فَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَاُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً شَد۪يداً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 56. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ceza, ali imran 56, ali imran suresi 56. ayet, ali imran suresi, şiddetli azap, kafirler, ahiret, dünya, azap, küfür, kafir, örtmek, gizlemek, nankörlük, inkar, münkir, gavur
-
56. "İnkar edenleri dünyada da ahirette de şiddetli bir azaba çarptıracağım; onların hiç yardımcıları da olmayacak."
57. "İman edip dünya ve ahirete faydalı işler yapanlara gelince, Allah onlara mükafatlarını eksiksiz verecektir. Allah zalimleri sevmez."
İlk ayette dünyadaki azapla kastedilenin ölüm ve cizye olduğu, ahiretteki azapla da cehennem azabının kastedildiği söylenmiştir.
Yorumu Yorumla
-
Keferû (كَفَرُوا)
İbn Fâris: Kef-fe-ra (k-f-r) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, görünmez kılmak ve saklamak" olduğunu belirtir. Geceye karanlığıyla eşyayı örttüğü için, çiftçiye de tohumu toprağın altına gizlediği için bu kökten türeyen isimlerin verildiğini etimolojik olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: Küfür eylemini felsefi bir bağlamda analiz eder. Bu kelimenin sadece bilgisizlikten doğan bir inançsızlık olmadığını; İsa'nın gösterdiği apaçık mucizelerin (ölüleri diriltme, hastaları iyileştirme) ve getirdiği ilahi mesajın üzerini "bilinçli, inatçı ve nankörce bir tavırla örtmek" eylemi olduğunu detaylandırır. Eylemin geçmiş zaman kipiyle (keferû) gelmesinin, bu inkarın artık kalıcı ve kesinleşmiş bir karaktere dönüştüğünü gösterdiğini tahlil eder.
Toshihiko Izutsu: Kuran'ın ahlak semantiğinde küfür kavramını, imanın tam zıttı olan varoluşsal bir başkaldırı olarak inceler. Bu ayetin bağlamında kafirlerin, ilahi iradeye teslim olmak (İslam) yerine, kendi geleneksel şeriat dogmalarını veya dünyevi çıkarlarını korumak adına İsa'ya suikast düzenlemeye varacak kadar aktif, dinamik ve yıkıcı bir düşmanlık sergilediklerini; "keferû" fiilinin bu eylemsel nankörlüğü tanımladığını semantik sınırlarıyla açıklar.
Uazzibuhum (فَأُعَذِّبُهُمْ)
İbn Fâris: Ayn-zel-be (a-z-b) kökünden geldiğini belirtir ve bu kökün iki zıt temel manası olduğunu açıklar. İlki, "içimi tatlı, ferahlatıcı ve hoş olan su" (azb) manasıdır. İkincisi ise "birini bir şeyden alıkoymak, engellemek, menetmek ve onu normal yaşantısından koparmak" manasıdır. İşkence ve cezaya "azap" denilmesinin, kişinin hayatın tatlılığından, rahatlığından ve huzurundan zorla koparılıp engellenmesinden kaynaklandığını etimolojik olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: Azap fiilini ontolojik bir mahrumiyet olarak tahlil eder. Eylemin birinci tekil şahıs formunda ("Ben onlara azap edeceğim") gelmesinin, cezanın tesadüfi bir felaket veya doğa olayı olmadığını; İsa'ya tuzak kuranların cezasını doğrudan mutlak yaratıcının kendi üzerine aldığını ve bu cezanın ilahi adaletin bizzat kendi eliyle uygulayacağı sarsılmaz bir bedel olduğunu detaylandırır.
Azâben (عَذَابًا)
Prof. Dr. Sadık Kılıç: Azap kelimesinin, fiilinden (uazzibuhum) hemen sonra mastar formunda tekrar edilmesinin (meful-i mutlak) Arapça belagatindeki (retorik) gücünü inceler. Bu dilbilgisi kuralının, sıradan bir cezalandırmayı ifade etmediğini; verilecek olan cezanın dehşetini, kaçınılmazlığını, ciddiyetini ve azabın kendi içindeki o saf, katıksız yoğunluğunu vurgulamak için kullanıldığını analiz eder.
