اِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسٰٓى اِنّ۪ي مُتَوَفّ۪يكَ وَرَافِعُكَ اِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۚ ثُمَّ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاَحْكُمُ بَيْنَكُمْ ف۪يمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 55. Ayet
Daralt
X
-
(Allah buyurmuştu ki: Ey İsa! Ben seni vefat ettireceğim, seni katıma yükselteceğim, seni o inkarcılardan arındıracağım ve sana tabi olanları kıyamet gününe kadar inkar edenlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte, ayrılığa düşüp durduğunuz hususlarda aranızda hükmü o zaman ben vereceğim.
Hz. İsa'nın Ölümü ve Allah Katına Yükseltilmesi
Allah buyurmuştu ki: Ey İsa! Ben seni vefat ettireceğim. Bu ilahi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denilmiştir ki burada takdim-tehir vardır; yani seni kendime yükselteceğim, sonra gökten yere inmenin ardından vefat ettireceğim. Fakat burada ister takdim-tehir olsun, ister olmasın, aynı şeydir; çünkü bir şeyin takdim veya tehir edilmesi halinde elde edilecek hükmün böyle olmasını gerektirmediğini söylemiştik. Zira önce zikredilen nice şey vardır ki hükümde sonraya kalmıştır. Sonra zikredilen nice şey de hükümde daha öncedir. Durum böyle olunca, bir şeyin önce veya sonra zikredilmesinde hükmün ona göre olmasının gerektiğine işaret eden bir şey yoktur. Mesela, "Allah, ölümleri halinde insanları vefat ettirir" mealindeki ayet böyledir; Allah (ruhları kabzedince ölüm vakti gelmiş değil, ölüm vakti gelince) ruhları kabzetmiştir. İlk kavram (teveffî) da muhtemelen böyledir. Ayette bedeni vefat ettirmesini de kastetmiş olabilir. Yani ben seni dünyadan çekip alacağım, demektir; bu ise ölüm anlamında vefat ettirme (çekip alma) değildir. "Seni vefat ettireceğim" mealindeki ayeti İbn Abbas'ın "seni öldüreceğim" diye açıkladığı rivayet edilir. Bu da bizim söylediğimizi doğrulamaktadır. Ta ki Hz. İsa'nın tapılmaya layık bir varlık olmadığı bilinmiş olsun.
Seni vefat ettireceğim mealindeki ilahi beyan, bilinen anlamıyla ölüm manasına da gelebilir. Bütün insanlar için söz konusu olduğu gibi Allah onun da ruhunu kabzeder. Bunu da "o Allah'tır" veya "Allah'ın oğludur", "onun ölme ihtimali yoktur" diye zannedenleri yalanlamak için yapmıştır. Bu ilahi beyan, Hz. İsa'nın ölmeyeceğini zannedenleri iki açık delil ile ibretler almaya zorlamıştır. Gerçi İsa aleyhisselamın yaratılışı ve özü, sonra şahsında bir halden başka bir hale dönüşmesi, kalkacağı yer itibariyle de bir mekandan başka bir mekana gitmiş olması gibi hususlarda hakikatlere akıl erdirebilenler için yeterli ip uçları bulunmaktadır. Açık iki delilden birincisi "Meryem'in oğlu Mesih yalnızca bir peygamberdir" mealindeki ayet ile "Meryem'in oğlu" tabirinin kullanıldığı ayetlerdeki ifadelerdir. Allah Teala herkesin diliyle bu gerçeği ifade etmiştir. Bir insan evladının ilah veya ilahın oğlu olmasının imkan dahilinde bulunmadığı bilinen bir husustur, çünkü o, anne ve babasından daha küçük olur, bu da yaratılmışlık alametidir. Keza Hz. İsanın (s.a.) daha beşikte iken "ben Allah'ın kuluyum ... " demesi de aynı şeyi ifade etmektedir. Şayet ileri sürülen iddiada bir doğruluk ihtimali bulunsaydı, buna Adem aleyhisselam asıl teşkil ederdi ve daha uygun olurdu; çünkü o asıldır, ilktir ve ne annesinin ne de babasının varlığı bilinmektedir. Hz. İsa ise, onun özündendir ve sadece onun oğludur, çünkü çocuğun niteliği bundan ibarettir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Biraz önce söz konusu edilen susturucu delilin ikincisi "Onların ikisi de yeyip içen birer insandı" mealindeki ayettir. Allah Teala burada İsa aleyhisselamın yemeğe ihtiyacı bulunduğunu, açlığın onu mağlup ettiğini ve kendini ayakta tutacak gıdaya muhtaç olduğunu haber vermektedir. Bundan başka tuvalete ihtiyaç duymakta ve ihtiyaçlarını gidermek için kirli mekanları aramaktadır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Seni vefat ettireceğim mealindeki ayetle ilgili ikinci bir ihtimal de şudur: Onun bedenini düşmanlarının arasından alıp şerefinin bilineceği bir yere yükseltmesi, kendisini insanlarda görmüş olduğu küfür ve fitne-fesat halinden arındırmasıdır. Ayrıca ortaya çıkışının ilk halinden son demine kadar, aynen aralarında bulunduğu zaman diliminde olduğu gibi insanlar üzerine bir mucize olarak kalsın diye beşer türü arasındaki varlığını sona erdirmektir. Ta ki mucizeleri kendisine tabi olan insanlar için daha açık, muhalifleri için de mazeretlerini bitirmek konusunda daha belirgin bir delil olsun. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Seni katıma yükselteceğim. Bu cümle, Müşebbihe'nin söylediği gibi Cenab-ı Hak için bir mekan ispat etmek anlamına gelmez, aksine Hz. İsa'nın (s.a.) üstün değerini ifade eder. Zira Seni katıma yükselteceğim ifadesi o anlamı gerektirseydi, Şamlılar'ın Allah'a daha yakın olmaları gerekirdi. Çünkü Hz. İbrahim (s.a.) "Ben Rabbime gidiyorum, O bana yol gösterecektir" demişti. Şamlı kafirlerin de Allah'a daha yakın olmaları gerekirdi. Sonra dönüşünüz bana olacak ilahi beyanında olduğu gibi. Bu, Müşebbihe'nin iddiasının fasit bir hayal olduğunu gösterir. Cenab-ı Hak, zalimlerin söylediklerinden çok, pek çok üstündür. Bunda, yani Allanın İsa'yı kendine nispet etmesinde, onu yüceltme anlamı vardır. Bu konuda asi olan şudur; Bir özel şey Allah'a izafe edildiğinde, bununla ancak o şey için saygı anlamı kastedilir. Nitekim Beytullah ifadesi, o beytin saygınlığını gösterir. Nakatullah, yani Allanın devesi tamlaması da o deveye önem verilmesi gerektiğini gösterir. Buna benzer örnekler çoktur. Birden çok şeyin Allah'a nispet edilmesi ise, şanı yüce olan Rabbin büyüklüğünü gösterir. Mesela ''Alemlerin Rabbi", "Göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı Allah'ındır" ve benzeri bütün ayetlerde, şanı yüce olan Allah'a saygı göstermek kastedilmiştir.
Seni o inkarcılardan arındıracağım. Bu ilahi beyan hakkında da farklı yorumlar yapılmıştır. Seni kafirlerin eziyetlerinden ve muhalif kişilerin arasından kurtaracağım, seni küfürden ve ahlaksızlıklardan arındıracağım diye de yorumlanmıştır. Onların senin hakkındaki iddialarından seni temize çıkaracağım anlamına gelmesi de muhtemeldir.
Sana tabi olanları kıyamet gününe kadar inkar edenlerden üstün kılacağım. Bu mealdeki cümle ile inkar edenleri kahretmek, öldürmek ve galip gelmek yoluyla onları üstün kılması yahut delillerle onlara üstün kılması veya ahiretteki makamları ve dereceleri itibariyle üstün kılması kastedilmiş olabilir. Bazı kıssalarda aktarıldığı üzere gökten inip kendisine tabi olanlarla birlikte bütün kafirleri öldürmek suretiyle yeryüzünü kafirlerden arındıracağı da kastedilmiş olabilir. Bu, onu arındırmak ve ona tabi olanları inkar edenlerden üstün kılmaktır.
