Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 40. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 40. Ayet

    قَالَ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَاَت۪ي عَاقِرٌۜ قَالَ كَذٰلِكَ اللّٰهُ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle rabbi ennâ yekûnu lî ġulâmun vekad belaġaniye-lkiberu vemraetî ‘âkir(un)(s) kâle keżâlika(A)llâhu yef’alu mâ yeşâ/(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Zekeriyya ise şöyle dedi: "Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çattığı, üstelik karım da kısır olduğu halde benim nasıl oğlum olabilir? Buyurdu ki: İşte böyle; Allah dilediğini yapar.

      Zekeriyya ise şöyle dedi: Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çattığı halde. Bu ifadenin çeşitli anlamlara gelme ihtimali vardır. Birincisi inkar anlamına gelir, yani bu mümkün değil demektir. Fakat burada böyle bir anlam muhtemel değildir; çünkü Zekeriyya (s.a.) Allah'ı, O'nun herkesi konuşturma veya aklına getirme kudretini en iyi bilendir. İkincisi benim nasıl oğlum olabilir? yani "bunun şekli ve sebebi nedir" tarzında bir hayret anlamına gelebilir. Cenab-ı Hakk'ın "Ey Meryem! Bu sana nereden?" mealindeki ayeti ile ''.Allah, bütün bunları öldükten sonra nasıl diriltecek?" mealindeki ayeti ve "onun bizim üzerimize hükümdarlığı nasıl olur?" mealindeki ayeti, yani bunun mahiyeti ve sebebi nedir? mealindeki ayeti de böyledir? Üçüncüsü, durumum ortada iken benim nasıl oğlum olabilir? Yoksa gençliğime geri mi döneceğim ve böylece mi bir oğlum olacak? anlamına gelebilir. Bu son iki anlamın doğru olması muhtemeldir, ilk anlam ise ihtimal dahilinde değildir.

      Bana ihtiyarlık gelip çattı, üstelik karım da kısır. Meryem suresinde ise kendisinin durumu ile karısı arasında öne alma ve sonraya bırakma şeklinde değişik ifade ile şöyle buyurmuştu: "Zekeriyya, Rabbim! dedi. Karım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl oğlum olabilir?", "Senin için alamet insanlara üç gün ancak işaretle konuşmandır" mealindeki ayeti de başka bir yerde "üç gece" diye geçmektedir. Mesele aynıdır, fakat ayetlerde önce ve sonra belirtilerek farklı sözcüklerle geçmektedir. Bu, insanların dili ve sözcükleri aynen koruyamayacaklarını gösterir, sözcüklere yerleştirilen manaları korumuş olmaları onlar için yeterlidir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Buradan da onun her iki sözle ve bu dille ifade edilmediği anlaşılır.

      Buyurdu ki: İşte böyle; Allah dilediğini yapar. Bu mealdeki cümle anlamı ve lafzı farklı olsa da "Melek şöyle cevap verdi: Orası öyle; ancak Rabb'in buyurdu ki: o bana kolaydır" mealindeki ayetle aynıdır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris: Kaf-vav-lam (k-v-l) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir düşünceyi, niyeti veya şaşkınlığı sesli bir şekilde dile getirmek, beyan etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kavl (söyleme) eyleminin buradaki psikolojik boyutunu analiz eder. Zekeriya'nın "dedi" (kâle) fiiliyle başlayan sözlerinin, Allah'ın mucizevi müjdesine karşı bir itiraz (red) olmadığını; aksine insan aklının ve biyolojik gerçekliğin sınırlarının aşıldığı o anda yaşanan "varoluşsal şaşkınlığın ve ilahi kudreti teyit etme arzusunun" dışa vurumu olduğunu detaylandırır.

        Rabbi (رَبِّ)

        İbn Fâris: Ra-be-be (r-b-b) kökünden geldiğini, temel anlamının "bir şeyi korumak, beslemek, himaye etmek ve onu aşama aşama en mükemmel haline ulaştıracak şekilde terbiye etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Rab isminin kullanımındaki bağlamı inceler. Zekeriya'nın, kendisine imkansız görünen bir müjde (çocuk) verildiğinde doğrudan "Rabbim" diyerek seslenmesinin; biyolojik yasaların (kısırlık ve yaşlılık) ancak o yasaları koyan ve bedeni her an "terbiye edip dönüştüren" mutlak kudret tarafından aşılabileceğine dair teslimiyetini gösterdiğini analiz eder.

        Ennâ (أَنَّىٰ)

        İbn Fâris: Arapçada "nereden, nasıl, ne şekilde" anlamlarına gelen, hal veya mekan bildiren bir soru edatı (istifham) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Soru edatının retorik (belagat) işlevini tahlil eder. Zekeriya'nın "Benim nasıl bir oğlum olabilir?" sorusunun (ennâ yekûnu lî), ilahi vaadi yalanlama (tekzib) amacı taşımadığını; fiziksel imkansızlıklar (yaşlılık ve kısırlık) ortadayken bu mucizenin "hangi fiziksel veya metafiziksel yöntemle" gerçekleşeceğine duyulan teolojik hayreti ve derin şaşkınlığı (teaccüb) yansıttığını detaylandırır.

        Ğulâm (غُلَامٌ)

        İbn Fâris: Ğayn-lam-mim (ğ-l-m) kökünden geldiğini, bu kökün asıl manasının "şehvet, taşkınlık, şiddetli arzu ve bir şeyin coşması/taşması" olduğunu belirtir. Ergenlik çağına yaklaşan, bedensel enerjisi ve dürtüleri yeni yeni coşmaya başlayan erkek çocuğa, doğasındaki bu taşkınlık potansiyelinden dolayı etimolojik olarak "ğulâm" denildiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Kelimeyi biyolojik evre bağlamında inceler. "Sabî" (bebek/küçük çocuk) kelimesinden farklı olarak "ğulâm" kelimesinin, kendi kendine yetebilen, fiziksel güce erişmeye başlamış ve soyu devam ettirecek erilliğe adım atmış genç erkeklik dönemini karşıladığını belirtir. Zekeriya'ya sadece bir "bebek" değil, soyu sürdürecek ve mihrabı devralacak güçlü bir "ğulâm" müjdelendiğini analiz eder.

        Arthur Jeffery: Kelimenin Sami dil ailesindeki filolojik gelişimini tahlil eder. Arapçadaki ğulâm kelimesinin, Aramice "Ulayma" ve Süryanice "Alima" (genç adam, delikanlı, hizmetkar) kelimeleriyle aynı kökenden geldiğini belirtir. Geç Antik Çağ'da mabet hizmetine adanan veya peygamberin soyunu devam ettirecek olan "seçilmiş genç" konseptinin bu evrensel kelimeyle ifade edildiğini kanıtlarıyla sunar.

        Beleğaniye (بَلَغَنِيَ)

        İbn Fâris: Be-lam-ğayn (b-l-ğ) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir varış noktasına ulaşmak, menzile varmak, erişmek ve bir sürenin/mesafenin sonuna dayanmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Ulaşma eylemini zamansal ve biyolojik bir tükeniş olarak analiz eder. İhtiyarlığın (kiber) Zekeriya'ya "ulaşması/gelip çatması" (beleğaniye) fiilinin, yaşlanmayı sıradan bir durumdan ziyade, insanı kuşatan, onu kendi içine hapseden ve fiziksel gücün en son sınırına dayandıran aktif, geri dönülemez bir biyolojik süreç olarak nitelediğini detaylandırır.

        el-Kiber (الْكِبَرُ)

        İbn Fâris: Kef-be-ra (k-b-r) kökünden geldiğini, asıl manasının "hacim, yaş veya statü olarak büyüklük, yücelik ve azamet" olduğunu belirtir. İnsanın ömrünün uzamasına, yıllarının artmasına ve yaşça büyümesine de bu kökten yola çıkarak "kiber" (ihtiyarlık/yaşlılık) denildiğini etimolojik olarak açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Yaşlılık kavramını insanın ontolojik sınırları üzerinden tahlil eder. Zekeriya'nın "bana ihtiyarlık gelip çattı" derken, bu kelimeyi bedensel çöküşün, üreme yeteneğinin bitişinin ve doğal sebepler dairesindeki (sünnetullah) mutlak acziyetin en somut kanıtı olarak öne sürdüğünü belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Kuran'ın anlamsal alanında "kiber" (büyüklük/yaşlılık) kavramını değerlendirir. Kökün aynı zamanda "kibir" (büyüklenme) anlamına geldiğini hatırlatarak; burada biyolojik yaşlılığı (kiber) yaşayan insanın aslında ne kadar "küçük" ve aciz olduğunu, hayat veren mutlak büyüklüğün (mütekebbir olan Allah'ın) ise bu biyolojik tükenişin bile içinden yepyeni bir yaşam (Yahya) çıkarabileceğini semantik bir tezat üzerinden inceler.

