Adem aleyhisselam babası ve anası olmadan yaratıldı. Buna rağmen onun için Rab'dır veya ilahtır demiyorsunuz; peki, İsa için sadece babasız yaratıldı diye tanrı olduğunu nasıl söylüyorsunuz? Adem'in babasız olması rab olmasını gerektirmiyor da İsa'nın babasız olması rab ve ilah olmasını nasıl gerektiriyor? Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Adem (s.a.) "kün", yani "ol" emriyle babasız yaratıldığı gibi, İsa (s.a.) da sadece "ol" emriyle babasız yaratılmıştır.

      "Ol" anlamına gelen "kün" kelimesi, daha önce de belirttiğimiz gibi Arap dilinde en kısa heceli bir sözdür. Bu kelime kullanıldığında belli bir anlamı ifade eder ve maksat anlaşılır. Bu kelimeyi oluşturan "kaf" (ك) ve "nun" (ن) harflerinin aziz ve celil olan Allah'tan çıkmış olması söz konusu değildir; bu harflerde oluşan ilahi kelamın, bir zaman diliminin veya bir kelimenin veya yaratıkların sözlerinin nitelendiği niteliklerle de nitelenmesi mevzubahis değildir. Cenab-ı Hak bütün bunlardan münezzehtir.

      Hemen oluverir mealindeki ilahi beyanın da iki manaya ihtimali vardır. Biri "kane" (كان), yani oldu anlamına gelir. Araplar bu şekilde kullanır ve kabullenir. İkincisi de Allah'ın olmasını istediği zaman diliminde bütün varlıkların olmasıdır. Bu meselenin aslı şudur: Allah Teala anılıp nitelendiğinde zaman dilimi kullanılmadan ezel kaydıyla zikredilir, O'nunla birlikte yaratıklar anıldığında zaman da belirtilir. Burada zaman yaratıklar için söz konusudur. Şöyle demelidir: Allah ezelde (yaratıkları yaratmadan önce de) yaratandır, yaratıkları yaratma anında da yaratandır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnne (إِنَّ)

        İbn Fâris: Arapçada tekit (pekiştirme) ve kesinlik bildiren bir edattır. Cümlenin başına gelerek, aktarılacak olan hükmün veya kıyasın her türlü şüpheden, itirazdan ve mecazdan uzak, mutlak bir hakikat olduğunu dilbilimsel olarak ifade eder.

        Mesele (مَثَلَ)

        İbn Fâris: Mim-se-lam (m-s-l) kökünden geldiğini, asıl ve temel anlamının "bir şeyin başka bir şeye benzemesi, denk olması, aralarında sıfat veya durum ortaklığı bulunması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Mesel" kavramını "misil" (tıpatıp aynılık) kavramından felsefi olarak ayırır. Kuran'ın İsa ile Adem arasında bir "mesel" (analoji/örneklik) kurmasının, bu iki varlığın her açıdan birbirinin kopyası olduğu anlamına gelmediğini; sadece tartışma konusu olan o spesifik "babasız yaratılış" durumunda aralarında şaşmaz bir ontolojik/mantıksal benzerlik bulunduğunu detaylandırır.

        Toshihiko Izutsu: Kuran'ın inanç diyalektiğinde "mesel" kelimesinin polemik gücünü tahlil eder. Hristiyanların İsa'nın babasız doğumunu onun Tanrılığına (veya Tanrı'nın oğlu olduğuna) en büyük kanıt olarak sunmalarına karşılık; Kuran'ın "mesel" kelimesiyle bu mantığı kendi içinden çökerttiğini, "Eğer babasızlık Tanrılık alametiyse, ne babası ne de annesi olan Adem'in durumunun (meselinin) mantıken çok daha mucizevi olduğunu" ortaya koyan muazzam bir rasyonel argüman ürettiğini semantik sınırlarıyla inceler.

        'Îsâ (عِيسَىٰ)

        El-Cevâlîkî: Bu ismin hiçbir Arapça köke dayanmadığını, tamamen muarreb (yabancı kökenli) bir özel isim olduğunu ve Arapça dil kurallarıyla bir kök tahliline (ayn-ye-sin gibi) tabi tutulamayacağını kesin bir dille vurgular.

        Arthur Jeffery: İsmin tarihsel ve filolojik yolculuğunu detaylandırır. Orijinalinin İbranice "Yeşua" (Yahveh kurtuluştur) olduğunu; ancak Kuran'daki "Îsâ" (Ayn-Ye-Sin-Ye) fonetiğinin, İslam öncesi dönemde Hristiyan Süryanilerin kullandığı "İşo" (Isho) telaffuzunun Hicaz Arapçasına uyarlanmış hali olduğunu kanıtlar.

        İnde (عِندَ)

        İbn Fâris: Ayn-nun-dal (a-n-d) kökünden geldiğini, "bir şeyin yanı, huzuru, katı ve mülkiyeti" manalarına gelen bir mekan veya aidiyet zarfı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Zarfın ("İndellah" / Allah katında) kullanımındaki teolojik boyutu analiz eder. İnsanların (özellikle Hristiyanların) zihnindeki "İsa tasavvuru" ile Allah'ın katındaki "İsa gerçeğinin" birbirinden tamamen farklı olduğunu; insanların onu ilahlaştırmasına rağmen, ilahi epistemolojide (Allah katında) onun tıpkı Adem gibi topraktan yaratılmış bir kul (insan) statüsünde (meselinde) bulunduğunu detaylandırır.

        Kemeseli (كَمَثَلِ)

        İbn Fâris: Benzetme edatı olan "Kef" (gibi) harfi ile mim-se-lam (m-s-l) kökünden gelen "mesel" (durum/örnek) kelimesinin birleşimidir. Kıyasın her iki tarafını (İsa ve Adem) ontolojik bir eşitlik terazisine oturtur.

        Âdeme (آدَمَ)

        İbn Fâris: Hemze-dal-mim (e-d-m) kökünden geldiğini, bu kökün temel manasının "uyum sağlamak, kaynaşmak ve yeryüzünün yüzeyi/toprak (edîm)" olduğunu belirtir. İnsanın ilk atasına, yeryüzünün toprağından derlenip var edildiği için etimolojik olarak "Âdem" denildiğini açıklar.

        Arthur Jeffery: İbn Fâris'in savunduğu Arapça kök (edîm) bağlantısını zorlama bir halk etimolojisi olarak değerlendirir. Kelimenin doğrudan İbranice "Adam" (insan/insanlık) ve "Adamah" (toprak) kelimelerinden, Geç Antik Çağ'da Süryanice üzerinden evrensel bir teolojik özel isim olarak Arapçaya geçtiğini filolojik delillerle ortaya koyar.

        Gabriel Said Reynolds: Adem isminin İsa bağlamında anılmasının (Tipoloji) teolojik önemini inceler. Hristiyan teolojisinde İsa'nın "İkinci Adem" olarak adlandırıldığını ve İlk Adem'in işlediği asli günahı temizlemek üzere Tanrı tarafından yeryüzüne inmiş ilahi bir figür olarak resmedildiğini hatırlatır. Kuran'ın bu ayetle Hristiyanların kendi "Adem-İsa" benzetmesini (tipolojisini) alıp, tamamen tersine çevirdiğini; İsa'nın Adem'e benzediğini ancak bu benzerliğin kefaret/kurtarıcılık ekseninde değil, doğrudan "topraktan yaratılmış aciz birer kul olma" ekseninde kurulduğunu tahlil eder.

        Halakahu (خَلَقَهُ)

        İbn Fâris: Hı-lam-kaf (h-l-k) kökünden türediğini, asıl manasının "bir şeyi belirli bir ölçüye, hesaba ve orantıya (takdire) göre var etmek, ona pürüzsüz bir form vermek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Yaratma eylemini ontolojik bir eşitlik argümanı olarak analiz eder. Adem'in de İsa'nın da doğrudan mutlak iradenin nesnesi (yaratılanı) olduğunu; "halakahu" (onu yarattı) fiilinin failinin sadece Allah olması hasebiyle, yaratılan varlığın (ne kadar mucizevi olursa olsun) yaratıcılık veya ilahlık vasfı taşıyamayacağını felsefi olarak detaylandırır.

        Min (مِن)

        İbn Fâris: "Den/dan" anlamına gelen, bir şeyin menşeini, başlangıç noktasını veya ham maddesini bildiren harf-i cerdir (ibtida).

        Turâbin (تُرَابٍ)

        İbn Fâris: Te-ra-be (t-r-b) kökünden geldiğini, asıl anlamının "toprak, toz, yeryüzü parçası" olduğunu belirtir. İnsanın bedenindeki o cansız, kuru ve değersiz maddi kökene işaret ettiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Toprak kelimesinin bu kıyastaki psikolojik ve teolojik vuruculuğunu tahlil eder. İsa'ya "İlah, Rab veya Tanrı'nın Oğlu" gibi en yüce ve metafiziksel sıfatları yakıştıranlara karşı Kuran'ın, yaratılışın hammaddesi olan en sıradan, en değersiz ve ayaklar altında çiğnenen materyali (turâb) bilerek seçtiğini; bunun Hristiyan dogmasındaki "kibri" kökünden kıran muazzam bir ontolojik indirme/tevazu eylemi olduğunu detaylandırır.

        Toshihiko Izutsu: Kuran'ın varlık hiyerarşisinde toprağın yerini değerlendirir. Madde dünyasının en alt basamağı olan "toprak" ile, ilahi emrin en yüce tezahürü olan "Kün" (Ol) sözünün aynı ayette birleşmesinin; insanın ancak ilahi irade (kelime) dokunduğunda değer kazanan aciz bir çamur yığını olduğunu kanıtlayan kusursuz bir Kuran semantiği olduğunu inceler.

        Summe (ثُمَّ)

        İbn Fâris: Olaylar arasında bir sıralama (tertip) ve zaman/derece farkı (terahi) bildiren bağlaçtır ("sonra").

        Râgıb el-İsfahânî: Bu bağlacın yaratılış aşamalarındaki işlevini analiz eder. Topraktan var edilme ile (bedensel inşa) ona hayat verilmesi (ruh/emir) arasındaki o ontolojik aşamayı ve eylemlerin ilahi takdirden sırayla geçişini detaylandırır.

        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris: Kaf-vav-lam (k-v-l) kökünden geldiğini, "bir niyeti, emri veya düşünceyi sesli bir kelamla beyan etmek" olduğunu belirtir.

        Lehu (لَهُ)

        İbn Fâris: "Ona" manasına gelen, yönelme/tahsis bildiren harf-i cer ve zamirdir. İlahi hitabın doğrudan nesneye (yaratılacak olana) yöneldiğini gösterir.

        Kün (كُن)

        İbn Fâris: Kef-vav-nun (k-v-n) kökünden gelen emir kipi olduğunu, asıl anlamının "var olmak, meydana gelmek ve vücut bulmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Ol" (Kün) emrini teolojik bir yaratılış mekanizması olarak analiz eder. Allah'ın eşyayı var ederken sesli bir komut telaffuz etmesi olmadığını; ilahi iradenin eşyaya yöneldiği andaki o mutlak, karşı konulamaz ve vasıtasız hızı, varlığın doğa yasalarını aşarak anında mevcudiyet kazanmasını insan aklına yaklaştırmak için kullanılan metaforik bir kelam olduğunu detaylandırır. İsa'nın babasız oluşumu doğrudan bu iradenin eseridir.

        Christoph Luxenberg: Kelimeyi Geç Antik Çağ'ın yaratılış teolojisi (Genesis/Yaratılış kitabı) bağlamında okur. "Kün" emrinin, Süryanice Hristiyan ve Yahudi dua ritüellerindeki Tanrı'nın "Yehi" (Ol/Let it be) formülünün doğrudan bir yansıması olduğunu; Kuran'ın bu evrensel "Logos/Söz" formülünü kullanarak, İsa'nın varoluşunun İlk İnsan'ın (Adem'in) varoluşundan farksız bir "irade fiili" olduğunu iddia eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: "Kün" emrinin felsefi derinliğini değerlendirir. İlahi kudretin "Kün" sözü karşısında, biyolojik süreçlerin, anne-baba (üreme) zorunluluğunun ve tüm sünnetullahın (doğa yasalarının) ontolojik olarak tamamen sıfırlandığını; İsa ve Adem'in bu mutlak sıfırlanma noktasında eşitlendiklerini tahlil eder.

        Feyekûn (فَيَكُونُ)

        İbn Fâris: Aynı kökten (k-v-n) gelen fiilin müzari (geniş/şimdiki zaman) kalıbı ve takip bildiren "fe" (o da hemen/anında) bağlacının birleşimidir.

        Râgıb el-İsfahânî: "O da hemen oluverir" fiilindeki "fe" bağlacının retorik gücünü inceler. "Kün" (Ol) emri ile "Yekûn" (oluverir) sonucu arasında hiçbir zamansal boşluğun, maddi direncın, hücre bölünmesinin veya aracı sebebin (babanın) bulunmadığını; ilahi fail ile varlığa çıkan meful arasındaki o pürüzsüz, anlık ve mutlak geçişi semantik olarak detaylandırır. Babasızlık mucizesi tam olarak bu anlıktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X