Sonra dönüşünüz bana olacak. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, gerçi her durumda herkesin dönüşünün O'na olacağı bilinmektedir. Çünkü insanlar o günde O'na döneceklerini kabul ve itiraf edecekler, halbuki dünyada iken bunu inkar ediyorlardı. "O gün hükümranlık yalnız Allah'ındır" mealindeki ayet de böyledir. Aslında o günde de, diğer günlerde de hükümranlık yalnız O'na aittir. Fakat söz konusu ilahi beyanın buradaki anlamı şöyledir: Hükümranlık konusunda o gün kimse O'na karşı çıkamayacak, hükümranlığın sadece O'na ait olduğunu kabul edecekler. Halbuki dünyada iken bunu inkar ediyorlardı. "Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar" mealindeki ayet de böyledir. Aslında insanlar her zaman Allah'ın huzurundadır, fakat onlar dünyada iken O'nun huzurunda olmayı inkar ediyorlardı. O gün ise huzurunda olacaklarını kabul edecekler. İzahına çalıştığımız yukarıdaki ilahi beyan da böyledir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Ayrılığa düşüp durduğunuz hususlarda aranızda hükmü o zaman ben vereceğim. Aranızda kimin haklı kimin haksız olduğuna ben hükmedeceğim. Hükmü ben vereceğim mealindeki ifade, amelleriniz ne kadarsa karşılığı ben vereceğim, anlamına da gelebilir. Hükmü ben vereceğim anlamındaki "ehkümu" ibaresinin, herkese yaptığı şeyin gerektirdiği karşılığı ben vereceğim, diye de anlaşılması mümkündür.
Yorumu Yorumla
-
Müteveffîke (مُتَوَفِّيكَ)
İbn Fâris: Vav-fe-ye (v-f-y) kökünden türediğini, bu kökün asıl ve değişmez anlamının "bir şeyi eksiksiz, tam olarak almak, miadını/süresini doldurmak ve vefa göstermek (tamamlamak)" olduğunu belirtir. İnsanın dünyadaki süresi dolduğunda canının eksiksiz olarak alınmasına, bu etimolojik kökten yola çıkılarak "teveffi/vefat" denildiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: Teveffi eylemini ruh ve beden ontolojisi üzerinden tahlil eder. Kuran'da bu kelimenin hem "biyolojik ölüm" hem de uyku hali (ruhun geçici olarak bedenden alınması) için kullanıldığını hatırlatarak; İsa'ya "seni müteveffi kılacağım (seni vefat ettirecek/tam olarak alacak olan benim)" denilmesinin, onun dünyevi misyonunun bizzat ilahi irade tarafından eksiksizce tamamlandığını ve dünyevi bağlarının koparıldığını detaylandırır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimeyi nüzul ortamındaki ve tefsir tarihindeki teolojik/polemik bağlamıyla okur. "Müteveffîke" fiilinin, Kuran'ın İsa'nın akıbetine dair yaptığı en kritik semantik müdahale olduğunu belirtir. Hristiyanlığın "İsa'yı Romalılar çarmıha gerdi ve öldürdü" iddiasına karşı Kuran'ın; İsa'nın ecelini tamamlamasının (ölümünün/alınmasının) hiçbir dünyevi otoritenin elinde olmadığını, bu fiilin failinin mutlak surette Allah olduğunu vurgulayarak Hristiyan çarmıh teolojisini kökünden iptal ettiğini analiz eder.
Gabriel Said Reynolds: Teveffi kelimesinin Kuran'ın İncil metinleriyle olan diyaloğundaki yerini inceler. Kelimenin "ölüm/can alma" anlamını kabul etmekle birlikte, Kuran'ın burada bilerek yoruma açık ve esnek bir "tamamına erdirip geri alma" kökünü (v-f-y) tercih ettiğini; böylece İsa'nın kaderini Yahudilerin tasallutundan (cinayetinden) tamamen yalıtarak ilahi bir gizem içinde (ref' eylemiyle birlikte) koruma altına aldığını savunur.