Şedîden (شَدِيدًا)
İbn Fâris: Şın-dal-dal (ş-d-d) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir şeyi sımsıkı bağlamak, düğümlemek, gevşekliğin zıttı olan sertlik, kuvvet ve zorluk" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Şiddet sıfatının azapla birleşmesini tahlil eder. "Şedid" kelimesinin, cezanın sadece acı verici olmasını değil, aynı zamanda hiçbir kaçış boşluğu bırakmayan, suçluyu tıpkı sıkı bir düğüm gibi her taraftan kuşatan, hafiflemeyen ve tahammül sınırlarını aşan bir ontolojik ağırlığa sahip olduğunu detaylandırır.
Fîd-dünyâ (فِي الدُّنْيَا)
İbn Fâris: Dal-nun-vav (d-n-v) kökünden türediğini, asıl ve fiziksel manasının "yakın olmak, mesafenin kısalığı ve değer/konum olarak aşağıda bulunmak" olduğunu belirtir. İçinde yaşadığımız bu maddi aleme, ahirete kıyasla hem zamansal olarak "önce/yakın" olduğu için hem de manevi değer olarak daha "alçak/geçici" bir statüde bulunduğu için "dünya" denildiğini açıklar.
Toshihiko Izutsu: Kuran'ın kavramsal sisteminde dünya kelimesini inceler. Ayette azabın önce "dünyada" verileceğinin belirtilmesinin; kafirlerin sadece öte alemde değil, bizzat çok değer verdikleri, uğruna peygamberi öldürmeye kalktıkları bu maddi ve siyasi yaşamın içinde de (tarihsel süreçte) zillete, yenilgiye ve yıkıma uğrayacaklarını gösteren sosyolojik ve eskatolojik bir yasa olduğunu semantik sınırlarıyla tahlil eder.
Vel-âhirati (وَالْآخِرَةِ)
İbn Fâris: Hemze-hı-ra (e-h-r) kökünden geldiğini, temel anlamının "öne geçmenin ve başlangıcın tam zıttı olarak, geride kalmak, sona bırakılmak ve nihai varış noktası olmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Ahiret kavramını ontolojik süreklilik ve mutlak adalet ekseninde analiz eder. Dünyadaki azabın fiziksel ölümle veya zamanla sınırlı (geçici) bir nitelik taşıdığını; ancak "ahiret" azabının, zamanın ortadan kalktığı o nihai boyutta, işlenen suçun (peygambere kumpas kurmanın) manevi ağırlığına denk düşecek şekilde ebedi ve mutlak bir varoluşsal çöküşü ifade ettiğini detaylandırır.
Nâsırîn (نَّاصِرِينَ)
İbn Fâris: Nun-sad-ra (n-s-r) kökünden geldiğini, asıl manasının "kuraklıktan ölmek üzere olan bir toprağa veya zor ve çaresiz durumdaki birine yardım ulaştırmak, destek olmak, onu kuşatan sıkıntıdan çekip kurtarmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Yardım eyleminin (nasr) ahiret bağlamındaki işlevsizliğini tahlil eder. "Onların hiçbir yardımcıları (nâsırîn) olmayacaktır" cümlesindeki olumsuzlamanın, insanın dünyadayken güvendiği makam, kabile, para veya sahte ilahlar gibi tüm destek sistemlerinin ilahi azap karşısında ontolojik olarak sıfırlanacağını ve kişinin kendi eylemleriyle yapayalnız kalacağını felsefi olarak detaylandırır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimeyi bir önceki kıssanın teolojik diyalektiği üzerinden okur. 52. ayette İsa'nın havarilerinin "Biz Allah'ın ensarıyız (yardımcılarıyız)" diyerek hakikatin yanında saf tutmalarına mukabil; bu ayette İsa'yı inkar edenlerin hem dünyada hem de ahirette hiçbir "nâsır" (yardımcı) bulamayacaklarının ilan edilmesinin, Kuran'ın "kimin kime yardım ettiği ve kimin yardımsız kalacağı" üzerine kurduğu o muazzam edebi ve adil tarih felsefesini yansıttığını analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla