ذٰلِكَ مِنْ اَنْـبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهِ اِلَيْكَۜ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ يُلْقُونَ اَقْلَامَهُمْ اَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَۖ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ يَخْتَصِمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 44. Ayet
Daralt
X
-
Bunlar sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem'i himayesine alacak diye kura çekmek üzere kalemlerini atarlarken sen onların yanında değildin; onlar tartışırken de sen yanlarında değildin.
Bunlar sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. Yani bunlar, senin görmediğin ve içinde yaşamadığın olaylara ilişkin gayb haberlerindendir. Bunları sana biz haber veriyor ve anlatıyoruz.
Şimdi, bu ayet çeşitli hususlara işaret etmektedir. Birincisi Allah, burada zikrettiği kişilerin arınmışlığını ve onların yaptıklarını bilgi sahibi olsun diye Hz. Peygamber'e haber vermeyi istemiştir. İkincisi bu ayet, Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamberliğini kanıtlamaktadır. Çünkü O, kimsenin bilgisine başvurmadığı veya ayette zikredilen kişilerden hiç kimse kendisine bilgi vermediği halde onlardan haber vermektedir. Bu durum, onun, bu bilgileri aziz ve celil olan Allah'tan aldığını gösterir. Üçüncüsü, o insanların bu arınmışlığa nasıl ulaştığını kişinin düşünmesi ve buna ulaşmak için gayret göstermesi gerektiğidir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Burada ihtiyaç duyulan açıklama, kalemleri atmak olayından sonraya bırakılmaktadır.
Kura Çekmenin Dini Hükmü
İçlerinden hangisi Meryem'i himayesine alacak diye kura çekmek üzere kalemlerini atarlarken sen onların yanında değildin. Denilmiştir ki onlar kalemlerini suyun akışına bıraktılar, Zekeriyya'nın kalemi hariç bütün kalemleri su alıp götürdü, Zekeriyya'nın kalemi ise suyun üzerinde durdu. Şöyle de söylenmiştir: Onlar kalemlerini suya attılar; yaptıkları anlaşmaya göre akan suda kimin kalemi üstte kalırsa Meryem'in bakımını o üzerine alacaktı. Akıntı sırasında kimin kalemi altta kalırsa kurayı kaybetmiş olacaktı. Neticede Zekeriyya'nın kalemi suyun üstünde kaldı, diğerlerinin kalemleri ise battı. Bunun üzerine Meryem'in bakımını Zekeriyya üstlendi.
Bazı insanlar kura çekmenin ve onun neticesine göre iş yapmanın caiz olduğuna bu ayeti delil göstermişlerdir, çünkü Zekeriyya kurada kazanınca Meryem'in bakımını kendisi üstlenmişti. Ancak bu istidlal yanlıştır; çünkü en doğru olanı diğerinden ayırmak için kura çekmek peygamberler için ancak iki açıdan uygun olur. Biri vahyin gereğine uymak için, diğeri de tercihi mümkün olmayan durumlarda bizatihi çekilen kuranın kendisiyle değil Allanın iradesiyle ortaya çıkmasıdır. Mesela kalemin suyun üzerinde kalması ve benzeri durumlar, kalemin kendi etkisiyle olmuş işler değildir. Diğer insanlar arasında haklı olanı olmayandan ayırdetmek için kuraya başvurmak, bazı töhmetleri önlemeye yarar, fakat kura ile o mesele asla halledilemez. Nefisleri tatmin etmek veya vahiy yoluyla bilmek için kuraya başvurulmuş olması da mümkündür. Ne var ki bugün vahiy söz konusu değildir, dolayısıyla bugün artık kura ile iş yapmanın caiz olduğunu düşünmek yanlış bir istidlaldir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Yahut da burada ayet söz konusudur, ayet ise -mesela Beni İsrail'in öldürdüğü kişinin konuşmasını kabul etmek olayında olduğu gibi- başka bir şeyle mukayese edilmez. [O olayda ölünün konuşması kabul edilir,] çünkü o ayetle sabit olmuştur, fakat başka bir maktulün konuşması için delil oluşturmaz.
Yorum
-
Zâlike (ذَٰلِكَ)
İbn Fâris: Uzaklık, işaret ve hitap bildiren (şu/o) bir zamir olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: İşaret zamirinin Kuran'daki retorik kullanımını analiz eder. "Zâlike" (şu/o) kelimesinin, olayların hem tarihsel olarak çok geçmişte (uzakta) kaldığını göstermek için hem de Hz. Muhammed'e aktarılan bu bilginin sıradan bir duyum değil, ilahi katmanlardan gelen "yüce ve erişilmez" bir hakikat olduğunu vurgulamak için kullanıldığını detaylandırır.