Râfi'uke (وَرَافِعُكَ)
İbn Fâris: Ra-fe-ayn (r-f-a) kökünden geldiğini, asıl ve temel anlamının "bir şeyi aşağıdan (süfli olandan) yukarıya doğru kaldırmak, yüceltmek ve yüksek bir makama yerleştirmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Ref' (yükseltme) eylemini mekansal bir algıdan arındırarak felsefi bir boyutta tahlil eder. "Seni kendime yükselteceğim" (râfiuke ileyye) cümlesindeki yükselmenin, fiziksel bir gökyüzü yolculuğu değil; şeref, itibar, masumiyet ve "kurbiyet" (Allah'a yakınlık) makamındaki mutlak ruhsal yüceliş olduğunu belirtir. Nitekim Allah'ın fiziksel bir mekanı olmadığı için, O'na yükselmenin de ontolojik bir değer (statü) sıçraması olduğunu detaylandırır.
Toshihiko Izutsu: Kuran'ın varlık hiyerarşisinde ref' kavramını değerlendirir. İsa'nın çarmıh, iftira ve aşağılanma (düşürülme) tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı o en karanlık anda; "ref" eyleminin onu dünyevi ihanetin yatay zemininden çekip alarak, doğrudan ilahi korumanın dikey ve erişilmez eksenine (meleküt alemine) taşıyan muazzam bir eskatolojik kurtuluş kavramı olduğunu semantik sınırlarıyla inceler.
İleyye (إِلَيَّ)
İbn Fâris: Yönelme ve hedef bildiren "ilâ" edatı ile birinci tekil şahıs (ben/bana) zamirinin birleşimidir. Failin mutlak dönüş noktasını belirler.
Mutahhiruke (وَمُطَهِّرُكَ)
İbn Fâris: Tı-he-ra (t-h-r) kökünden geldiğini, asıl manasının "kirin, pisliğin ve necasetin tam zıttı olan arınmışlık, paklık ve temizlik" olduğunu belirtir. Eylemin şeddeli "tef'il" babında (tathir) kullanılmasının, bu arınmanın sıradan değil, çok şiddetli ve kesin bir ilahi müdahale ile gerçekleştiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: Tathir eylemini teolojik bir aklanma (beraat) olarak analiz eder. İsa'nın kafirlerden "temizlenmesinin" fiziksel bir yıkanma olmadığını; Yahudilerin ona ve annesine (Meryem'e) attığı zina iftiralarından, onu öldürmeye yönelik kanlı planlarından ve o dönemin yozlaşmış (kirli) toplumsal dokusundan tamamen yalıtılarak, onun isminin ve ontolojik varlığının "temize çıkarılması" olduğunu detaylandırır.
el-Kefarû (كَفَرُوا)
İbn Fâris: Kef-fe-ra (k-f-r) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, karanlıkta bırakmak" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu: Küfür kavramını bu ayetin bağlamında aktif bir reaksiyon olarak tahlil eder. Kafirlerin sadece inançsız değil, İsa'nın mucizelerini, masumiyetini ve ilahi "ref" (yükseliş) hakikatini örtbas etmeye, gerçeği tarihsel bir yalanla (çarmıh efsanesiyle) boğmaya çalışan eylemsel ve dinamik nankörler kitlesi olduğunu belirtir.
Câ'ilu (وَجَاعِلُ)
İbn Fâris: Cim-ayn-lam (c-a-l) kökünden türediğini, asıl ve temel manasının "bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, bir durumu bir şeye tayin etmek ve yaratmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Kılmak/Yapmak (ce'al) eyleminin kader boyutuyla analizini yapar. Allah'ın İsa'ya uyanları diğerlerine üstün "kılmasının" (câ'ilu), tarihsel bir tesadüf veya beşeri bir zafer olmadığını; bunun varlık sahnesine ilahi bir yasa, sosyolojik bir zorunluluk ve mutlak bir ferman olarak "tayin ve nakşedildiğini" detaylandırır.
İttebe'ûke (اتَّبَعُوكَ)
İbn Fâris: Te-be-ayn (t-b-a) kökünden geldiğini, temel anlamının "birinin arkasından gitmek, adım adım izini sürmek ve ona tabi olmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: İttiba (uyma) kavramını soyut imandan ayırır. İsa'ya "uyanların", sadece onun adını ananlar değil, onun getirdiği tevhid akidesini, ahlakını ve eylemlerini (Tevrat'ı tasdik ve arındırma misyonunu) kendi çağlarında bilinçli, rasyonel ve pratik olarak takip edenler olduğunu tahlil eder.