        İmraetî (وَامْرَأَتِي)

        İbn Fâris: Mim-ra-hemze (m-r-e) kökünden gelen ve insanın bir türünü (kadın/eş) ifade eden isimdir.

        Râgıb el-İsfahânî: Zekeriya'nın kendi ihtiyarlığına ek olarak eşini de (imraetî) imkansızlık denklemine dahil etmesini analiz eder. Mucizenin büyüklüğünü kavramak için, sadece babanın değil, annenin de biyolojik olarak üretkenliğini yitirmiş olmasının vurgulandığını; doğanın kendi kurallarına göre bu iki failden bir eylemin (doğum) çıkmasının "sebepler dünyasında" tamamen bitmiş bir ihtimal olduğunu detaylandırır.

        Âkır (عَاقِرٌ)

        İbn Fâris: Ayn-kaf-ra (a-k-r) kökünden geldiğini, bu kökün asıl ve son derece sert manasının "bir şeyi kökünden kesmek, koparmak, yaralamak ve hayvanın ayak bileklerini (sinirlerini) kılıçla keserek onu çökertmek" olduğunu belirtir. Çocuğu olmayan, rahmi üretime kapalı kadına "âkır" (kısır) denilmesinin etimolojik sebebini; soyun devamlılığının kesilmiş, nesil ağacının kökünden koparılmış ve biyolojik işlevin durdurulmuş olmasıyla açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Kısırlık kavramını ontolojik bir tıkanma olarak tahlil eder. Âkır kelimesinin geçici bir rahatsızlığı değil, yapısal ve doğuştan gelen mutlak bir verimsizliği ifade ettiğini belirtir. Zekeriya'nın "eşim de âkırdır" (kısırdır) sözünün, mucizenin sadece zamanı (yaşlılığı) değil, maddenin bizzat bozuk/eksik fıtratını (rahmin kısırlığını) bile onararak işlediğine dair bir hayret beyanı olduğunu analiz eder.

        Kezâlike (كَذَٰلِكَ)

        İbn Fâris: "Kef" (gibi/böyle) benzetme edatı ile "Zâlike" (şu/o) işaret zamirinin birleşmesiyle oluşan, "işte böyle, aynen bunun gibi" manalarına gelen bağlaçtır.

        Râgıb el-İsfahânî: Bu kelimenin ilahi cevaptaki sarsıcı gücünü inceler. Allah'ın veya meleğin "İşte böyledir" (Kezâlik) demesinin; Zekeriya'nın saydığı tüm biyolojik imkansızlıkları (kiber ve âkır olma halini) aynen kabul edip doğruladığını, ancak ilahi kudretin tam da bu "imkansızlık tablosunun tam içinden" hükmünü icra edeceğini belirten mutlak bir otorite beyanı olduğunu detaylandırır.

        Yef'alu (يَفْعَلُ)

        İbn Fâris: Fe-ayn-lam (f-a-l) kökünden türediğini, asıl anlamının "bir işi ortaya koymak, bir şeyi icat etmek ve yapmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Fiil ve amel kavramları arasındaki farkı analiz eder. Amelin (a-m-l) sadece şuurlu ve iradeli varlıklar için kullanılırken, fiilin (f-a-l) daha geniş ve mutlak bir yapma eylemi olduğunu belirtir. Allah'a atfedilen "yef'alu" (yapar/eder) kullanımının; doğa yasalarının (sünnetullah) O'nu bağlamadığını, fail-i muhtar (mutlak seçkin yapıcı) olarak dilediği an yeni bir yasa veya mucize (kısırdan çocuk çıkarma) icat edebileceğini felsefi olarak tahlil eder.

        Yeşâ' (يَشَاءُ)

        İbn Fâris: Şın-ye-hemze (ş-y-e) kökünden geldiğini, temel anlamının "bir şeyi var etmeyi kastetmek, irade etmek ve dilemek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İlahi meşiet (dileme) kavramını nedensellik (sebep-sonuç) bağlamında inceler. İnsan aklının olayları ancak sebeplerle (gençlik, sağlık, üreme yeteneği) açıklayabildiğini; oysa "Allah ne dilerse yapar" (yef'alu mâ yeşâ) cümlesinin, yaratılışın nihai kaynağının biyolojik zorunluluklar değil, sırf Allah'ın "özgür ve sınırlandırılamaz iradesi" olduğunu ilan eden en güçlü teolojik paradigma olduğunu detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X