Enbâi (أَنبَاءِ)
İbn Fâris: Nun-be-hemze (n-b-e) kökünden türediğini, temel manasının "sıradan bir söz değil, büyük, önemli ve sarsıcı haber" olduğunu belirtir. Bir yerden başka bir yere taşınan ciddi bilgiye "nebe", bu haberi taşıyana da "nebi" (peygamber) denildiğini etimolojik olarak açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: "Nebe" kavramını "haber" kelimesinden ayırarak tahlil eder. Kuran'da nebe kelimesinin yalan olma ihtimali taşımayan, insanın cehaletini ortadan kaldıran ve kendisine inanılması zorunlu olan kesin, faydalı ve ilahi bilgiler için kullanıldığını; Meryem ve Zekeriya kıssasının da bu ontolojik ağırlığa sahip bir "nebe" olduğunu analiz eder.
Arthur Jeffery: Kelimenin Sami dil ailesindeki köklerini inceler. İbranice ve Aramice/Süryanice dillerindeki "Nabi/Nbiya" (peygamber) kavramının türediği kökle aynı olduğunu; "ilahi olanın fani olana bildirdiği gizli haber" konseptinin tüm Ortadoğu monoteizminde bu ortak dilsel temele (n-b-e) dayandığını kanıtlarıyla sunar.
el-Ğayb (الْغَيْبِ)
İbn Fâris: Ğayn-ye-be (ğ-y-b) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "bir şeyin gözden kaybolması, örtülmesi, araya giren bir engel sebebiyle duyularla algılanamaz hale gelmesi" olduğunu belirtir. Batan güneşe veya insanın içine düştüğü derin çukura da bu kökten isim verildiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: Gayb kavramını epistemolojik (bilgi felsefesi) bir çerçevede inceler. Gaybın sadece mekansal bir uzaklık olmadığını, insanın beş duyusuyla ve salt aklıyla asla ulaşamayacağı, ancak vahiy yoluyla (nûhîhi) bilinebilecek mutlak metafiziksel ve tarihsel karanlık alanı temsil ettiğini detaylandırır.
Toshihiko Izutsu: Kuran'ın anlamsal dünyasında gayb kavramını tahlil eder. Gaybın, görünen dünyanın (şehadet aleminin) tam zıttı olarak, insanın bilgi sınırlarını çizen aşılmaz bir ontolojik duvar olduğunu belirtir. Kuran'ın, tarihsel olayları (Meryem'in adanması gibi) sıradan bir tarih anlatıcılığı (kıssa) olarak değil, doğrudan bu "gayb" alanının ilahi iradeyle yarılarak peygambere aktarılması şeklinde sunduğunu semantik olarak inceler.
Nûhîhi (نُوحِيهِ)
İbn Fâris: Vav-ha-ye (v-h-y) kökünden geldiğini, bu kökün asıl manasının "bir bilgiyi veya mesajı çok hızlı, gizli ve başkalarının fark edemeyeceği bir işaretle (fısıltı veya telkinle) karşı tarafa iletmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Vahiy eylemini ilahi iletişim bağlamında analiz eder. Kelimenin kökündeki "hız ve gizlilik" manasının, ilahi bilginin peygamberin kalbine (veya zihnine) vasıtasız, anında ve kesin bir şekilde inmesini (ilhamı) ifade ettiğini; bu eylemin beşeri bir öğrenme süreci olmadığını detaylandırır.
Toshihiko Izutsu: Vahiy kavramının Cahiliye dönemindeki anlamsal evrimini inceler. İslam öncesi dönemde sadece "gizli işaretleşme veya şairlere cinlerin fısıldaması" anlamında kullanılan bu kelimenin, Kuran tarafından dönüştürülerek "Mutlak Yaratıcı ile insan (peygamber) arasındaki tek yönlü, yanılmaz ve sözlü metafiziksel iletişim kanalı" anlamına yükseltildiğini semantik sınırlarıyla tahlil eder.
İleyke (إِلَيْكَ)
İbn Fâris: "Sana / sana doğru" anlamına gelen yönelme edatı (ilâ) ve hitap zamirinin (kef) birleşimidir. Vahyin doğrudan ve isabetli hedefini bildirir.
Lüdeyhim (لَدَيْهِمْ)
İbn Fâris: "Ledün" veya "inde" kelimeleri gibi "yanında, huzurunda, katında" manalarına gelen bir mekan ve beraberlik zarfı (ledâ) ile çoğul zamirin (hüm) birleşimidir.
Râgıb el-İsfahânî: Bu zarfın "ve mâ künte" (sen değildin) olumsuzluk edatıyla kullanılmasındaki teolojik amacı analiz eder. Hz. Muhammed'in o tarihsel olay esnasında fiziksel olarak orada "bulunmamasının", onun anlattığı bu detaylı haberlerin hiçbir beşeri kaynaktan, kitaptan veya görgü tanığından alınmadığını, doğrudan vahyin mucizesi olduğunu kanıtlayan retorik bir argüman olduğunu tahlil eder.
Yulkûne (يُلْقُونَ)
İbn Fâris: Lam-kaf-ye (l-k-y) kökünden türediğini, asıl anlamının "iki şeyin birbiriyle karşılaşması, bir şeyi öne doğru atmak veya yere bırakmak" (ilka) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: İlka (atma) eylemini ayetin bağlamındaki "kura çekme" ritüeli üzerinden analiz eder. Rahiplerin kalemlerini suya (veya yere) atmalarının, kendi aralarındaki ihtilafı çözmek için kararı doğrudan "ilahi bir tesadüfe/işarete" (kaderin tecellisine) bırakma eylemi olduğunu detaylandırır.
Aklâmehum (أَقْلَامَهُمْ)
İbn Fâris: Kaf-lam-mim (k-l-m) kökünden geldiğini, bu kökün asıl manasının "bir şeyi kesmek, ucunu yontmak ve düzeltmek" olduğunu belirtir. Tırnak kesmeye "taklim" denildiği gibi, ucu yontularak yazı yazmaya hazır hale getirilen kamışa da bu yüzden etimolojik olarak "kalem" denildiğini açıklar.
Arthur Jeffery: Kalem kelimesinin filolojik serüvenine dikkat çeker. Kelimenin Arapça köklerden türetilmekten ziyade, Yunanca "kalamos" (kamış, yazı kamışı) kelimesinin Aramice veya Süryanice ("kalam") üzerinden geçiş yaparak Arapçaya yerleşmiş evrensel bir kültürel terim (muarreb) olduğunu kanıtlarıyla savunur.
Angelika Neuwirth: Kalem atma ritüelini Geç Antik Çağ'ın dini pratikleri ekseninde okur. Mabetteki Yahudi rahiplerin, Tevrat'ı yazmakta kullandıkları o kutsal "kalemleri" (aklâm) kura aracı olarak suya atmalarının; dini vesayetin kime verileceği konusunda o dönemde kullanılan litürjik bir işaret arama (kutsal kura/divination) geleneğini yansıttığını, Kuran'ın bu tarihi detayı mükemmel bir şekilde resmettiğini tahlil eder.
Eyyühüm (أَيُّهُمْ)
İbn Fâris: "Onların hangisi" anlamına gelen bir soru ve seçme edatıdır.
Yekfülu (يَكْفُلُ)
İbn Fâris: Kef-fe-lam (k-f-l) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir şeyi kendi sorumluluğu altına almak, birine arka çıkmak, onun geçimini ve güvenliğini üstlenmek (kefil olmak)" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Kefalet kavramını sadece fiziksel bir bakım (yedirip içirme) eyleminden ayırır. Meryem'i "kimin uhdesine alacağı" tartışmasındaki kefaletin; mabet kuralları çerçevesinde kutsal bir adak olan o kız çocuğunun dini eğitimini, şerefini ve himayesini üstlenme şeklindeki "teolojik ve ruhsal bir vesayet" makamı olduğunu analiz eder.
Meryeme (مَرْيَمَ)
El-Cevâlîkî: İsmin Arapça bir köke dayanmadığını, muarreb olduğunu kesin olarak ifade eder.
Arthur Jeffery: İbranice "Miriam" isminin Aramice ve Süryanice üzerinden Arapçaya "Meryem" olarak geçtiğini; ismin orijinalindeki "isyan/acılık" anlamının zamanla Hristiyan ve Yahudi dini literatüründe "hanımefendi, yüce kadın" (Marya kökünden) manasına evrildiğini belirtir.
Yahtesımûn (يَخْتَصِمُونَ)
İbn Fâris: Hı-sad-mim (h-s-m) kökünden geldiğini, bu kökün asıl ve fiziksel anlamının "bir şeyi kesmek, koparmak ve bağını ayırmak" olduğunu belirtir. İki tarafın birbirinin sözünü ve argümanını keserek, kendi iddiasını zorla kabul ettirmeye çalışması eylemine bu etimolojik şiddetten dolayı "husumet" veya "ihtisam" (tartışma/çekişme) denildiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: İhtisam (tartışma) kelimesini psikolojik bir rekabet üzerinden tahlil eder. Ayette eylemin "ifti'al" babında (yahtesımûn) kullanılmasının; rahipler arasındaki bu tartışmanın basit bir fikir ayrılığı olmadığını, aksine İmran ailesinin o şerefli çocuğuna (Meryem'e) sahip çıkmak ve o statüyü elde etmek için gösterilen son derece hırslı, sert ve çekişmeli bir manevi güç mücadelesi olduğunu detaylandırır.
Yorum
Yorum