Fevka (فَوْقَ)
İbn Fâris: Fe-vav-kaf (f-v-k) kökünden geldiğini, asıl anlamının "alt (taht) kelimesinin tam zıttı olarak, üstte olma, yükseklik, yücelik ve üstünlük" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Üstünlük (fevkiyet) kavramını tarihsel ve teolojik eksende inceler. İsa'ya uyanların kafirlere "üstün" olmasının sadece siyasi veya askeri bir hegemonya olmadığını; asıl olarak delil, hüccet (argüman), ahlak, ilim ve manevi itibar bakımından hakikati savunanların kıyamete kadar o reddedici zihniyete karşı ontolojik bir zafer içinde (üstte) kalacaklarını detaylandırır.
İlâ Yevmil-Kıyâmeti (إِلَىٰ يَوْمِ الْقِيَامَةِ)
İbn Fâris: Kaf-vav-mim (k-v-m) kökünden türeyen "kıyam" (ayağa kalkma/dikilme) kelimesi ile gün (yevm) kelimesinin birleşimidir. İnsanların kabirlerinden kalkıp ilahi huzurda dikilecekleri zamanı ifade eder.
Arthur Jeffery: "Kıyame" kelimesinin Sami dil ailesindeki kökenine dikkat çeker. Doğrudan Süryanice "Qyamta" (diriliş/ölülerin ayağa kalkması) kelimesinden İslam öncesi dönemde Arap eskatolojik (ahiret) lügatine yerleştiğini; Hristiyanların İsa'nın dirilişi için kullandıkları bu evrensel terimin, Kuran'da tüm insanlığın mutlak dirilişini ve hesap gününü ifade etmek üzere uyarlandığını filolojik delillerle ortaya koyar.
Merci'ukum (مَرْجِعُكُمْ)
İbn Fâris: Ra-cim-ayn (r-c-a) kökünden geldiğini, asıl manasının "ilk var olunan yere, asıl kaynağa veya başlangıç noktasına geri dönmek" olduğunu belirtir. İsm-i mekan/zaman kalıbındaki bu kelimenin, kaçınılmaz ve nihai dönüş yerini (Rücu edilecek makamı) etimolojik olarak ifade ettiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: Rücu (dönüş) kavramını ontolojik bir zorunluluk olarak analiz eder. Dünyadaki inanç farklılıkları, galibiyetler veya mağlubiyetler ne olursa olsun, varlığın (insanın) son tahlilde kendi özüne değil, mutlak kaynağına (Allah'a) geri dönmek zorunda olduğu o çekim yasasını tahlil eder.
Tahkumu (فَأَحْكُمُ)
İbn Fâris: Ha-kef-mim (h-k-m) kökünden geldiğini, asıl anlamının "engellemek, gem vurmak, zulmü ve bozulmayı durdurup bir şeyi sağlam kazığa bağlamak" olduğunu belirtir. Yargılamaya ve karar vermeye "hüküm" denilmesinin, hakkı sahibine vererek haksızlığı "engellemesinden" kaynaklandığını açıklar.
Tahtelifûn (تَخْتَلِفُونَ)
İbn Fâris: Hı-lam-fe (h-l-f) kökünden geldiğini, temel anlamının "birinin arkasından gelmek, yerine geçmek ve birbiriyle uyumsuz olmak, zıt düşmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: İhtilaf eylemini, İsa'nın teolojik kimliği bağlamında tahlil eder. Ayetin sonundaki bu vurucu kelimenin; Yahudilerin İsa'yı "velet/sahir", Hristiyanların "Tanrı/Oğul", Kuran'ın ise "Kelime/Resul" olarak görmesi şeklindeki o devasa, parçalayıcı ve uzlaşmaz teolojik ayrılıkları (ihtilafları) kapsadığını; bu karmaşanın dünyevi hiçbir otorite tarafından değil, ancak kıyamet gününde "El-Hakem" olan Allah tarafından kesin bir karara (hükme) bağlanacağını detaylandırır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla